jump to navigation

Aktivist, radikal, hızlı İslâmcılar… 27/10/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, TARİH.
Tags: , , , , , , , , , ,
add a comment

Ahmedinecat yahudi kökenli mi?O fırka bir Ehl-i Sünnet mezhebi, meşrebi, yolu değildir. Yeterli bilgiye sahip olmayan bazı saf kişiler “Onlar da Kur’ân diyor, onlar da namaz kılıyor, onlar da tesettüre riayet ediyor” diyorlar. Onların namaz kılmalarına hangi Müslüman itiraz edebilir?Sünnîlerle onlar arasındaki ihtilaf ve anlaşmazlık namaz konusunda değildir.

Ehl-i Sünnet ile onlar arasındaki temel ayrılık usûlde, yani akaittedir.

Onlar bazı âyet ve hadîslere lügavî mânâ veriyor ve Yüce Allah’a mekan, cihet, inmek, oturmak, el, yüz, ayak gibi sıfatlar yakıştırıyor. Ehl-i Sünnet bunu kabul etmez. İmamlarımız yed, vech gibi kelimelerin başka lisana tercüme edilmesine bile izin vermemiştir.

Yüce Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) Şeytan’ın boynuzunun Necd’ten zuhur edeceğine dair hadîsi bulunmaktadır.

Son iki yüz küsur yıl içinde Ehl-i Sünnet ulema ve fukahası o fırkayı red ve cerh eden binlerce kitap yazmıştır. Bu kadar alim ve fakih yanıldı mı?

Devrimizde İslâm’ı, bir din olarak değil de bir ideoloji siyasî bir güç kaynağı olarak anlayan ve algılayan aktivist, radikal, hızlı Müslümanlar için akaid meselelerinin fazla önemi yoktur. Onlar için önemli olan, kendi kafalarına göre sözde cihad ve siyaset yapmaktır.

Bendeniz 1960’lı, 70’li yılları çok iyi hatırlıyorum. O tarihlerde birtakım radikal, aktivist, hızlı, astığı astık, kestiği kestik İslâmcılar “Biz Asr-ı Saadet’i geri getirmek için çalışıyoruz” diyorlardı. Sonra Müslümanların eline iktidar geçti, mahallî idareler geçti ve bir de baktık ki, o eski idealist İslâmcıların kısm-ı azamı, bozuk dedikleri düzenin ve sistemin haram ve necis rantlarına saldırmaya, yağmacılık yapmaya, akıllarınca ganimet toplamaya başlamış…

Böyle kimselerin İslâmcılığı, cihad, Asr-ı Saadet özlemi kimseyi aldatmasın.

Pakistanlı aktivist bir şahsiyet var. Hayli kitabı Türkçeye çevrildi. Bu zat imanın şartlarını altıdan beşe indiriyor, kaderi iman şartı olarak saymıyor. Aktivist, radikal, hızlı İslâmcılar için bunun önemi yoktur.

Mısırlı aktivist bir yazarın dilimize çevrilen bir eserinde “Namazların ve duaların tembellik çağının ürünleri” olduğu iddia ediliyor. Bendeniz bunu hayli tenkit ettim. İkinci baskıda “Salavatlar ve zikirler tembellik çağının ürünleridir” şekline sokuldu.

Her iki tercüme de büyük hatadır. Namaz, dua, Peygambere salavat getirmek, Allah’ı zikr etmek farzdır. Bu dört temel farza nasıl olur da tembellik çağının ürünleri denilebilir. Böyle bir söz, söyleyeni küfre götürmez mi?

Allah’ın rahmetine intikal etmiş müellifin böyle bir fâhiş hata yapacağını sanmıyorum. Mütercimin işidir… Lakin bunca radikal, hızlı, Asr-ı Saadet’i geri getirmek iddiasında bulunan İslâmcı nasıl olur da bu fâhiş ve öldürücü hatâyı görmüyorlar ve düzeltilmesini istemiyorlar?

Hızlı, radikal, aktivist İslâmcıların baş tacı ettikleri İranlı bir sosyolog var. Bu kişi, İslâm’ı Tanımak kitabında “Allah gerçek bir Janus’tur” diyor. Yani Yüce Allah’ı hâşâ sümme hâşâ iki çehreli bir Roma putuna benzetiyor. Ne korkunç küfür, ne korkunç zındıklık ve ilhad. Hızlı, radikal, aktivist İslâmcılar için bunun da önemi yoktur. Tenkit ettiğim için bendenize saldırıyorlar.

Çeşitli fırkalara, hiziplere mensup Müslümanlar birleşsinler edebiyatı yapılıyor. Bid’atçiler yüz milyonlarca tasavvuf, tarikat mensubu Müslümanı şirk ve küfürle suçlayacaklar ve sonra birleşme olacak. Böyle bir şey mümkün müdür?

İslâm dininde en önemli konu akaid, usûl, temel inanç hükümlerinin sahih/doğru (Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun) olmasıdır.

Bunu ikinci plana atıp, buna önem vermeyip ucuz radikallik ve aktivizm yapmak bizi neticeye ulaştırmaz.

Önce Cenab-ı Hak ile ilgili inançlarımızı tashih etmeliyiz (doğrultmalıyız).

Bütün MüslümanlarınKur’ân, Sünnet, İcmâ-i ümmet, cumhur-i ulema yolunda olması gerekir.

Ehl-i Sünnet ile Ehl-i bid’at ve ilhad kesinlikle uzlaşmaz ve bağdaşmaz.

Bid’at ve dalâlet fırkaları gerçek ve sahih İslâm değildir.
M. Şevket Eygi / Millî Gazete / 27.10.09

Reklamlar

Allah İran’ın Karışıklığını Artırsın. 13/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ HOCA.
Tags: , , , ,
add a comment

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

more about “Allah İran’ın Karışıklığını Artırsın.“, posted with vodpod

 

CİNSÎ MÜNÂSEBETTE TERS İLİŞKİ 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , , , , ,
add a comment

Fatih Kalender
بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

Şî‘a İmamlarından Humeynî’yi se­ven ve ona sempati du­yan, ancak hakkında faz­la bil­giye sâhip ol­ma­yan birinin, Humey­nî’nin cin­sel birleşimde ters ilişkiye cevaz verdiğini öğ­rendiğinde şaşkınlığa kapılarak, bu konuda sor­duğu soruya, İs­la­moğlu’nun kendi internet si­tesinden verdiği cevâbı aynen aktarıyoruz:

