jump to navigation

Mahmud Efendi Fotoları 22/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in NAKŞİBENDÎ.
Tags: , ,
4 comments

efendibabamefendi erbakanlag2dymahmut_ustaosmanoglu

Reklamlar

MAHMUD EFENDİ’NİN ŞAM’DAKİ ALİMLER TOPLANTISI 22/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in MAHMUD EFENDİ.
Tags: , , ,
add a comment

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

more about “MAHMUD EFENDİ’NİN ŞAM’DAKİ ALİMLER TO…“, posted with vodpod

 

Cübbeli Hoca teketek 2.Program 2.Bölüm 22/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ HOCA.
Tags: , , ,
add a comment

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

more about “Cübbeli Hoca teketek 2.Program 2.Bölüm“, posted with vodpod

 

Cübbeli Hoca Teketek 1.Program (tamamı) 22/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ HOCA.
Tags: , , ,
add a comment

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

more about "Cübbeli Hoca Teketek 1.Program (tamamı)", posted with vodpod

MAHMUD EFENDİ’NİN HAYATI 18/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ.
Tags: , ,
1 comment so far

 efendibabam

MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİNİN HAYATI

1929 yılında Trabzon/Of’ta dünyaya gelen Mahmud Efendi, Ali Efendi ve Fatıma Hanım çiftinin hayatta kalan ilk çocuğudur.

Çocukları yaşamayan Ali Efendi, meccanen imam-hatiplik yaptığı caminin minaresinde okuduğu her ezandan sonra “Ya Rabbi bana hayırlı bir evlat nasib et!” diye dua ederdi. Bir gece Fatıma Hanım rüyasında ayın koynuna indiğini ve dünyayı aydınlattığını görür. Rüyadan kısa bir zaman sonra hamile kalır ve bir erkek çocuk dünyaya getirir.

Ali Efendi, yeni doğan çocuğunu alır civarda Kal-Ömer Mahmud Efendi diye bilinen alim/veli zata götürür. Kal-Ömer Mahmud Efendi, Ali Efendi’nin oğlunu kucağına alır ve şunları söyler: “Adın benim adım olsun, ilmin benim ilmim olsun, takvan benden fazla olsun.”Kal-Ömer Mahmud Efendi’nin iltifatına nail olan küçük Mahmud, yetişkin kişilerde görülebilecek tavırlarıyla dikkat çeker, arkadaşları arasında farklılığı ile temayüz eder, Duruşlarında “büyük oluş”un kodlarını gören köylüler, çocuklarına Ona benzesinler diye “Mahmud” adını koyarlar.

O daha çocukken, doğduğu Miçço (Tavşanlı) köyünde yaşça kendinden küçük 40 tane Mahmud vardı. Mahmud Efendi 16 yaşında teyzesinin kızı Zehra Hanım’la evlendi. Evliliğinden adlarını Ahmed (d. 1949), Abdullah (d. 1952), ve Fatıma (1953- 2004) koyduğu üç çocuk dünyaya geldi.

 Hocaefendi’nin dostluk halkası;

Sohbetlerinde tarikattan ziyade İslam’a, Kur’an’ı Kerim’de emredilen helaller ve haramlara vurgu yapan Mahmud Hocaefendi’nin Sultan Selim Camii’ndeki vaazlarını içeren “Sohbetler” kitabı da onun bu yönünü örneklerle ortaya koyuyor. Mahmud Efendi’nin bu tarz bir üslup benimsemesi, farklı cemaatlere mensup insanlar nezdinde de saygınlığını artırıyor.

Mehmed Zahid Kotku’dan Salih Efendi’ye, Dursun Efendi’den Aşıkkutlu’ya, Muzaffer Ozak’tan meşhur vaiz Timurtaş Uçar’a kadar birçok ilim, fikir ve irşad adamının cenaze namazını Mahmud Hocaefendi’nin kıldırması, bu sevgi ve saygının göstergesi olarak kabul ediliyor.

Mahmud Hocaefendi, sohbet ve derslerinde ümmet bilincine sürekli vurgu yapıyor. Muhataplarına daha çok İslam’ın ameli boyutunu anlatırken, cemaatler arası dayanışmaya önem veriyor. Nitekim gençlik yıllarında farklı cemaatlerin büyükleriyle çok defa görüşmeler yaptığı yakınları tarafından anlatılıyor.

Yakınları, Mehmed Zahid Koktu ve Sami Efendi’nin O’nun belli periyotlarla ziyaret ettiği şahısların başında geldiğini kaydediyor.

Cemaatlerle Münasebeti

Mahmud Efendi, Sohbet ve derslerinde ümmet bilincine sürekli vurgu yapar. Muhataplarını tarikat yerine İslam’a Davet eder. Cemaatler Arası dayanışmaya önem verir. Nitekim gençlik yıllarında farklı cemaatlerin lider Kadrolarıyla çok defa görüşmeler yapmıştır.

Hocaefendi İslam’a hizmet eden herkes için dua edilmesini ister. 28 Şubat krizinin yaşandığı ve medyanın İsmailağa’ya orantısız bir şekilde yüklendiği günlerde Kendisine Fethullah Gülen’in tutumu Sorulduğunda şöyle demiştir: “İslam’a hizmet eden bir zatın aleyhinde olmamız düşünülemez.”

Nüfuzu

Mahmud Efendi en az Türkiye kadar İslam dünyasında da tanınmaktadır. Çağımızın meşhur müfessirlerinden “Safvetu’t-tefasir” adlı tefsirin sahibi olan Muhammed Ali es-Sabuni başta olmak üzere İslam Coğrafyasından çok sayıda müfessir, muhaddis ve fakih seveni vardır. İsmailağa Camii Said Ramazan el-Buti, merhum Muhammed b. Alevi gibi muasır alimlerin İstanbul’da ilk uğrak yeri olmuştur.

Şu ifadeler İsmailağa’nın ulema ve evliya için niçin bir çekim merkezi olduğunun cevabı niteliğindedir: Amerikan asıllı mühtedi Şeyh Nuh Kelir 2000 yılında gerçekleştirdiği İstanbul ziyaretini değerlendirirken şöyle demiştir:

“Eyüp’ten sonra İstanbul’da iki yerde çok yüksek maneviyat gördüm: Aziz Mahmud Hüdayi’nin kabri ve Mahmud Efendi’nin camii.”

Askerlik sonrası şeyhi Ali Haydar Ahıskavi(K.S) onu İsmailağa Camii’ne imam tayin etmek için davet etti. 1954′te İsmailağa’da imamlığa başladı. 1996′da 65 yaşını doldurduğu için aynı camiden emekli oldu. Ruhu’l-Furkan isimli tefsirini kaleme almaya başladı. Şu ana kadar 12. cildini tamamladı. Sohbetler adlı kitabı 4 cilt halinde, Yanyalı Mustafa İsmet Garibullah’ın Risale-i Kudsiyye isimli kitabının tercüme ve izahı da iki cilt olarak yayınlandı.