“Aziz mümin,
Bu yaklaşım tam da “İmam Şafii kişinin öz kızıyla zinasının caiz olduğuna fetva veriyor” demek kadar kendini bilmezce, alçakça ve art niyetlidir.
Evet, Şafii, kişinin zinadan olma kızıyla nikâhlanmasına cevaz verir. Bu cevaz bizce de yanlıştır. Fakat Şafii’nin usulünden kaynak­la­nır. Şimdi biri kalkıp “Şafii, kişinin kızıyla ev­lenmesi caizdir diyen bir adamdır” derse ter­bi­yesizlik etmiş olmaz mı? İşte Ayetullah Humey­ni için denilen de tam buna benzer. Bu, Aye­tul­lah Humeyni’nin icat ettiği bir şey değil ki.
Ta İbn Abbas’ın öğrencisi Ikrime “kadın­larınız sizin tarlanızdır, tarlanıza nere­den­/nasıl ister­seniz öyle varınız” ayetini her­hangi bir sınır­la­ma olmadığı şeklinde yorumlamış, Ehl-i Beyt Okulu genellikle bu yorumu benim­semiş, Ehl-i Sünnet okulu ise bu yaklaşıma iti­raz etmiştir.
Şöyle ki: Tarla ürün veren yerdir. Dola­yısıyla tarla denilmeye, rahme açılan ka­dınlık uzvu layıktır ve ayet örtülü olarak onu kas­tet­miştir.
Zira dölyolu ancak “tarla” vasfını al­maya la­yık­tır. Diğer yol için insan ürünü olan ço­cu­ğun doğumunda rol oynamadığı için “tar­la” deni­le­mez.
Dolayısıyla ayette kapalı olarak kas­te­dilen “tenasül organıdır” ve ayetin açılımı da “kadınlarınız sizin nesillerinizin tohumunu ekip o tohumun mahsulü olan çocuklarınızı hasat ettiğiniz tarlanızdır; o tarlaya tenasül yo­lundan olmak şartıyla, hangi pozisyonda, hangi yön­den, hangi usulle varırsanız varın, bu sizin bi­leceğiniz iştir” denilmiştir.”
İslamoğlu cevabının sonunda da:
“Bu, ilmi bir mevzudur. Farklı mezhep­ler­deki Alim ve fa­kihlerin kendi aralarında tartış­tıkları ve ihtilaf ettikleri bir meseleye böylesine basit, sığ ve bu­ram buram mezhep holiganlığı kokan bu çirkin yaklaşım merduttur, edep­siz­likdir, verdi­ğim Şa­fii örneğinde olduğu gibi­dir.” diyerek birkaç cümleyle beraber cevabını bitirmiştir.Yukarıda naklettiğimiz Mustafa İslamoğ­lu’nun cevabı
http://www.mustafaislamoglu.com/388_Cinsel-Iliskide-Arkadan-Yaklasma.html adresinden değiştirme yapılmadan ay­nen alınmıştır. Şimdi bu bâtıl görüşü reddetmek üzere deriz ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm
Mustafa İslamoğlu’nun kendi sitesinde ya­yımladığı cevâbı ve bu cevaptaki ifâdelerini redde başlamadan önce şunu ifâde etmek iste­riz; bizim şahısların şahsiyetlerine hakāret etme gibi bir ahlâkımız yoktur. Zâten inancımızın da bu türlü ahlâkı yasakladığı bilinmektedir.
An­cak şahısların sâhip olduğu fikirlerin ve bu düşünce bazındaki söylemlerinin doğru ol­madığını ve ilimsizlik, bir de kime güvenilip tâbi olacağını bilememek sebe­biyle Ehl-i Sün­net mensupları arasında bu yanlış fikirlerin kabul gördüğünü ve kafaların karıştığını müşâ­hede ettiğimizde, el­bette bunlara cevap ver­me­nin dînî vazîfemiz olduğu da unutulmaması ge­reken bir gerçektir.
Evvelâ şunu ifâde edelim ki; İslamoğlu her zamanki âdeti üzere, cin­sel ilişkide ters yo­lu kullanma konusunda net olarak kendi görü­şünü beyân etmeyip sanki bu konu fazla önem arz etmeyen, Hanefî-Şâfi‘î arasındaki ihtilaflı herhangi bir konuymuş gibi meseleyi basit­leş­tirerek ortaya koymuştur.

Hâlbuki Hane­fî­ler­den ez-Zeyla‘î (3/181), Mâlikîlerden ed-Düsûkî Hâşiyesi (4/314), Şâ­fi­‘­îlerden Muğni’l-muhtâc (4/144), Hanbe­lî­lerden Keşfü’l-kınâ‘ (6/94) ve el-Muğnî (16/40) gibi hak olan dört mezhebin muteber fıkıh kitaplarında cin­sel ilişkide makatı kullanmanın haram oluşu açıkça belirtilmiştir.
Yâni dört mezhep bu konuda ittifak et- mişlerdir. Hat­tâ bunu yapan kişilere yerine göre tâzir cezâsını bile gerekli kılan mezhepler olmuştur. Biraz önce zikrettiğimiz kaynaklara bakıldığında bu­nu görürüz.
Ayrıca bu konudaki ittifâkı sâdece yu­ka­rı­daki kaynaklar değil, mezhep kitap­la­rı­nın he­men hemen hepsinde görmemiz müm­kün­dür. Cinsel ilişkide ters yaklaşma fiilinin yasaklığını ifâde eden birçok hadîs-i şerîf ol­du­ğu gibi, sahâbeden ve tâbi‘înden de birçok na­kil vardır. Bakınız:(Abdürrazzâk, el-Musan­nef, no:17069-17080; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, no:20952-20959; Ebû Dâvûd, no:2164, Sahih İbni Hibban, no:4203, İbni Mâce, no:1923)
İslamoğlu cevâbında; İbni Abbâs (Radı­yal­lâ­hu Anhümâ)nın öğ­rencisi Ikrime (Radıyallâhu Anh)ın, Bakara Sûresinin 223. âyet-i kerîmesinin:
﴿ نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ أَنَّى شِئْتُمْ ﴾
“Ka­dınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanı­za ne­re­den/nasıl isterseniz öyle varınız” cümlesini: “Cinsel ilişkide bir sınırlama yok­tur” şeklinde yorumladığını söylemiştir.

Hâlbuki İslamoğlu’­nun naklinin hilâfına İbni E­bî Şeybe“el-Musannef”inde Ikrime (Radıyallâhu Anh)ın: “Kişi hanımına arka yoldan yaklaşmaksızın, ister oturarak, ister ayakta, her halde yaklaşabilir” dediğini nakletmiş­tir (no:16­929).
Ikrime(Radıyallâhu Anh)dan gelen bu rivâ­ye­ti, yâni kadına arka yoldan yaklaşmanın ha­ram oluşu hakkındaki rivâyeti “et-Taberî”, “İbni Ke­sîr”, “el-Beğavî” ve “ed-Dürru’l-Mensûr” gibi tefsir­lerde de görmemiz mümkündür.
Kevserî(Rahimehullâh)ın gerek “Makālâtın­”da ve ge­rek “Fıkh-u ehli’l-Irâk”ında ifâde ettiği gibi, İslâm adına fetvâ verecek birinin, sahâ­be, tâbi‘în ve tebe‘i tâbi‘înin görüşlerini nakle­derken şu kaynaklara bakmadan fetvâ ver­mesi doğru de­ğildir ki, bu kaynaklarda; Ab­dürrezzâk(211) “el-Musan­nef”, İbni Ebî Şey­be(235) “el-Musannef”, Sa‘îd b. Mansûr(229) “es-Sünen”, Vekî‘(197) “el-Mu­sannef”, Bey­hakî(458) “es-Sünen”, İbni Ab­dilberr(463) “et-Temhîd” ve “el-İstizkâr” gibi eserlerdir.
Eski Mısır müftülerinden ve Ezher Şeyh­lerinden olan Muhammed Bahît el-Mutî‘, “Ru’yetü’l-hilâl”le alâkalı yazmış olduğu risâ­lesinin son kısmında şöyle buyurmaktadır:

“Usûl-ü hadis ilminde, hadis metninin sıh­hati için nasıl ki senedin ittisali ve senedi oluş­turan râvîlerin halleri araştırılıyor ve o doğrul­tuda hadisin metni için “Sahih”, “Zayıf” veyâ “Mevzû”dur deniyorsa, fakihe nispet edilen bir sö­zün sıhhat veyâ adem-i sıhhatinin tespiti için rivâyet zinciri göze­til­melidir. Yâni bir hadîs-i şerîf hakkında yapılan tahliller o­lan ihtimaller fakihin kavli için de geçerlidir.”

Bahît’in bu ifâdelerinden; herhangi bir fa­kihin fetvâsını görür görmez, ne­reden alıntı ya­pıldığını bilmeden siyak ve si­bâ­kını araştırma­dan fetvâ vermenin doğru ol­ma­dığı anlaşılmak­tadır. Bu şekilde hareket etmek, kişinin dîne karşı ciddiyetsizliğinin gös­ter­ge­si­dir. Kur’ân-ı Kerîm’e abdestsiz doku­nul­ma­ya­cağını savunan bir yazar hakkında, İslamoğlu’nun kul­landığı “Dînini donundan biraz ciddiye alan Müslü­man” sö­zünü kendilerine hatırlatmak isterim.
İslamoğlu’nun gerek kendi internet site­sindeki sorulara verdiği cevaplarına ve gerek kitaplarına ve makalelerine baktığımızda farklı olma özlemi içinde olduğunu ve (خَالِفْ تُعْرَفْ) “Mu­hâlefet et meşhur ol” kāidesince, kenarda köşede kalmış cumhura muhâlif görüşleri şöh­ret i­çin arayıp bulup yayma hırsı içinde olduğu­nu görmemek müm­kün değildir.
Bu kişi, (Arap deyimlerinde geçen ve za­yıf, sağlam ayır­ma­dan bulduğu her bil­giyi alan kişiler hakkında kullanılan) “Hâtibü’l-leyl (ge­ce karanlığında odun toplayayım derken koy­nuna yılan alan kişi)” gibi, kafaları karıştırma adına nerde ne görürse sahih veyâ sakîmine bakmaksızın nakletmeyi kendine âdeta şi‘ar e­dinmiştir.
“el-Hidâye” şârihi İbnü’l-Hümâm bâzı kitaplardaki zayıf görüşlerin nakledilmelerini tenkit etmiş ve “Hiç bir Müslüman’ın bu tür görüşleri nakletmesi helâl değildir. Bunu yap­mak şeytana kapı aralamaktır. Bundan Allâh’a sığınırız!” demiştir. (Fethu’l Kadîr:8/440)
Bundan dolayı kişinin kalkıp da: “Ben bu gö­rüşleri benimsemiyorum sâdece naklediyo­rum!” demesi de doğru değildir.

İslamoğlu’nun ce­vabında dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, Efendimiz (Sallâllâhu A­leyhi ve Sellem)in güzîde sahâ­bîlerinden olan ve hi­lâfetleri ümmetin icmâ‘ıyla sâbit olan Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)ya hakāret e­den, her sabah duasında bu iki büyük halîfe ve kızları Âişe ve Hafsa vâlideleri­miz hakkında:

“Ey Allâh! Kureyş’in iki putuna ve iki kı­zına lânet et!” diye bedduâ eden ve on iki İma­mı Peygamberlerden üstün gören Humeynî gibi bir adamı, ümmetin ittifâkıyla mutlak müctehit kabul edilen İmâmı Şâfi‘î’ye denk tutmasıdır.
Humeynî’nin bu görüşleri için bakınız:(Humeynî, Keşf’ul-esrâr; Hukûmetü’l-İslâm, İmam­larda bulunan velâyetü’t-tekvîn bâbı, sh:536; Tahrîru’l-vesîle, no:12, 2/241; Seyyid Hüseyn el-Mûsevî, Lillâhi sümme li’t-târîh, sh:37, 87)
Bu vesîleyle bizler İslamoğlu’nun, cevâ­bında kullandı­ğı: “Humeynî hakkındaki bu yak­laşım, kendini bilmez­ce, alçakça ve art niyetli­dir” sözlerini kendisine aynen iâde ediyoruz.
İslamoğlu’nun kendince yeni bir terim çı­ka­ra­rak Şî‘a hakkında “Ehl-i Beyt Okulu” ifâ­desini kul­lan­ması da dikkate şâyândır.
Nitekim kendisi ikide bir “Ehl-i Beyt Oku­lu” ve “Ehl-i Sünnet okulu” ifâdelerini kullana­rak bunları birbirine karşıt şeylermiş gibi gös­terme çabasına girmiştir ki, İslamoğlu’nun bu üslûbu beraberinde bâzı şeyler gerektirir:

1) Bu hezeyanlar, Ehl-i Beyt’in Ehl-i Sün­net olmadığının, bunun için mukābil cihetlerde anıldığının sarih bir ifâdesidir ki, bu en başta Ehl-i Beyt’e bir iftirâdır.
Zîra Ali, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn (Radı­yallâhu Anhüm)ile başlayan ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in eşleri ve diğer kızlarıyla (Radıyal­lâ­hu Anhünne) devam eden Ehl-i Beyt silsilesinin Ehl-i Sünnet olmadığını kabul etmek, onların Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetinden ve yolundan ayrıldıklarını düşünmek olur ki bu fikir, Allâh-u Te‘âlâ’nın bizlere Ehl-i Beyt sev­gisini farz kılmasıyla da, Ehl-i Beyt’i bütün pis inançlardan ve davranışlardan temizlemek iste­diğini ifâde eden Ahzâb Sûresinin 33. âyet-i kerîmesinin beyânıyla da taban taban zıt düşer.
Hele hele Allâh-u Te‘âlâ’nın temiz tut­mayı murâd ettiğini beyan ettiği Ehl-i Beyt’i ters ilişki gibi murdar ve lânetli bir işe fetvâ vermekle itham etmek, Allâh-u Te‘âlâ’nın on­lar hakkındaki irâdesini işlemediğini söylemek­le eşdeğer bir cinâyettir!

2) İslamoğlu bu cevâbıyla Şî‘a’yı Ehl-i Sünnet mezhebiyle aynı seviyede göstermiştir.
Buradaki niyeti ise insanların Şî‘a hakkın­daki görüşlerini yumuşatmak ve gizli tut­maya özen gösterdiği kendi meşrebini bu yolla bir şe­kil­de his­set­tirmektir.
Nitekim bâzı yazarların İs­lamoğlu için; “O Sünnî gözüken ama Şî‘î ağzıyla konuşan bi­ridir” şeklindeki sözleri onun bu niyetini or­taya koymaktadır.

3) İslamoğlu Ehl-i Sünnet ile diğer sapık fırkalar arasında ayırım yapmayıp, onlar arasın­daki ihtilafları, Hanefî-Şâfi‘î arasındaki ihtilaf­larmış gibi basit göstererek, kendine sorulan sorulara ve­receği cevapta aklına en uygun olan görüşü rahat bir şekilde fetvâ olarak vermekte ve ken­disine mezheb imamları gibi hattâ daha üstün bir konum sağlamaya çalışmaktadır.

Kişiden sâdır olan akvâl onun zihni­ye­ti­ne delâlet eder. İslamoğlu’ndan sâdır olan bu söy­lemler de, onun, Ehl-i Sünnet’i dışlama ötesin­de, Şî‘î diye tanınan Râfizîle­ri fı­ra­k-ı dâlleden çıkarıp Ehl-i Sünnet’le eş­de­ğer o­larak saydırma ve onların görüşlerini de, say­gı­ya lâyık Ehl-i Sünnet mücte­hit­le­rin­den sâdır olan gö­rüşler gi­bi benimsetme çaba­sında olduğunu gösteri­yor.
O her ne kadar Ehl-i Sünnet’i doğrudan reddetmese de, kenarda köşede kalmış türlü türlü asılsız kavilleri ortaya çıkartarak Ehl-i Sünnet’in aslî inançları ve tartışılamaz olan meseleleri hakkında şüpheler meydana getir­mektedir. Bunu gafletinden veyâ hıyânetinden yapıyor olması halka vereceği zararı ortadan kaldırmaz.

Zâten şaz kavilleri ortaya atmasından mâ­adâ, Ikrime ve Taberî gibi zatların sahih ka­villerini tahrîfe yeltenmesi, onun bunları gafle­tinden yapmadığını ortaya koymaktadır.

Allâh-u Te‘âlâ Hazretleri tüm Müslü­manları gaflet uykusundan uyandırsın ve hakkı hak olarak bilip ona tâbî olmaya, bâtılı bâtıl o­larak bilip ondan sakınmaya bizleri muvaffak eylesin. Âmîn!

Mustafa İslamoğlu’nun sapkın görüşleri.. 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , ,
add a comment

MUSTAFA İSLAMOĞLU : O’da Efgani mezhebsizini savunanlardan.[1] Türkiye’deki mezhepsiz reformcuları kaynak alarak kitaplar yazanların içinde kalemi güçlü bir isim. Hiç değilse İmamlar ve Sultanlar kitabında, imam-ı Azam (rh.a) efendimizi Ebu Hanife’den hariç “Azam” lakabı ile anabilmiş, Allah rahmet eylesin, şehid imamdır diyebilmiştir.Tabi burada maksadı tağuta karşı kendine malzeme olarak İmam-ı Azam efendimizi seçmek değilse !