“Şefaat Ümidiyle…”

Kişiliği;

Hayatının ilk yıllarından itibaren kul hakkını ihlal etmeme noktasında son derece titiz davranan Hocaefendi’nin bu yanıyla ilgili olarak talebeleri, şunları anlatıyor: “Hocaefendi, devlet malını şahsı adına kullanmamaya aşırı özen gösterir. Sağlığı bozulana kadar her yıl Ramazan ayının son on gününde itikafa girerdi. Ramazan kış aylarına dönünce geceleri cami çok soğuk oldu.
Hocaefendi ısınmak için camideki elektriği kullanma yerine evinden camiye kablo çektirdi. Bu noktada bir asker arkadaşı ise şunları naklediyor:

“Mahmud Efendi istirahat saatinde öncelikli olarak mescide giderdi. Abdest, namaz derken genellikle yemek ictimalarına yetişemezdi. Geç kaldığı günler ona yemek ayırırdım. Yemeği alınca sorardı, ‘bu bizim bölüğün karavanasından mıdır?’ Hayır deyince başka bölüğün istihkakı bana helal olmaz der, yemeği yemez, aç beklerdi.”

Bardağı geri vermek için Tekirdağ’a döndü;

Hocaefendi’nin bir talebesi de Tekirdağ’a yaptıkları bir ziyaret sırasında şahit olduğu hatırasını şöyle dile getiriyor: “Yanımıza bardak almayı unutmuştuk. Su içmek için bardak lazım oldu. Tekirdağ’da vaaz ettiğimiz caminin imamından bardak istedik. Sağ olsun getirdi. Hizmet bitti, geri dönüyoruz. İstanbul sınırları içerisine girdik. Mahmud Efendi: “Bardağı hocaefendi’ye verdiniz mi?” diye sordu. Kimsede ses yok, Sonra öğrendik ki bardak arabada unutulmuş., Hocaefendi şoför arkadaşa “Hemen dönüyorsun, Tekirdağ’a gidiyoruz” dedi. Evlerimize girmeden gittik. Bardağı verdik, sonra İstanbul’a döndük.”

Şöhreti afet olarak gören ve bu yüzden medya kuruluşlarına fotoğraf ve demeç vermeye sıcak bakmayan bu sufi büyüğün tasavvuf disiplini bağlamında düşünüldüğünde keramet olarak değerlendirilecek çok sayıda söz ve ameli de var. Fakat kendisinin bu konudaki prensibi ise Nakşibendiliğin kurucusu Bahauddin Nakşibend’ten naklen söylediği “En büyük keramet Hz. Resulullah’ın sünnetine tâbi olmaktır” ifadesinde özetleniyor.

Öğrencisi için eşinin bileziğini alıp bozdurdu;

Askerlikten sonra İstanbul’a yerleşen Mahmud Hocaefendi’nin sade bir talebe olarak sürdürdüğü İstanbul yaşamı Ali Haydar Efendi’nin “İsmailağa Camii’ne imam olacaksın” emri ile yeni bir boyut kazanmıştı. Üstadının vefatının ardından eğitim ve hizmet bayrağını devralan Mahmud Ustaosmanoğlu, Halidiye kolunun süre geldiği İsmet Efendi Tekkesi’ne gitme yerine hocasının görevlendirdiği camide kalıp eğitim hizmetlerini oradan yürütmeyi uygun gördü.

İsmailağa Camii’ndeki sohbetleri, vaazları ve dersleriyle binlerce kişinin ilimle aydınlanmasına vesile oldu. Süleymaniye Dersiamlarından Dursun Efendi ile Fatih Dersiamlarından Ali Haydar Efendi’nin ders usullerini günün şartlarını dikkate alarak yeniden programlayan Mahmud Hocaefendi, bu hizmetini 1960′tan 2000 yılına kadar devam ettirdi. Emaneti devraldığı büyüklerinin okuttuğu kitapları terk etmeyi, onlara karşı vefasızlık kabul ettiğinden kitap bitirmeye dayalı klasik eğitim sisteminden ödün vermedi.

Hocaefendi olumsuz şartlar altında sürdürdüğü eğitim faaliyetleri esnasında talebelerinin özel sorunlarıyla ilgilenmekten de geri durmadı. Hocaefendinin bu yanıyla ilgili 1962 yılında ders halkasına katılan Konyalı bir öğrencisi şunları anlatıyor: “Fatih’te müezzindim; Sabah namazından sonra İsmailağa’ya gider öğleye kadar Hocaefendi’den ders okurdum. Öğleden sonrada müzakere ve mutâlaa ile ilgilenirdim. O gün itibariyle 5 tane çocuğum vardı. İkamet ettiğim evin kirasını ödemekte zorlanıyordum, Ek işte çalışmaya karar verdim. Bunun için ders okumayı bırakmam gerekiyordu. Bir gün dersten sonra Hocaefendi’ye durumu arz ettim. Hocaefendi, beklememi söyledi. Evine gitti, hanımının bileziklerinden 3 tane alıp geldi. “Al, bunlar sana hediyemizdir. Bozdur kiranı öde. Lakin dersten geri kalma” dedi.

Nakşibendiyye/Halidiyye’de şeyh merkezli bir yapılanma vardır. Şeyhin halifeleri bulundukları bölgelerde irşat faaliyetlerini yürütürler.

Şeyh ve halifeleri cemaatlerde olduğu gibi hiyerarşik bir yapılanmadan uzak dururlar. Halidi Şeyhler müritlerinin siyasi, içtimai ve iktisadi meselelerini programlama ya da geliştirme yerine, onlara işlerini İslam’a göre ayarlayabilmeleri için nasıl bir duruş belirlemeleri gerektiğini göstermişlerdir.

İçtimai hayatın kurum ve kuruluşlarını değil o kurumların başlarındaki insanların kalplerini önemsemişlerdir. Dağınık gibi görünen bu yapılanma hayatın içine girmeden hayatı idare etmeyi hedeflediğinden cemaat yapılanmalarından daha kalıcı etkiler bırakmıştır.

Tarikatı, cemaatlerde olduğu gibi organize bir yapıya dönüştürüp hizmeti daha etkin hale getirmeyi hedefleyen tekkeler ise zamanla dağılmışlardır.