Bu cümlelerinin onu Muhammed Abduh, İbn Hazm, İbn Teymiyye, M.Abdulvehhab, Mevdudi..vs. gibi isimlerin ve rafizi vehhabi etkilerinden kurtarmaya bir sebep olmasını dilerim. Zira kitaplarında kaynak olarak ele aldığı isimlerden bazılara bunlar ! Bu isimlerin ne korkunç itikad hırsızları olduğunu benim gibi ilimsiz biri tesbit edebildiğine göre, kendisinin bunları bilmemesi düşünülemez !Geriye bir tek ihtimal kalıyor : Bu isimlerin çağırdığı itikadı-Allah korusun- benimsiyor olmak !

Bahsi geçen kitabında (sh: 178) İmam-ı Yusuf (rh.a.) gibi bir müctehidi yargılaması haddini bilmezlik olsa gerek.Bu mübarek imamı yargılamaktan geri durmayan birinin, mezhepsiz olduğu bilinen Mevdudi’yi de aynı sayfada İmam Yusuf’a nispet edercesine övmesi enteresandır.

Bir başka kitabında çok talihsiz cümleleri var. Sevgili Peygamberimizin gözlerinin, mübarek ağız biçiminin, inci dişlerinin güzelliğini, sesinin gür çıktığını, yani peygamberi mucizeden olmak üzere, seslerinin çok uzaklardakilerin dahi duyabildiğini, boylarının herkesten yüksek göründüğünü, tenlerinin misk-i amber gibi koktuğunu, bir çocuğu sevse o çocuğun başında mübarek ellerinden yayılan kokunun günlerce ayrılmadığını çeşitli muteber ehl-i sünnet kitaplarında okumuşsunuzdur.

İslamoğlu’da tüm bunları epey malumatla mezkur kitabında naklettikten sonra bakın ne diyor : Rabbimiz Hz.Peygamberi örnek olarak gösterdiği halde, nedense klasik ulema ille de onu efsaneleştirmek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlardır… Verilmek istenen insan tipi taklid edebilecekleri bir nebi değil de kendisine sadece hayranlık duyulmak için oldukça aşkınlaştırılmış insanüstü bir peygamber tipi çizmekteler…Elbette efsaneler örnek alınsın diye değil, sadece insanlara ” onlar kim, biz kim! ” dedirtmek ve hayret ıslıkları çaldırmak için oluşturulur…Geçmişte bu tavır niçin takınıldı, bilemem.Lakin çağın mantığı da buna çok benziyor. Kutsa ve müzeye kaldır.. Onun örnekliği iki ayaklı Kur’an oluşundan gelir.Onunla ilgili söylenenler gerçek de olabilir..(!) [2]

nedense klasik ulema.. İmam-ı Suyuti,İmam Müslim, İmam Buhari, İmam Taberani, İmam-ı Kastalani, İbn-i Cerir M.Taberi (RA) gibi mübarek ve mutemet isimler mi klasik ulema ? Yani eski bakışlı, dar ufuklu klasik ulema demek istiyor. Efendimiz aleyhisselatü vesselamın hayatlarını cephe cephe gözlemlemiş, yıllarca hizmetlerinde bulunup O’nu (SAV) aşkla yeterince anlatamamış olmanın sıkıntısını çekmiş sahabe mi klasik ? Zira senin klasik dediğin ulemalar bu sahabe zincirinden gelen anlatımla bize o şanlı Peygamberi anlattılar.Yine bu dini biz -Allah razı olsun- onlardan öğrendik.

Siz çağdaş ulema olmaya özendiniz ve mezhep tanımazları akıl hocası bildiniz ! Çağdaş Hamidullah alçağı, Peygamber düztabandı, tükrüğünden başka mucizesi yoktu dememiş miydi.? Kitabında nakillerde bulunduğun M.Abdulvehhab “benim elimdeki bastonumun bana faydası var, Muhammedin (SAV) faydası yok dememiş miydi ? “Kişi sevdiğiyle beraberdir” onu efsaneleştirmek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlardır… İlk nur ve son Peygamber.Allah (CC)’ın “habibi” sevgilisi..Buna rağmen sen, Allah Resulünün bizlerden farklı yanının olacağını, diğer insanlardan üstün vasıflara haiz olacağını kabul etmiyor musun? Kaba bir maddeci bakışla dinin tebliğ eden elçiydi hepsi o kadar mı ? Tebliğ ettiklerine bakın, tebliğciye bakmayın diyorsan, Al-i İmran suresi: 31′i muteber ehl-i sünnet tefsirlerinden oku. Biraz da Mesnevi’yi okuyalım ki, maddi gözümüz kapansın, manevi aşk gözümüz açılsın. (daha&helliip;)

ŞİA’NIN KURAN ANLAYIŞI 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , ,
add a comment

Şianın sapık kuran anlayışı…
(Blogcu.com sitesinden alıntıdır)

Ehli Sünnet’in bütün diğer zümreler gibi, Şia ile ihtilaf ettiği en önemli mesele Kuran hususundadır. Ehli Sünnet’e göre Kuran, Allah tarafından Peygamberimiz Hz. Muhammed’e sav. nazil olan, bütün insanlığa gönderilen son kitaptır; asla bozulmamış ve değişmemiştir; kıyamete kadarda bozulmayacak ve değişmeyecektir. Kuran, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın sahifelerinin, Zebur’un, İncil’in ve önceki diğer semavi kitapların aksine, her türlü tağyirden, tahriften, noksanlıktan ve ziyadelikten uzak, Yüce Allah tarafından muhafaza edildiği ve korunduğu için, iki kapak arasında, Mushaflara yazılı olduğu şekliyle günümüze kadar gelmiştir. Daha önceki semavi kitaplar, Resullerin vefatından sonra ziyade ve noksandan kurtulamamıştır. Halbuki Kuranı Kerim hakkında Yüce Allah şöyle buyuruyor: <>

Kuranı Kerim’in Allah tarafından korunduğuna ve muhafaza edildiğine inanmamak, Kuran’ı inkar etmek ve Hz. Peygamber’in getirmiş olduğu Şeriatı kabul etmemek demektir. Zira böyle bir anlayış, Kuran’ın bütün ayetlerinde tebdil ve tahrifin mevcut olabileceği ihtimalini doğurur. Böyle ihtimaller baş gösterince de, inanç esasları batıl olur. Halbuki iman, ancak yakinle gerçekleşir; asla zanlar ve ihtimallere yer dayanmaz.

Şiiler, genellikle, Müslümanların ellerinde bulunan ve Allah tarafından muhafaza edilmiş olan Kuran’ın sahih olduğuna inanmazlar. Onlar, bu anlayışla, bütün Müslüman fıkralara ve İslam mezheplerine ters düşerler. Kuran’da ve Sünnet’de yer alan bütün sahih nassları inkar ederler; akıl ve müşadenin doğru kabul ettiği hususlara karşı çıkarlar; hakka karşı büyüklenerek, gerçek olanı terk ederler.

İşte sunilerle Şiiler arasında ki esas ihtilaf, Kuran’a bakış açısından kaynaklanmaktadır. İnsan, ancak Kuran’ın Allah’ın emri üzerine Hz. Peygamber’in Müslümanlara tebliğ ettiği ilahi kelam olduğuna inandığı zaman Müslüman olur. Bunun içindir ki, Kuran-ı Kerim’i inkar etmek, Resulullah’ı inkar etmek demektir.

Eş-Seyyid Muhibbuddin el-Hatib el-Hututul Arida isimli risalesindeki şu sözü ne kadar doğrudur: “Onlar, dinin esasını teşkil eden Kurana gerçek manada inanmadıkları halde, yakınlaşma ve birlik davasında olurlar”.

Şiilerin, Kuranla ilgili inançlarını aksettiren delillerden bazıları şunlardır: Şiilerin Buhari ayarındaki gördükleri büyük muhaddisleri el-Kuleyni, el-Kafi adlı eserinde, Hişam b. Salim’den, Ebu ABdillah’ın şu sözünü nakleder: <>

Bilindiği üzere Kuranı Kerim’in ayetleri, 6000 aeyetin biraz üzerindedir. Şii müfessir Ebu Ali et-Tabersi, Dehr suresinin bir ayetinin tefsirinde “Kuran ayetlerinin toplamı 6236’dır” der.

Bu rivayetler, Şia’ın üç ayrı Kuran’ın varlığını kabul ettiğini göstermektedir. Nitekim el-Kafi’de Ebu Basir’den nakledilen şu rivayet, buna delil teşkil eder: <<< el-Camia >> bizim yanımızdadır; sen onun ne olduğunu bilirmisin? Diye sordu. Ben de, canım sana feda olsun, << el-Camia>> nedir? dedim. Ebu Abdillah, şöyle dedi: O, boyu resulullah’ın karışı ile yetmiş karış olan, Resulullah tarafından parça parça yazdırılan, Hz.Ali’nin sağ eli ile yazdığı, içersinden yaralama diyetine kadar , helal ve haramla ilgili insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin bulunduğu bir sahifedir. Eliyle bana dokunarak, hazır mısın, ey Ebu Muhammed, dedi. Ben de canım sana feda olsun, ben seninleyim istediğini yap, dedim. Ebu Abdillah, eliyle bana dürterek <> dedi. Bunu söylerken öfkelenmiş gibiydi. Ben, Allah’a yemin olsun ki, bu ilimdir, dedim. Ebu Abdillah, bu ilimdir; fakat senin bildiğin gibi bir ilim değildir, dedi. Bir müddet sustuktan sonra, <> bizdedir; sen <> in ne olduğunu bilirmisin? dedi. Cifr nedir? diye sorduğumda: O Ademden itibaren, bütün nebilerin ve vasilerinin ilminin, aynı şekilde İsrail Oğullarından gelmiş geçmiş bütün ulemanın ilminin bulunduğu bir kaptır, dedi. Ben, işte ilim budur, dediğimde, o, evet ilimdir; fakat senin bildiğin ilimlerden değildir, dedi. Ebu ABdillah, bir süre sustuktan sonra, <> da bizdedir; sen Fatıma’nın Mushafını bilirmisin? dedi. Ben de, Fatıma’nın Mushafı’nın ne olduğunu sordum, şöyle cevap verdi: O, sizin elinizde bulunan Kuran’dan üç defa daha büyüktür ve ondan sizdekinden bir harf dahi yoktur, dedi.>>

Şii akidenin dayandığı bu hataları, batıl şeyleri ve hurafeleri bir yana atsak bile, bu rivayet, Şia’nın bütün Müslümanalrın doğruluğunu kesinlikle kabul ettikleri mevcut mushaftan dörtte üçünün hazfedildiğine inandığını ortaya koymaktadır. Kuran’da tahrif olduğunu idda eden bir kimseye, takıyye adına, yani Müslümanları kandırmak için, görünüşte karşı çıkan Şia, Sefirler vasıtasıyla Sahibul Emir’le yani Mehdi el-Mezum’la görüştüğünü söyleyen el-Kuleyni’nin, sefirler aracılığı ile Gaybeti Suğra döneminde bulunan Sahibul Emr’e sunduğu ve onun rızasına nail olduğu el-Kafi adlı kitabında yer alan bu iki rivayet hakkında da demektedir?

Acaba bu hususta, Şiiler ne derler, insaf sahibi kimseler ne derler?

……………………………………………

Şia’nın Kuran’a bakışını ortaya koyan rivayetler, bir veya iki değildir. Onların, Müslümanların ellerinde bulunan Kuran’ın tebdil ve tağyirden korunmamış olduğuna inandıklarını bildiren pek çok rivayet ve hadisleri vardır. Onlara göre, bu Kuran’ın bazı kısımları uydurulmuş, bazı kısımları da tarif edilmiştir. Besairud Derecat sahibinin Ebu Cafer’den naklettiği şu rivayet, bu hususu daha da açıklığa kavuşturur: <>

Bu hususta, başka şeyler söylenebilir mi? Evet, bu konua söylenmiş, bundan daha aşırı sözler de vardır! Mesela Kuleyni Kafi’sinde şunları rivayet eder: <>

Bunun bir benzeri de, Kuleyni’nin Ebu Basir’den naklettiği şu rivayettir: <<> (Casiye 45/29) ayetinden bahsettiğimde şöyle dedi: Kitab konuşmadı ve asla konuşmaz; ancak Resulullah, Allah’ın Kitabı ile konuşur. Allah, “Bu gerçekten sizin aleyhinize konuşturulan (mechul sigasıyla) kitaptır” buyuruyor. Ben, canım sana feda olsun, biz bu ayeti artık böyle okuyacağız, dedim. Bunun üzerine Ebu Abdillah, Allah, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e bu ayeti bu şekilde indirdi; fakat bu tahrif edilen ayetlerdendir, dedi.>>

Şii alim Seyh Saduk İbnu Babaveyh el-Kummi, Kitabında şu rivayet izikreder: “Muhammed b. Ömer el-Hafız el-Bağdadi, Abdullah b. Beşir’den, o el-Ecleh’ten, o Ebu Zubeyr’den, o da Cabir’den, Cabir’in Resulullah’ın şöyle dediğini işittiğini nakleder: Kıyamet gününde şu üç şey şikayetçi olarak gelir: Mushaf, Mescid (Kabe) ve benim yakınlarım. Mushaf şöyle der: Ey Rabbim, beni Yırttılar ve Yaktılar”

Şia’nın seçkin müfessirlerinden olan meşhur eş-Seyh Muhsin el-Kaşi, Ebu Cafer’in “Allah’ın Kitabın’da, bir fazlalık ve noksanlık olmasaydı, bize verilen hakkımız gizlenmezdi; Kaimimiz (el-Mehdi) ortaya çıktığı zaman, Kuran onu doğrulardı” dediğini nakleder.

Kuran’ı Kim Tahrif Etti ve Bozdu?

Tabersi’nin bütün Şiilerin itimad ettiği “el-İhticac” adlı kitabında, Şia’nın Kuranı Kerim hakkında akidesini ortaya koyan ve Allah’ın onlardan ve onların da Allah’tan razı olduğu Muhacir ve Ensar’dan sahabenin ulularına karşı içlerinde besledikleri kine delalet eden şu rivayet, yukarıda zikrettiklerimizin hepsinden daha sarihtir. Şii muhaddis şöyle der: Ebu Zer’den gelen bir rivayete göre, Resulullah sav. vefat ettiğinde, Hz. Ali Kuran’ı topladı ve onu Ensar ve Muhacirlerine getirdi. Resulullah’ın kendisine vasiyet ettiği üzere onu, ashaba arz etti. Hz. Ebu Bekir onu açınca, açtığı ilk sahifede ashabı kötüleyen ayetlerle karşılaştı. Bunun üzerine Hz.Ömer ayağa kalktı ve ey Ali, bunu al, götür, bizim ona ihtiyacımız yok, dedi. Bunun üzerine Ali, topladığı Kuran’ı aldı ve oradan uzaklaştı. Sonra kura olan Zeyd b. Sabit oraya geldi. Hz. Ömer ona, Ali bize içersinde Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ayetlerin bulunduğu bir Kuran getirdi. Biz, bir Kuran telif etmeyi ve onda Muhacir ve Ensar’ı kötüleyen ne varsa çıkarmayı düşünüyoruz, dedi. Bu teklifi kabul eden Zeyd, eğer ben istediğiniz şekilde Kuran’ı yazıp bitirirsem, Ali de kendi telif ettiği Kuran’ı ortaya çıkarsa, yaptığımız her şey boşa gitmiş olmaz mı? Dedi. Ömer, buna çare nedir? diye sordu. Zeyd, siz bunun çaresini benden daha iyi bilirsiniz dedi. Ömer, onu öldürmek ve ondan kurtulmaktan başka çare yoktur dedi ve Halid b. El-Velid’e, onu öldürmesini emretti; fakat Halid buna muktedir olamadı. Ömer halife olunca, onlar, kendilerinde bulunanla değiştirmek için Ali’den elindeki Kuran’ı getirmesini istediler. Ömer, ey Ebul Hasan, Ebu Bekir’e getirdiğin Kuran’ı getirirsen, onun üzerinde ittifak edebiliriz dedi. Ali de, maalesef bu mümkün değil, ben onu Ebu Bekir’e, aleyhinize delil olması, kıyamet gününde “Bizim bundan haberimiz yoktu” (Araf 7/172) veya onu bize getirmedin, dememeniz için getirdim; benim yanımda bulunan Kuran’a ancak temiz olan kimseler ve soyumdan gelecek olan vasiler el sürebilir, dedi. Bunun üzerine Ömer, onun açığa çıkarılması için belli bir zaman varmıdır? dedi. Ali de, evet, evladımdan, Kaim olan kişi ortaya çıktığında, onu açıklar ve insanları ona yöneltir, dedi.