Mahmud Efendi Nakşibendiyye/Halidiyye’deki klasik yapılanmayı olduğu gibi korumuştur. Modern Dünya içerisinde İslam Medeniyeti’nin tüm renklerini koruyan bir cemaat oluşturması klasik yapılanmanın etkinliğini gözler önüne sermesi açısından önemlidir. Ali Haydar Efendi gibi Mahmud Efendi de müritlerinin ticari ortaklıklarına sıcak bakmamıştır. Ona göre tarikat ekonomik bir topluluk değil bütün toplulukları idare eden irfani bir oluşumdur.

İstikamet Anlayışı;

Nakşibendiyye’nin özünde “istikamet” vardır. İstikamet’te Kur’an’ı Kerim ve Sünnet’e ittiba ile olur. Bir has talebesinin Mahmud Efendi’den naklettiği şu ifadeler O’nun istikamet anlayışının ibtina ettiği çerçeveyi gözler önüne sermektedir: “Bu Mahmud, Rabbimin izni ile ömründe Kur’an’dan başka bir şeyle uğraşmamıştır.”; “Gayr-ı müekked bir nafile olan “ikindinin sünneti fevt olacağına Mahmud ölsün daha iyidir.”

Nakşibendiyye Meşayıhı gerek müekked gerekse de gayr-ı müekked olsun, Sünnet’in hiçbir çeşidinin terkine rıza göstermemiştir.

Onlar, zor zamanlarda Sünnet’in ihyası adına fedakar duruşlar sergilemişlerdir. İslam’ı çağrıştıran giyim tarzının yasaklandığı dönemlerde Ali Haydar Efendi, önemli bir sünnet olan sarığı başından indirmemiş, Mahmud Efendi’ye de bu yönde telkin ve ikazda bulunmuştur. Bir defasında Mahmud Efendi Şeyhinin yanına sarıksız girince şu ifadelere muhatap olmuştur: “Oğlum Mahmud! Bir daha yanıma sarıksız gelirsen seni kovarım.” Mahmud Efendi ALLAH Resulü’ne ittibayı o derece içselleştirmiştir ki Şeyhinin sarık noktasındaki sert ikazını her hatırlayışında içinin sürurla dolduğunu bildirmektedir: “Efendi Babamın sözü bana öyle tatlı gelmişti ki, onun lezzet ve tadını bugün bile hissediyorum.”

2. Dursun Efendi

Dursun Efendi 1299/1883 yılında Of’un Çalek köyünde dünyaya geldi. Köyüne nispetle Çalekli Dursun Efendi diye ün yaptı. Babası Yakub Efendi’dir. Hafızlık yaptığı yıllarda (7 yaşında iken) babasını kaybetti. 9 yaşında Hemşinli Ahmed Efendi’nin yanında hafızlığını bitirdi. Aynı yıl Karakaş Ahmed Efendi’den Arapça okumaya başladı. Hocasının vefatı üzerine Çaykara’ya gidip Tayyib Zühdü Efendi’de tahsiline devam etti. Bir ara İstanbul’a gidip, çeşitli medreselerde okudu. Ardından memleketine geri döndü.

Hocası Tayyib Zühdü Efendi’de derslerini ikmal edip, icazet aldı.

Velizade Hasan Hilmi Efendi’den Feraiz okudu sonra tekrar İstanbul’a döndü. Daru’l-Hilafeti’l-Aliyye medresesine girerek Medrese-i Sahn’ı bitirdi. Girdiği sınavı kazanarak (1334/1918) Süleymaniye Medresesi Kelam ve Hikmet Şubesinde okumaya başladı.

17 Nisan 1338/1922 tarihinde Süleymaniye Medresesi’nin ilgili bölümünden mezun olarak dersiam unvanını aldı.

Bir süre Meşihat Dairesinde çalıştı. Medresetu’l-Kudat’a kayıt yapıp buradan da mezun oldu. Mezuniyetini müteakip Karadeniz bölgesindeki medreselerin müfettişliğine tayin edildi. 23 Ekim 1923 yılında kaleme aldığı ve bölgedeki ulema ve eşrafın hassasiyetini yansıtan yazısında Cumhuriyet’in milleti İslami değerlerden uzaklaştırma vasıtası olarak uygulanmaması gerektiğini beyan etti.

Medreselerin kapatılmasından sonra Of’ta açılan İmam Hatip Okulunda müdürlük yaptı (1925). İki yıl sonra bu görevinden ayrılarak Havza’nın bir dağ köyünde uzlete çekildi.

Af kanunun çıkması üzerine (1933) Karadeniz bölgesinde kısmi dolaşma salahiyetine kavuşan Dursun Efendi 1938 yılında Of’a dönerek Hayrat’a bağlı Hundez’de (Güneşli) hocası Tahir Efendi’den kalma medresede gayri resmi olarak ders okutmaya başladı.

Arapça kaleme aldığı eserlerini bastırabilmek ve Hac ibadetini yapabilmek için 1950 yılında Haremeyn’e doğru yola çıktı.

Hac ibadetini yerine getirdi, kitaplarının bir kısmını tab edip bir kısmı da kaybederek geri döndü. Uzun yıllar tedrisata devam eden Dursun Efendi yüzlerce talebe yetiştirdi.

Şüphesiz ki en meşhur talebesi Mahmud Efendi’dir. 23 Şubat 1977′de köyü Çalek’te vefat ettiğinde cenazesini Mahmud Efendi kıldırdı. Muhtaru’l-Ehadis Tercümesi, (İstanbul, 1964), Münkizu’l-Felasife ve Müzhiru’l-Hakika ( Mekke, 1949), Tevhid ve İşrak (İstanbul, 1920), Ahiret Hakikatleri ve Dirilmek Hikmetleri, (Trabzon, 1970) eserlerinden bazılarıdır.

Tarikat Eğitimi

Mahmud Efendi’nin eğitim faaliyetlerinin üçüncü alt başlığı tasavvufi hizmetleridir. Onun sufi eğitimin nihai noktasında Bahauddin Nakşibend’in şu ifadesinde kendisini bulan kişiliği görmek mümkündür: “Tasavvuf surette insanlarla, hakikatte ise ALLAH Teala ile beraber olmaktır.”

Sufi olmak isteyen kişi öncelikle istihare eder. İstiharede müspet bir işaret alan kişiye özel virdlerden oluşan ve her yıl değişen bir ders programı verilir.

Derslerin içeriği hadis-i şeriflerden ve Nakşi Meşayıhına ait farklı kompozisyonlardan oluşmaktadır.

Nakşibendiler bu tarz bir ibadetle ALLAH Rasulü’nün gün içerisinde farklı zamanlarda söylediği duaların müritler tarafından tekrar edilmesini ve onların Sünnet’le bütünleşmesini hedeflemektedirler.