İnsaf sahipleri, adiller, hakkı ve doğruluğu savunanlar nerede? Eğer Hz. Ömer Şia’nın zannettiği gibiyse, Resulullah’ın sav. ashabından, emin, sadık olan, Kuran ve Sünneti koruyan kim olabilir? Suni ülkelerde, Suni-Şii yaklaşmasına çağıran Şii davetçiler bu hususta ne derler?

Ümmetin birlik ve beraberliği yolunda nutuk atanlar buna ne derler? Resulullah’ın risaletini tebliğde emin kişiler olan, davetine yayan, davasını yücelten, Allah yolunda cihad eden ve bu gaye ile çalışan Resulullah’ın yakın ashabını ve Hz.Ömer’i hesaba katmadan birlik ve beraberlik olur mu?

Ehli Sünnet içersinde, Şia’nın Müslümanların uluları ve seçkin ve önderleri ile Raşid halifeler Ebu Bekir, Ömer ve Osman ra. ve onlara uyanlarla kıyamete kadar onların yolunda olanlar hakkında düşündüğü gibi, Hz.Ali ve evladları hakkında düşünen bir kimse var mıdır? Aksi takdirde, “Ey Müslümanlar, çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider” (Enfal, 8/46) ayetinin işaret ettiği mana ne olur?

Şiilik ve Ehli Sünnet arasındaki yakılaşma daveti bu mudur? Halbuki biz, size hürmet ediyoruz, siz bizi hafife alıyorsunuz. Bize size saygı gösteriyoruz, siz bizi kötülüyorsunuz. Biz size bir şey söylemiyoruz, siz bize sövüyorsunuz; geçmişlerinizi sayıyoruz, siz bizimkilere hakaret ediyorsunuz. Büyüklerinize saygılı davranıyoruz, siz ise bizim büyüklerimizi ayıplıyorsunuz. Ali ve evladı hakkında söz söylemekten kaçınıyoruz, siz ise Ebu Bekir, Ömer, Osman ve onların çocuklarına dil uzatıyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, bu haksızlıktır!…

Tabersi’nin <> adlı kitabında imamlara isnad ettiği bu yalan rivayetlerin benzeri pek çok rivayet, onlarca Buhari ayarında görülen el-Kafi’de de mevcuttur. Mesela, Ahmed b. Muhammed b. Ebi Nasr’dan şu rivayet nakledilir: <<>.

Kemalud Din Meysem el-Bahrani, Şerhu Nechul Belaga adlı eserinde, Şia’nın Hz. Osman’ı kötülemelerini zikreder. Onlardan biri şöyledir: <>

Seyyid Nimetullah el-Hüseyni << adlı kitabında şöyle der: <>

Şii Muhaddis Muhammed el-Kuleyni’nin Cabir el-Cufi’den naklettiği meşhur hadis zikrettiğimiz bu rivayeti teyid etmektedir: <>

Mushaf Kimdedir?

Allah’ın Hz. Muhammed’e sav. indirdiği, Ali b. Ebi Talib’in de topladığı ve muhafaza ettiği bu Mushaf nerede? Kuleyni’nin Salim b. Seleme’den rivayet ettiği şu hadis, bu soruya cevap verir: <<> ortaya çıkıncaya kadar, herkesin okuduğu gibi oku. Kaim ortaya çıktığı zaman, Allah’ın indirdiği kitabı, gerçeği üzere okuyacak ve Ali’nin yazdığı mushafı ortaya çıkaracaktır. Hz. Ali, yazıp bitirdiği zaman onu insanlara sunmuştu ve onlara şöyle demişti: Bu Allah’ın Hz. Muhammed’e inzal ettiği, benim de iki kapak arasında topladığım kitaptır. Bunun üzerine orada bulunanalar: Kuran’ı bütünüyle ihtiva eden Mushaf bizdedir; seninkine ihtiyacımız yoktur, demişler, Ali de onlara, onu topladığımda, okumanız için size göstermeseydim, hiçbir zaman onu göremezdiniz, dedi>>.

Bu sebeple Şiiler, dönüşünü bekledikleri 12. imamın, yanında bu Mushaf olduğu halde Serdab’a girdiğine, burada yaşadığına, bu vehmedilen Serdab’dan çıktığında mushafı da beraberinde çıkaracağına itikad ederler. Nitekim Şiilerin önde gelenlerinden Ebu Mansur Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi el-İhticac ala Ahlil Lucac adlı kitabının mukaddimesinde bu konuda serdedilen malum rivayetlerden bahseder: <>.

Tabersi, söz konusu kitabına şunu nakleder: “Dönüşü beklenen 12. imam ortaya çıktığında, yanında Resulullah’ın silahı ve kılıcı Zülfikar bulunur. Aynı şekilde onun yanında, içinde kıyamete kadar bütün taraftarlarının isimlerinin yazılı bulunduğu sahife vardır. Yine uzunluğu 70 karıl olan Ademoğullarının ihtiyaç duyduğu her şeyi ihtiva eden bir <> mevcuttur. Büyük ve Küçük cifr de onun yanındadır. Cifr, koç derisindendir; içerisinde yaralama diyeti , kırbaç cezası, yarım ve üçte bir kırbaç.lamaya kadar, insanların ihtiyaç duydukları bütün ilimler mevcuttur. Ayrıca 12. imamın yanında Hz. Fatıma’nın mushafı da vardır>>.

Aynı şekilde el-Kuleyni, el-Kafi şu rivayeti zikreder: “Ashabımızdan bir çok kimse Sehl b. Ziyad’dan, o Muhammed b. Süleyman’dan, o da bazı arkadaşlarından Ebul Hasan’ın şöyle söylediğini nakleder: Ebul Hasan’a canım sana feda olsun, Kuran’dan öyle ayetler işitiyoruz ki, bunlar bizim yanımızdaki Kuran’dan farklıdır; onların sizden bize ulaştığı şekilde güzel de, okuyamıyoruz; bu durumda biz günah mı işliyoruz, diye sordum. O, öğrendiğimiz şekilde onları okumayın; size onu okunmasını öğretecek olan, gelecektir, dedi.”

Şii muhaddis Seyyid Nimetullah el-Hüseyni el-Cezairi de, buna benzer rivayetler zikreder. O, Safi adıyla bilinen tefsirin yazarı Şii alim Muhsin el-Kaşi’nin talebesidir. El-Cezairi 1678 senesinin ramazan ayında yazmasını tamamladığı “el-Envarun Mumaniyye fi BeyaniMarifeti Neşetil İnsaniye” isimli kitabında söz konusu rivayeti nakleder. Kitabın mukaddimesinde, bu konudan şu şekilde söz eder: “Bu hususta sadece temiz ve masum imamlardan aldığımız ve nakil kitaplarından bize göre doğru kabul ettiklerimizi zikretmeyi gerekli gördük; zira tarih kitaplarının çoğu, pek çok kimsenin Yahudi tarihlerinden yaptıkları nakillerden ibarettir. Bu sebeple onlarda bulunan haberlerin çoğu fesat çıkarıcı yalanlar ve uydurulmuş hikayelerdir”

Şii muhaddis el-Cezairi, kitabında şöyle der: “Bize ulaşan haberlere göre imamalr, taraftarlarına, efendimiz Sahibuz Zaman zuhur edinceye kadar, mevcud Kuran’ı namazlarda ve diğer yerlerde okumayı ve onun hükümleriyle amel etmeyi emrettiler. Sahibuz Zaman zuhur ettiğinde, insanların elinde bulunan Kuran semaya kaldırılacak ve Müminlerin Emiri’nin telif ettiği Kuran ortaya çıkacaktır. O okuyacak ve onun emirleriyle amel edilecektir”

Buraya kadar zikrettiğimiz görüşler, önemli sayılmayacak birkaç kişi dışında, önceki Şiilerin tamamının hemen hemen üzerinde ittifak ettikleri Şii akideleridir. Bazı kimseler, daha sonra zikredeceğimiz sebepler yüzünden, bu görüşlere karşı çıkmışlardır.