ALLAH Teala’ya yaklaşmanın mutlaka mesnun yollarla olmasının gerekliliğine vurgu yapan Mahmud Efendi, konuyu örneklendirme sadedinde İmam Rabbani’den ödünç aldığı şu örneği kullanır: “Birisi dağ başında yüz yıl ibadet etse fakat ibadet şekilleri Sünnet’e muvafık olmasa, birisi de öğle vaktinde Resulullah uyudu diye uzanıp kaylule yapsa, ikincisi ilkinden daha fazla ecir alır.”

Hocaları;

Mahmud Efendi, babası Ali Efendi başta olmak üzere birçok hocadan ders aldı. Fakat Onun tahsil hayatında üç isim çok etkili olmuştur. Bunlar Mehmed Rüştü Aşıkkutlu, Çalekli Dursun Efendi ve Ali Haydar Efendi’dir.

1. Mehmed Rüştü Aşıkkutlu

Mehmed Rüştü Aşıkkutlu, 1901 yılında Of’un Uğurlu Beldesinde (Çifaruksa) dünyaya geldi. İlk tahsilini 40 yıl maarife hizmet eden babası Ahmet Cemalettin Efendi’de yaptı. Hafızlığını köyünde ikmal etti. Arapça ve İslami ilimler tahsilinin önemli bir bölümünü Çalıkzade Tahir Efendi’de yaptı.

Bir müddet medreselere devam etti. Medreseler lağv edilince yarıda kalan tahsilini dersiâm Dursun Efendi’de tamamladı.

Ondan icazet aldı, İstanbul’a gidip Hacı Hafız Hamdi Şükrü, Hafız İsmail Hakkı Bayrı ve Varnalızade Hafız Ahmed Hamdi’den “aşere”, “takrib” ve “tayyibe” okudu, Ardından Of’a geri döndü. 1932 yılında şifahi bir izinle Kur’an kursu açma yetkisi aldı, Bu izin 1936 yılında Rıfat Börekçi imzasını taşıyan bir yazıyla resmiyet kazandı. Kursunda yıllarca “aşere”, “takrib”, “tayibe” okuttu.

Fıkıh, tefsir gibi “âli” ilimlerin yanı sıra sarf-nahiv gibi alet ilimlerini de tedris etti. “Feraiz” ilmine derin vukufiyeti Onu bu ilimde eşsiz bir konuma getirdi.

Ahmet Hamdi Akseki imzasını taşıyan bir yazıyla Of vaizliğine atandı. Yıllarca Of’ta irşad hizmetinde bulundu.

1976 yılında emekli oldu. Fakat Kur’an hizmetine yine devam etti. D.İ.B. Haseki Eğitim Merkezinde 1976′dan itibaren “aşere”, “takrib” ve “tayyibe” derslerini okuttu. Aşıkkutlu “mücaz” bir Kur’an üstadı olarak yıllarca ders okuttu ve yüzlerce talebe yetiştirdi. İcazet verdiği talebeler Kur’an okumanın kısıtlandığı yıllarda “fem-i muhsin”ler (güzel okuyan ağız) olarak Türkiye’nin farklı şehirlerinde Kur’an okuttular; ALLAH Resulü’nden –sallALLAHu aleyhi ve sellem- günümüze kadar devam eden Kur’an kıraatini mevcut vecihleriyle günümüze taşıdılar.

Mahmud Efendi Arapça tahsilinden sonra tashih-i huruf ve kıraat ilmini tahsil için Çifaruksa’ya gider.

Uzun bir zaman Aşıkkutlu’nun yanında kalır. Hocaefendi, üstadının hizmetini ve Kur’an kıraatindeki yerini anlattığı bir konuşmasında şunları söylemiştir:

“Biz Ona öğrenci olduğumuzda hafızdık, fakat Kur’an nasıl okunur bunu tam olarak bilmiyorduk. İçimizde öyleleri vardı ki “…testeğisüne…”yi “testeğiŞune” şeklinde okurlardı. Kur’an-ı, hakkını vererek okumayı ondan öğrendik. Bu yüzden Onun hakkını ödeyemeyiz.”Aşıkkutlu kıraat ilmi ile alakalı irili ufaklı çok sayıda eser kaleme aldı. Bunların bir kısmı öğrencilerinin şahsi kütüphanelerinde mevcuttur. Hocaefendi 1980 yılında vefat ettiğinde geride binlerce talebe bıraktı. Köyündeki cenaze namazını talebesi Mahmud Efendi kıldırdı.

Mahmud Efendi, Kur’an-ı Kerim kıraatini ilerletmek ve Aşere ilmini okumak için Mehmed Rüştü Aşıkkutlu’nun Çifaruksa/Uğurlu köyündeki Kur’an Kursu’na gider, Burada teorik ve pratik açıdan kıraat ilmini tahsil eder.

Mahmud Efendi okurken okutmaya başladığı öğrencilerine askere gitmeden icazet verdi. Böylece mucaz (icazetli) ve muciz (icazet veren) bir alim olduğunu tescil etmiş oldu. Farklı hocaların ders takrirlerini dinlemek ve yeni terkipler oluşturmak için çeşitli şehirleri dolaştı. Askerliğe kadar devam eden bu ilk tahsil döneminde kitap okumaya dayalı eğitim aldı.

Askerde tanıştığı (1952) ve yaklaşık 8 yıl yanında bulunduğu Ali Haydar Efendi’den ise meseleler üzerine dersler okudu. Çeşitli konularda müzakerelerde bulundu.

Çok defa Ali Haydar Efendi’nin iltifatlarına muhatap oldu. Mahmud Efendi tahsil hayatında gece geç saatlere kadar mütalaa eder, bazen birkaç saatlik uykuyu bile kendine çok görürdü. Bir gece Onu kitaplar arasında gören Ali Haydar Efendi, has talebesinin bu hareketini tasvib ettiğini şu şekilde ifade eder:

“Oğlum Mahmud! Şimdi çok çalış, ileride kitap okumaya vakit bulamayacaksın.” Mahmud Efendi’nin talebeleri hocalarının sürekli kitap mütalaa ettiğini, kış gecelerinde kucağında kitaplarla birlikte çok defa battaniyelere sarılıp sabahladığını gördüklerini söylemektedirler. Onun kitap mutalaası ile alakalı kardeşi İsmail Efendi şunları nakletmektedir: “Evde sofra kurulunca ağabeyimi çağırmaya giderdim, geliyorum derdi, aradan birkaç saat geçer sofra kalkar o hâlâ kitaplarını mütalaaya devam ederdi.”

Tahsili

Mahmud Efendi erken yaşlarda Kur’an-ı Kerim okumayı öğrenir. Babası Ali Efendi’nin nezaretinde, validesi Fatıma Hanım’ın hocalığında hafız olur.

Balaban Köyünde ikamet eden Hoca Abdulvahhab Efendi’den “Emsile” ve “Bina” kitaplarını, Mustafa ve Hasan İbrahimoğlu’ndan Yasin Suresi’nin tefsirini okur. Ramazan ayında Kayseri’ye gider, Orada Tesbihçizade Hacı Ahmed Efendi’den Farsça ve Arapça dersleri alır.

Arap diliyle alakalı Sübha-i Sıbyan, Tuhfe-i Vehbi, Avamil, ve İzhar kitaplarını okur. Kayseri’de 1 yıl kadar kaldıktan sonra Of’a geri döner

Süleymaniye Medresesi dersiamlarından Çalekli Dursun Efendi’nin medresesinde tahsiline devam eder. Dursun Efendi’nin ilk talebelerinden olan Mahmud Efendi, Osmanlı medreselerinde takip edilen kitapları sırasıyla okur.

Sarf, nahv, meani, beyan, bedii, fıkıh, usul-u fıkıh, usul-u fetva, hadis usul-u hadis, tefsir, ulum-u Kur’an, akaid, kelam, mantık, siyer, İslam Tarihi ile alakalı mübtedi ve müntehi kitaplarını bitirir/ikmal eder.

Mahmud Efendi gayrı resmi olarak eğitime devam eden medresenin ilk talebelerinden olması hasebiyle kendinden sonra gelen öğrencilerin dersleri ile de ilgilenir.

“Emsile” kitabı ile başladığı Arapça tahsilini Dursun Efendi’den aldığı genel icazetle noktalar. İcazet aldığında yaşı henüz 16′dır.

33 ALTIN SÖZ 18/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ.
Tags: , ,
add a comment

g2dymahmut_ustaosmanogluMAHMUD EFENDİ HAZRETLERİNDEN

1. Senin bir sünneti ihya etmen ile ALLAH’U TEALA ( c.c.) Rusya’nın Afganistan’ın atmış olduğu bombayı etkisiz hale getirir.

 

2. Bir Hoca yüzbin televizyondan daha tesirlidir.

 

3. Rabıta muhabbetle olur, muhabbette ittiba ile olur.İttiba edersen seversin ve sevilirsin.

 

4. Mektubattan uzak kalındığı an feyiz kesilir.

 

5. İnsanlar et gibi, ulema tuz gibidir. Tuzsuz et koktuğu gibi ulema ve sohbetinden mahrum kalanda çürür ve kokar.

 

6. Cenab-ı Hakk sana amel defterinin oku dediği zaman yanına da Kur’an-ı Kerim’i koyacak.
Soracak :

 ” Bu günahı yaptın. Benim kitabımın neresinde buldun da yaptın, ” buyuracak.

 

7. Kuşluk namazını terk etmek bana ölümden daha ağır geliyor, kılmamaktansa ölmek daha hayırlıdır.

 

8. Sarığı kabul etmeyenin Peygamberimiz ( s.a.v. ), Cebrail ( a.s. ), ALLAH-u Teala ( c.c. )’de kabul etmiyor.

 

9. Bir kimse bir defa Kelime-i Tevhid getirse ve ikinci defa getirmek istediğinde soluk alsa, bu arada ki boşlukta imanı tozlanır ya seyrek olarak veya hiç demezse.

 

10. Mevla Teala (c.c.)’ dan başka neyi düşünüyorsan ona iman ediyorsun.

 

11. İmam-ı Rabbani ( k.s.) şöyle buyuruyor: ” Bir şahıs şayet günahlarına devam ederse ve ondan hoşlanırsa, hoşlanan kimse münafıktır.”

12. Dünya içinde herşey melundur, fakat zikrullah ile meşgul olan emri bil maruf nehy-i anil münker yapan okuyan ve okutan değildir.

 

13. Senin mektubu annen, baban, hanımın aldığı anda birkaç gün okumasınlar kenara koysalar, gücenirsin. Rabbin seni gördüğü halde ondan gelen mektubu hiç eline aldığın yok, utanman lazım.

 

14. Ottan, samandan süt yapan ALLAH (c.c.)’ya hayran kalmıyorsun da, kafirin elektriğine mi hayran kalıyorsun ?

 

15. ALLAH’ın selamından önce iyi günler, iyi geceler, iyi akşamlar alo vs. gibi kelimeleri kullanmak büyük günahtır.

 

16. Yedi yaşında ki bir çocuk kalbimizdekileri bilse dağların arkasına kaçarız. Mevla (c.c.) her şeyi biliyor, hiç utanmıyoruz.

 

17. Avrupa modasına uymak, namazı terk etmekten daha ağır geliyor.

 

18. Annenizin karnındaki çocukları okutun. Kendini, hanımını, çocuğunu seviyorsan arapça oku ve okut.

 

19. Televizyon seyreden dinini sevmiyor demektir.

 

20. Bu üç şey kimde olursa imanın tadını alır.

 

a) ALLAH-u Teala (cc.)’yı sevecek.

 

b) Peygamberimiz ( s.a.v.)’i sevecek.

 

c) Sevdiği kardeşini yalnız ALLAH-u Teala (c.c.) rızası için sevecek.

 

21. Bir kimse asılacağından korktuğu gibi imandan küfre döneceğinden de öyle korkacak.

 

22. Siz ilme ne kadar önem verirseniz ben de size o kadar önem veririm.

 

23. Bir insan altından camii yaptırsa, fakat mektubatı dinlemese bir şey yapmış sayılmaz.

 

24. 4000 sünnet-i seniyyeden fazla sünnet vardır. Bunlardan üç tanesini terk ediyorsam bana tabi olmayın.

 

25. Öleceğim zaman son nefesim kalsa, yine size okuyun derim.

 

26. Zikirsiz yapılan tefekkür, yazın yağan kara benzer.

 

27. Yaptığımız amel adet haline gelmiş, halbuki bir insan düşünse, ben ALLAH ( c.c.) mürakebesi altındayım. Melekler her saniyemizi yazıyor. Ancak o zaman ameller ibadet olur.

 

28. Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, nefis seni batıl ile meşgul eder.

 

29. Bir kimse emri bil maruf yapacağım diye yola çıksa sonra siyasetten bahsetse, onun azabını kimse ölçemez.

 

30. Her kim kadına bakarsa, gözlerine eritilmiş kalay dökülür.

 

31. ” Bir kimse kadınlar açık gezse ne olur?” demiş olsa o adam mürted olur.