Onların inkarı bir delil ve burhana dayanmaz; çünkü onlar, Şiiler arasında yaygın olan bu hadisleri ve haberleri red etmeye muktedir değillerdir. Nitekim Şii alim Hüseyin b. Muhammed Takiyyun Nuri et-Tabersi, “Faslıl Hitab fi İsbati Tahrifi Kitabı Rabbil Erbab” adındaki meşhur kitabında, Seyyid Nimetullah el-Cezairi’den naklen şu rivayette bulunur: “Bu konuya (Kuran’da tahrif bulunduğuna) delalet eden haberler, binin üzerindedir; el-Mufid, el-Muhakkık ed-Damad, Allame el-Meclisi ve benzeri bir topluluk, bu hadislerin yaygın olduğunu kabul etmişledir.”

O, el-Cezairi’den şunu da nakleder: “taraftarlarımız, Kuran’da tahrif olduğuna açıkça delalet eden yaygın, hatta mütevahir haberleri doğruluğunda ittifak ederler”

Tanınmış Şii müfessir Muhsin el-Kaşi de konuyla ilgili olarak şöyle der: “Ehli Beyt yoluyla gelen bu ve benzeri rivayetlerin tamamından, ortaya şu netice çıkmaktadır: Elimizde bulunan Kuran bütünüyle, Hz. Muhammed’e indirilen Kuran değildir; Allah’ın indirdiğinden başkadır. Onun bazı kısımları değiştirilmiş ve bozulmuştur. Bir çok husus da ondan çıkarılmıştır. Aynı şekilde o, Allah ve Resulünün razı olduğu tertip üzerine değildir.”

En-Necaşi’nin “hadiste sika, sıbt, mutemed ve sahihul mezheb” olarak tavsif ettiği ve tefsiri hakkında “gerçekten sadıkların tefsiri” denilen, şii müfessirlerin en önde gelenlerinden olan Ali b. İbrahim el-Kummi, tefsirinin mukaddimesinde şöyle der: “Elde bulunan Kuran’da nasih ve mensuh, muhkem ve müteşabih ayetler olduğu gibi… Allah’ın indirdiğinden başka olanlar da vardır.”

El-Kummi’nin tefsirini yorumlayan Şii alim, şii ulemanın Kuran’da tahrif meselesi ile ilgili görüşlerini zikrederek şöyle der: “İsmini zikrettiklerimizden başka, önceki ve sonraki ulemanın ve muhaddislerin sözlerinden anlaşılan, Kuran’da noksanlık olduğu hususudur. El-Kuleyni, el-Bekri, el-Iyaşi, en-Numani, Furat b. İbrahim, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-Meclisi, es-Seyyid el-Cezairi, Allame el-Futuni, es-Seyyid el-Bahrani, bu görüşte olan Şii bilginlerdir. Onlar, görüşlerini ayetlere ve apaçık rivayetlerle ispatlama yoluna giderler”

Şia’nın Kuran’da Tahrif Olduğuna İnandığına Dair Misaller:

Şiilerin kendilerince güvenilir kabul edilen kitaplarında, Kuran’ın muharref ve mugayyer olduğuna inandıklarını ispat ettikten sonra, şimdi de okuyucuya ve araştırıcıya, hadis, tefsir fıkıh ve akaid sahasında yazılmış muteber Şii kitaplarından, Kuranda tahrif ve değişme olduğuna teşkil eden misalleri serdedelim.Bu konudaki rivayetlerde, aynı şekilde Şiilerin masum saydıkları imamlarından gelmektedir. Her şiinin, bu imamlara uyması ve itaat etmesi farzdır. Onlardan gelen rivayetler de, asla cerh ve tadile tabi tutulmaz. Mesela Şii bilgin Ali b. İbrahim el-Kummi, Ayetul Kursi’nin tefsirinde, babasın Hüseyin b. Halid’den naklettiği şu rivayeti zikreder: “Ebul Hasan Musa er-Rıza, Ayetul Kursi’yi şu şekilde okudu: Elif-Lam-Mim. Allahu la ilaha illa hu ek-Hayyul Kayyum, La te huzuru sinetun ve la nevm. Leh uma fissemavati ve ma fil ard ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-
Rahman er-Rahim”

Şia’nın Ayetul Kursi’nin bir kısmı olduğuna inandığı “ve ma beynehuma ve ma tahres sera alimul gayb ve ve’ş şehadeh er-Rahman er-Rahim ifadeleri bu sürede mevcut değildir.

“Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” (Ardında ve önünde insanoğlu takibedenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler) ayetini zikreden el-Kummi, şöyle der: “Bu ayet Ebu Abdillah’ın yanında okunduğu zaman, o, bunu okuyan şahsa, Sen Arab değimlisin, <> nasıl onu önünde olur, şüphesiz arka geridedir, dedi. Bunu üzerine Ebu Abdillah ayetin le hu muakkbatün ve rakibun min beyni yedeyhi ve yahfazunehu bi-emrillah, şekliyle nazil olduğunu söylemiştir.”

Şia’nın altıncı imamı olan Ebu Abdillah Cafer burada, Rad suresinin 11. ayetin, “Le hu muakkıbatün min beyni yedeyhi ve min halfihi yahfazunehu min emrillah” şeklinde okuyan bir kimseye hakaret etmekte ve buradaki “min emrillah” lafzını “bi-emrillah” şeklinde değiştirmektedir. Üstelik bu ayeti Kuran’da yazılı olduğu şekliyle okuyan bir kimseye “sen arab değil misin?” demektedir. Eğer bu, bir şeye delalet ediyorsa, el-Kummi’nin rivayetine göre, Ebu Abdillah Cafer’in Arab lügatını bilmediğini delalet eder.

Bunun da manası, onun, Arabların “el-muakkıb” kelimesini, “birisinin arkasından gelen” ve tekrar tekrar gelen” kimse olarak iki anlamda kullanıldıklarını bilmediğinden dolayı, Arab olmadığıdır. Burada el-muakkıb kelimesi ikinci anlamda kullanılmıştır; nitekim şair Lebid’in şu beyiti de bunu doğrular:

“O, kızarak gecenin karanlığında hareket etti; Hakkı gasbedilen muakkıb, gitti geldi hakkını istedi” yani tekrar tekrar, döndü durdu. Selame b. Cendel şöyle der:

“İlk gazveye iştirak edemeyince, diğer gazverelere katıldı”, yani daha sonraki gazveleri kaçırmadı

Aynı şekilde o, “min emrillah” lafzındaki “min” harfi cerrinin de manasını bilmiyor. Burada “min emrillah”, “bi emrillah” manasında kullanışmıştır; çünkü “min” iki manada kullanılır: Bunlardan birisi de, “ba” manasıdır. “Min” in bu anlamda kullanıldığına dair Arab dilinde pek çok örnek vardır.

El-Kummi, “vecalna lil-müttakine imama” (Bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara önder yap) ayetiyle ilgili olarak şöyle der: “Bu ayet, bu şekilde Ebu Abdillah’ın yanında okundu. O, onlar, yüce Allah’tan kendilerine imamlar yapması gibi büyük bir şey istiyorlar, dedi. Ona, bu nasıl olur, Ey Allah Resulü’nün oğlu denilince de, “Allah bu ayeti ‘vecal lena minel-müttakine imama’ (Bizim için müttakilerden önder yap) şeklinde nazil etti, cevabını verdi.