 

32. Dünya sevgisi insanı şaraptan daha sarhoş eder ve ateşe girmeye cesaret verir.

 

33. Sarıl bir hak dostuna, kurumuş yaprak gibi ezse’de ses çıkarma sakin ol toprak gibi.

Cübbeli Ahmet Hocaefendi kimdir? 18/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ AHMET HOCA.
Tags: , ,
1 comment so far

cübbeli hoca Cübbeli Ahmet Hocaefendi kimdir? Baba Yusuf ÜNLÜ anlatıyor: “Ahmet, 27 Şubat 1965 yılında Fatih Çarşamba’da dünyaya geldi. Ahmet’in doğduğu ve çocukluğunun geçtiği ev, İsmailağa Camisi’ne çok yakındı. O, henüz üç yaşlarında iken benimle birlikte İsmailağa Camisi’ne gidip gelmeye başladı. O kadar küçüktü ki, bazi cami cemaati, Ahmet’i camiye getirmememi istiyordu. “Bu yaşta çaocuk, camiye getirilir mi?” diyorlardı. Ezan okunduğunda evden çıkmamla beraber peşime takılır, beraberce camiye giderdik. İsmailağa Camii o zamanlar bu derece yoğun ilgi odağı değildi. Mahmut Hocaefendi’nin cemaati bugünkü gibi olmadığı için, namaz sonlarında onunla oturup mihrapta muhabbet eder, beraberce camiden çıkardık. Yine bir gün namazdan sonra camien, Mahmut Efendi ile brilikte çıkıyorduk. Karlı bir hava vardı ve eski İsmailağa Camisi’nin merdivenleri buz tutmuştu. Efendi Hazretleriyle beraber merdivenlerden iniyorduk. Yaklaşık olarak dört yaşlarında olan Ahmet’te yanımızdaydı. Ahmet bir anda elimden fırladı, o buzlu merdivenlerden kayarak yere düştü. Ben o sırada Ahmet ‘i tuttum ve ona sitem ettim. Sitem edince , Efendi Hazretleri dedi ki : -Sen ona fazla kızma, onun terbiyesini bize bırak, zira biz ona gerekli terbiyeyi öğretiriz, dedi. İsmailağa Camii Şerifi Ahmet’in ikinci evi olmuştu. Efendi Hazretleri’nin de manevi himayesine girmişti. Evde olmadığı zamanlarda başka yerde aramamıza gerek yoktu, biliyorduk ki Ahmet Camidedir. Cübbeli Lakabı O zamanlar caminin karşısında terzi Fahri Efendi vardı. Fahri Efendi, bizzat Efendi’nin hizmetinde bulunurdu. Küçük Ahmet ilk ilim tahsilini Fahri Efendi’den aldı. Fahri Efendi’nin de küçük Ahmet’in Yaşlarında bir oğlu vardı, bir de aynı mahallede bir doktor komuşuları vardı, onun da aynı yaşlarda bir oğlu vardı. Bu üç çocuğa Fahri Efendi ders vermeye başlamıştı. İşte küçük Ahmet ‘in ilk ilim tahsili bu şekilde başlamış oldu. Küçük Ahmet o dönemlerde cübbe ve sarığa çok meraklıydı, annesinin nazmazlığını alıp başına sarar, namaz kılardı. Kibrit kutusundan cami yapar, çöplerinden de cemaat yapar ve onlara namaz kıldırırdı. Fahri Efendi’den ders aldıkları sırada, doktorun oğlunun da adının Ahmet olması üzerine, Fahri Efendi bu iki çocuğa hitap etmede karışıklık olmasın diye, Bizim Ahmet’e “Cübbeli Ahmet” ismini koydu. O gün bugündür, Ahmet Hoca “Cübbeli Ahmet “ diye anılır oldu. Küçük Ahmet çocukluk yaşlarından itibaren cübbe giymeye başladı, o zamanlar cübbe şalvar giyilmediğinden bu kadar küçük bir çocuğun cübbe giymesi çevrede dikkat uyandırıyordu. Dedesinin etkisi Ahmet’in yetişmesine ve manevi iklimlerde dolaşmasına dedesi Cahit Beyin de çok büyük katkıları olmuştu. Dede Cahit Bey torununa geçmiş ümmetlerin kıssalarını, Peygamberimiz Sallelahü Aleyhi ve Sellem’in hayatını ve geçmiş büyüklerin menkibelerini anlatırdı. Ahmet, dedenin bu anlattıklarını büyük bir dikkatle dinler, ara sıra dedesine sorular sorardı. Bazen dedesinin anlattıklarının etkisinde kalır, duyduklarını uygulamaya çalışırdı. Küçük Ahmet, akranlarından çok farklı hareketler içinde olup, araştıran ve çok soru soran bir karakter sergiliyordu. Kendinden büyükleri muhatap alır, onlarla konuşur, sorular sorar cevaplarını almaya çalışırdı. Oyun oynadığı arkadaşları kendisinden büyük olmasına rağmen, her oyunda arkadaşlarına öncülük ederdi, o tarihlerdeki bu hareketleri onun ileride bir lider olacağının habercileri idi. Bir gün ağlayarak eve gelir. Annesi: – Oğlum niçin ağlıyorsun? diye sorar. – Arkadaşlarım bana sünnetsiz diyorlar, ben sünnet olacağım. Annesi durumu izah etmeye çalışmışsa da, küçük Ahmet ikna olmuşa benzemez. Evde kimsenin olmadığı bir gün; Ahmet, sünnetçi Sadettin Efendi’yi eve getirmiş ve sünnetini yaptırmış. Annesi eve geldiğinde bir süprizle karşılaşır, Ahmet sünnet olmuş yatıyor, sünnetçi Saadettin Efendi’de baş ucunda bekliyor”. Okul Yılları Okul çağına geldiğinde, bir taraftan Kur’an Kursuna devam ediyor, diğer taraftan da Yavuz Selim İlkokulu’nda öğrenimine devam ediyordu. İki tarafı da başarı ile devam ettiriyordu. Ahmet, ilkokul dördüncü sınıfta okuyordu. Annesi küçük Ahmet’in okula gitmediğini, bazı günlerde okuldan kaçarak İsmailağa Camisi’ne gittiğini tespit eder. Durum baba Yusuf Ünlü’ye bildirilir. Baba oğlunu karşısına alır ve niçin okula gitmediğini sorar. Ahmet’in cevabı enteresandır. – Okula gidiyorum, bazen erken çıkıp camiye gidiyorum. Okulda bana öğretilenleri biliyorum, öğrenmek istediklerimi camide öğreniyorum. Baba Yusuf Ünlü anlatıyor: – “Bir gün Yavuz Selim İlkokulu’na gittim, Ahmet’in öğrenimi hakkında öğretmenlerinden bilgi alacaktım. Okul müdürü Ahmet’in ders hocasını çağırdı ve bizi hoca hanım ile tanıştırdı. Ben hoca hanıma Ahmet’in durumu hakkında bilgi almak için geldiğimi söyledim ve Hoca Hanıma: – Edindiğim bilgiye göre Ahmet’in okula devamsızlığı varmış dedim. Hoca Hanım bana: – Sizin yanlışınız var, o okula her gün geliyor, dedi. Ben annesinin şikayetçi olduğunu, hatta bugün sıkı tembihte bulunduğumu söyleyince, Hocası: – Ahmet okula geliyor, isterseniz buyurun sınıfıma gidelim, çocuklarla konuşun, dedi. Bunun üzerine biz de sınıfa gittik, hoca hanım beni çocuklara tanıttı: – Mahmut’un babası gelmiş, dedi çocuklara. Okulda ona Mahmut diyorlardı. Çocuklar hep bir ağızdan: – Hocamızın babası diye yüksek ses ile bağırdılar. O sırada beni hayli duygulandıran bir hadise oldu. Bir çocuk gelerek, benim pardösümden tuttu ve bana: – Amca! Mahmut var ya, bana Allah’ı, Peygamberi tanıttı dedi. Hoca Hanım diğer çocuklara, Mahmut’tan memnun olup olmadıklarını, okula devam edip etmediğini sorduğumu söyledi. Gene çocuklar hep bir ağızdan: – Memnunuz, o bizim hocamız diye bağırmaya başladılar. Hoca hanım bana : – Mahmut’un devamsızlığı yok ama, çok konuşuyor. Bütün çocuklara burada din dersi veriyor, oğlum sus diyorum, biraz susuyor sonra gene başlıyor anlatmaya dedi”. Baba Yusuf Ünlü’yü dinlemeye devam edelim: – “Ben o yıllarda, şimdi rahmetli olmuş ismini vermek istemediğim bir hoca efendinin sohbetlerine katılır, ses kasetlerini eve getirir, ailece hoca efendinin sohbetlerini teyp kasetinden dinlerdik. Yine bir gün evde hoca efendinin vaaz kasetini dinliyorduk, Ahmet’e: – Gel evladım sende dinle, hoca efendi ne güzel vaaz ediyor dedim. Biraz dinledikten sonra Ahmet’in bize verdiği cevap hepimizi şaşkına çevirdi: – Bu hoca anlattığı ile amel etmiyor baba dedi. Neden? diye sordum: – Yok! Bu anlattığı ile amel etmez dedi ve koşarak evden çıktı. Aradan zaman geçti, okullar tatile girdi. Ailece tatil yapmak için Yalova Termale gittik . Tevafuk bu, orada bu hoca efendi ile karşılaştık. Ben, Ahmet’e hocanın elini öpmesini söledim, bunun üzerine gelip hocanın elini öptü ve hocaya dedi ki : – Hocam, çok güzel konuşuyorsunuz maşallah, babam bir kasetinizi dinletti, çok güzel konuşuyorsunuz ama, anlattıklarınız ile niçin amel yapmıyorsunuz? diye sordu. Hoca bir anda böyle bir soru ile karşılaşacağını beklemediğinden çok şaşırdı ve : – Evladım: neyi yapmıyorum ? dedi . – Sizin buraya gelmeniz hata, böyle bir ortamda bulunmamanız gerekir, çünkü siz İslam’ı temsil ediyorsunuz, dedi”. İlk Vaazı Ahmet ilkokulun dördüncü sınıfındaydı. Yaz tatilinde babası ile birlikte memleketlerine giderler. Küçük Ahmet okul hayatının dışında sarık sarar, cübbe ve şalvar pantolon giyerdi. Babası memleketlerine giderken yeni bir takım elbise alır ve oğluna zorla da olsa takım elbise giydirir. İstemeyerek de olsa Küçük Ahmet babasının aldığı yeni elbiseleri giyerek ailece memleketlerinin yolunu tutarlar. Annesi Ahmet’in ahlakını bildiği için her ihtimale karşı bir takım cübbe ve şalvar pantolonu da yanına alır. Uzun bir yolculuktan sonra memlekete varılır. Küçük Ahmet rahatsızlanır, bir hafta evden dışarı çıkmaz. Anne oğlunun rahatsızlığının teşhisini koyar. Küçük Ahmet cübbe giymediği için hastadır ve bu yüzden evden dışarı çıkmamaktadır. Durum babaya anlatılır, baba da durumu oğluna sorar, Ahmet ses çıkarmaz ama babasının babasının istediğini giyebileceğini söylemesi üzerine yüzünde tatlı bir tebessüm belirir. Üzerinde ki elbiseleri çıkarır, cübbe ve şalvar pantolonu giyer, sarığı da başına sardıktan sonra hastalığından eser kalmaz. Babasına der ki: – Baba benim kıyafetime karışma, ben cübbeyle ve şalvarla rahat ediyorum. Takım elbiseyi giymektense, hasta olmak daha iyidir. Baba Yusuf Ünlü anlatıyor: – “Beldemizin müftüsü ile iyi bir dostluğumuz vardı. Bir gün müftü efendi ile sohbet ederken Ahmet’ten bahsettim. Sohbetimiz esnasında söz döndü dolaştı vaazlara geldi. Ahmet’in bu hafta camide vaaz edebileceğini söyledim. Müftü efendi bu teklifimi kabul etti. Akşam durumu Ahmet’e anlattığımda sadece tamam dedi. Ertesi günü namazdan bir saat önce Ahmet’i alarak müftüyü makamında ziyaret ettik. Müftü daha büyük birini beklediğinden küçük Ahmet’i görünce şaşırdı: – Bu daha çocuk, nasıl vaaz edecek? Buralar ufak yerlerdir, dedikodu ve söylenti çok olur dedi. Müftü efendi şaşkınlığını üzerinden atmadan, hangi konu hakkında vaaz edeceğini sordu. Küçük Ahmet: – Allah ne söyletirse onu söyleyeceğim, hazırlığım yok, içimden geldiği gibi konuşacağım, dedi. Bunun üzerine müftü: – Peki hiçbir mevzu düşünmedin mi? diye sorunca, Ahmet: – Babamın söylediğine göre , bu memlekette içki, kumar ve faiz çok ileri derecedeymiş. Biraz bunlardan bahsedeceğim. Bunun üzerine müftü efendi: – Ben bunu kürsüye çıkarmayayım , mihraptan konuşsun, zira bir yanlış olursa ben hemen müdahale ederim, dedi. Hep beraber camiye gittik. Ahmet mihraptan vaazına başladı, cemaat pür dikkat dinliyordu, herkeste bir şaşkınlık vardı, bu yaşta bir çocuğun bu şekilde vaaz edebileceğini düşünemiyorlardı. Vaazı bitirdi, namazı kıldık, çıkarken başta müftü efendi olmak üzere, bir çokları tebriklerini beyan ettiler”. Kendini Tamamen İlme vermesi İlkokul bittikten sonra, Fatih Koleji’nde orta öğrenime