El-Kaşi, es-Safi adlı tefsirinde bu rivayeti zikrettikten sonra “ve fil cevamı ma yekrabu minhu” ibaresini ekler, Ahmed b. Ebi Talib et-Tabersi, el-İhticac’ındai El-Kaşi de, Es-Safi adlı tefsirinde, Tabersiden naklen aşağıdaki rivayeti zikreder: “Bir zındık Hz. Ali’ye gelerek bir takım sorular sordu. Hz. Ali bazı ayetleri tefsir ederek cevabında şöyle dedi: Onlar, Kuran’da halifenin kim olduğunu gizlemek için, Allah’ın söylemediği şeyleri var gösterdiler; akla uygun olmadığı ve çirkin olduğu aşikar olan şeyleri ona ilave ettiler. Senin en açık görebileceğin akla uygun olmayan husus Allahın şu ayetlerindedir : “Ve in hıftum ella tuksitu fil yetama fenhiku ma ta be lekum minen nisai…” (eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlara…evlenin) (Nisa: 4/3). Bu husus, daha önce münafıkların, Kuran’dan bazı şeyler çıkardıklarından bahsedilirken geçmişti. Buradaki “fil yetama” ibaresi ile “fenkihu” yani kadınların nikahlanması meselesinde yer alan, Kuran’ın üçte birinden daha fazla olan hıtab ve kısalar çıkarılmıştır.

Kuleyni, el-Kafi’sinde, Ebu Basirden, Ebu Abdillah’ın “men yutı’ıllahe ve resulehu fakad faze fevzen azima” (kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur) (Ahzab 71) ayetinin “men yutı’ıllahe ve resulehu fi velayeti Aliyyin vel-eimmeti badehu fakad faze fevzen azima” (Kim, Ali’nin ve ondan sonraki imamların velayeti hakkında, Allah’a ve Resulüne itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.) şeklinde nazil olduğunu söylediğini nakleder.

El-Kaşi, tefsirinde, “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara vel münafıkıne” (Ey peygamber! İnkarcılarla iki yüzlülerle savaş) (Tevbe 73) ayetinin, Ehli Beyt’in, kıratında “Ya eyyühennebiyyu cahidil küffara bil-minafıkın” şeklinde olduğunu söyler”

Bütün bu rivayetlerin en garibi Abdullah b. Sinan’ın, Ebu Abdillah^tan naklettiği şu rivayettir: Ebu Abdillah <> (And olsun ki daha önce adem’e ahd vermiştik., fakat unuttu) (Taha: 20/115), ayetinin Hz. Muahmmed’e <> (and olsun ki, kelimlerden önce, Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin ve imamlar hakkında ahid vermiştik; fakat unuttu) şeklinde nazil olduğunu söylemiştir.

El-Kummi, <> (bir ümmetin diğerlerinden daha çok olmasında ötürü..) Nahl:16/92) ayetini Cafer b. Muhammed as’ın <<> şekilne okuyoruz denildiğinde de, yazıklar olsun <> nedir, dediğini ve eliyle bu kelimenin çıkarılmasını işaret ettiğini söyler

Bu gibi daha bir çok misal olmakla beraber biz bunları zikretmeyi yeterli gördük. Görüldüğü gibi Şiiler hiç şüphe edilmeyecek şekilde Kuranın tahrif olduğuna inanmaktadırlar. Bu şekilde inanmalarının sebebi ise birden çok olmakla birlikte en önemli nedeni Şianın İmameti usulü dinden saymasına rağmen Kuranda bunla ilgili en ufak bir delilin bile olmamasıdır. Bu konuyu inşallah ayrı bir makale de ele alacağız…

Müslümanların Birleşmesi… 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, SİYASET.
Tags: , , , , ,
1 comment so far
Tutturmuşlar, “Mezhepler kalksın, Müslümanlar bir ve beraber olsun, hepimiz Kur’ân’da birleşelim…” diyorlar. Ne kadar parlak bir söz bu… Lakin bin parçaya ayrılmış, her biri bir türlü söyleyen Müslümanlar nasıl birleşecekler? İşte bu nasılın cevabını veremiyorlar.

İlk üç Râşid Halife haindir, Ehl-i Beyt’in hakkını yemiştir diyenlerle Kur’ân’da nasıl birleşeceğiz?

Ali b. Ebi Tâlib, hakeme müracaat ettiği için -hâşâ- kâfir olmuştur diyen Haricîlerle nasıl birleşeceğiz?

Ashabın büyük kısmı âdil değildir, dâvaya ihanet etmiştir, sapıtmıştır diyenlerle nasıl birleşeceğiz?

Lügâvî mânada Allah göktedir diyen, Cenab-ı Hakk’a noksan sıfatlar izafe eden mücessime ile nasıl birleşeceğiz?

İmamı Rabbanî, Celalüddin Rûmî, Abdülkadir Geylanî gibi evliyaullaha -hâşâ- evliyauşşeytan diyen aşırılarla, mükeffirlerle nasıl anlaşıp birleşeceğiz?

İmanın altı şartından biri olan kadere inanmayan filancalarla nasıl birleşeceğiz?

“Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek Cenab-ı Hakkı iki çehreli bir Roma putuna benzeten zındığın taraftarları ile nasıl birleşeceğiz?

Kur’ân tahrif edilmiştir diyenlerle nasıl birleşeceğiz?

Dini imanı para olan modern müellefe-i kulûb ile nasıl birleşeceğiz?

Herkes Nuh diyor, Peygamber demiyor… Evet nasıl birleşeceğiz?

Her bozuk taife eline Kur’ân almış; yanlış ve bozuk inanç, görüş ve yorumlarını Kur’ân Kur’ân Kur’ân diye bağırarak savunuyor.

“Peygamberlik Hz. Ali’nin hakkıydı, Hz. Ali ile Hz. Muhammed birbirlerine iki karganın birbirine benzediği gibi benzerlerdi. Bu yüzden vahyi getiren Cebrail şaşırdı, Hz. Ali’ye vereceğine Hz. Muhammed’e verdi…” diyen Gurabiye taifesi de Kur’ân diyor, başka bir şey demiyor.

Birbirleriyle savaşan çeşitli fırkalar, hizipler, taifeler, cemaatler mızraklarına Kur’ân sayfaları bağlamışlar; kendi inançlarını, görüşlerini, yorumlarını hep Kur’ân Kur’ân Kur’ân diye feryat ederek savunup yayıyorlar.

Ortada bin çeşit “Kur’ân Müslümanlığı” var.

Acaba bunlardan hangisi Kur’ân’a uygundur?

Önemli olan Kur’ân’a uygun İslâm anlayışını bulmaktır.

İşte bu İslâm Sünnet ve Cemaat İslâmlığı’dır.

Bu İslâm Ana caddedir, Sevad-ı Âzamdır, Büyük Topluluktur… Bu İslâm’da Kur’ân ve Sünnet iki ana temel kaynaktır. Ayrıca icmâ-i ümmet ve kıyas-ı fukaha vardır.

Bu İslam, günümüzden Asr-ı Saadet’e kadar, kopuğu olmayan bir silsile ile Resullerin Seyyidine (Sallallahu aleyhi ve sellem) ulaşır.

İşte, Kur’ân’da birleşmek, Kur’ân’la birleşmek Ehl-i Sünnet’te olur.

Ehl-i Sünnet kalksın, onun yerine Selefîlik, Necdîlik, şu veya bu fırka hakim olsun ve birleşme böyle sağlansın… Bu duaya âmin denmez.

Geliniz Kur’ân’da, Sünnet’te, icmâ-i ümmetle sâbit olan İslâmî hüküm ve değerlerde, Cadde-i Kübra’da, Sevad-ı Âzam’da birleşelim.

M.Şevket Eygi