başladı. Bütün ağırlığını, Kur’an kursunda Kur’an ilmini öğrenmeye ayırdığı için, kolejdeki derslerine hiç çalışmaz ve ilgilenmezdi, sadece iş olsun diye koleje gidiyordu. Kolejle ilgilenmemesine rağmen yine de birinci sınıfı birincilikle bitirdi. Fatih Koleji’nde: Cuma günleri sınıftaki arkadaşlarını bir araya toplar, hep beraber Cuma namazına getirirdi. Küçük Ahmet artık büyümüştü. Fatih Koleji’nin ikinci sınıfına başlamıştı ki, zaten istemeyerek gittiği okulunu bırakmaya karar verdi. Konuyu önce annesine, arkasından da babasına açtı. Her ikisinden de destek görmedi. Fakat o bir defa kafasına koymuştu , okulu bırakacaktı ve düşündüğünü de yapmakta geçikmedi. Okulunu bıraktı. O Kur’an ilmini öğrenecekti, büyük bir İslam Alimi olacaktı. Tek ideali buydu, bunun için gücünün yettiği kadar çalışacaktı. Ailesine kararını bildirdi, ailesi Ahmet’in kararlılığı karşısında, aldığı karara evet demekten başka bir yol göremediler. Bundan sonra Ahmet bütün yoğunluğu ile İsmailağa Kur’an Kursu’ndan ders almaya başladı. Ona gündüzler yetmiyor, gecelerde çok kısa geliyordu. Uykuyu yok denecek kadar kısa uyuyordu. Bu şekilde birkaç yıl geçti. Bu arada İstanbul’daki ilk vaazını Yavuz Selim Camii’sinde verdi. Cami hınca hınç dolu idi. Cübbeli Ahmet Hoca ilk sohbetinde dinleyenleri mest etmiş, gelecekte büyük kalabalıklara hitap edeceğini , yüz binlerin gönlünde sempati alanı oluşturacağının sinyallerini veriyordu. Cübbeli Ahmet Hoca bir yandan ilim tahsilini sürdürüyor, bir yandan vaazlara devam ediyordu. Sohbetler o derece etkili oluyordu ki her geçen gün Cübbeli Ahmet Hoca’nın ünü yayılıyor, değişik vilayetlerden davet alıyordu. O, sohbetlerden çok tahsilini düşündüğü için, bu davetleri geri çeviriyor. Bütün gücüyle ilim tahsiline devam ediyordu. Ders aldığı hocaları ile küçük problemleri oluyordu, Ahmet’in ders temposuna diğer talebe arkadaşları yetişemediğinden, o diğer arkadaşlarını beklemek zorunda kalıyordu. O istiyordu ki, dersleri hiç aralıksız alayım ve bir an önce diğer derse geçeyim. Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu temposuna ne hocaları, ne de talebe arkadaşları ayak uyduramadığından bazen küçük anlaşmazlıklar çıkıyordu. Bir gün Rize’den İsmailağa’ya bir hoca geldi. Bu hoca talebelerin birkaç dersine girdi. Hocanın ders vermesi Ahmet’in çok hoşuna gitmişti. Fakat bu hoca birkaç gün sonra tekrar memleketine geri dönecekti. Hocanın ders verme metodu Ahmet’i çok memnun etmişti. İşte bana ders verecek hoca diyordu. Buradaki dersler Ahmet’e yetişmiyor, o hızlı ve seri ders almayı istiyordu. Bu münasebetle: – Buradaki hocalar bana istediğim dersi vermiyorlar, beraber ders aldığım talebeler bir dersi üç günde alıyorlar, ben onlar için üç gün bekliyorum. Halbuki ben bu dersi iki saatte alıyorum .Ben bu hoca ile Rize’ye gideceğim, demişti. İlim Tahsili için Gurbet Yılları Küçük tartışma ve itirazlar tatlıya bağlanır, bütün hazırlıklar yapılır ve Cübbeli Ahmet Hoca , geçmiş meşayıhtan miras olarak kalan ; okumak için gurbete çıkma geleneğini yerine getirmek için yola çıkar. Bunun , geçmiş büyüklerin şiarı olduğunun bilincinde olup olmadığını bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da, daha iyi ilim tahsili yapacağına inandığı için, ailesinden, barkından ayrılmayı göze aldığıdır. Manevi babam dediği, gönülden bağlı olduğu, küçüklüğünden bu yana manevi Himayesinde olduğu Mahmut Hocası’ndan izin almadan ilim tahsiline gitmesi hiç mümkün mü? O da gönlünün sultanına sorar. Efendi Hazretleri: -“Mesele ilim tahsili olduğu için bir şey diyemiyorum, bizimde rızamız gitmesi yönündedir”. Cübbeli Ahmet Hoca hiç tanımadığı bir ortamda, kendisini gece gündüz ilim tahsiline verir. Buradaki hocası Ahmet’in bu azmi karşısında hayretten hayrete düşer. Gece gündüz demeden çalışmalarını sürdürür, zaman olur takıldığı bir konu için gecenin ilerlemiş saatini düşünmeden hocasına müracaat eder, hocası uykuda ise kaldırır, takıldığı yerin cevabını alırdı. Cübbeli Ahmet Hoca iki yıla yakın bir süre, geceli gündüzlü çalışarak ilim tahsilini sürdürür. Nihayet orda öğrenmesi gereken ilimleri öğrenir ve hocalık icazetini alarak İstanbul’a döner. Hocalık icazetinden sonra da, İstanbul da hafızlığa başlar. Dört ay gibi bir zamanda da hafızlığını tamamlar. Cübbeli Ahmet Hoca, artık hem hoca, hem de hafızdır. Dönüşünde Efendi Hazretleri’nin elini öper, artık şimdi kendisi de hocalık yapacak ve talebe okutacaktır. Efendi Hazretleri onun için der ki: -“ Bu çocuğun ilmi vehbidir. Çok okumakla bu ilim elde edilmez. Ahmet bu ilmin farkında değil”. Efendi Hazretleri Ahmet’e yakın ilgi gösterir, bu ilgi az da olsa bazı kıskançlıklara Sebep olur. Ahmet’in mütevazılığı ve alçak gönüllülüğü bu küçük problemlerin kolayca çözülmesini sağlar. Hocalık ve hafızlıktan sonra , kendisini ilmi araştırmalara verir. Gündüzleri gecelere katarak araştırmalarını genişletir. Sabah namazlarına kadar çalışır. Araştırma ve okuma istediğinden dolayıdır ki, çok geniş bir kütüphaneye sahip olur. Aynı yıl yani, 1983 yılında 17 yaşında hacca gider. Ahmet hacca gidip geldikten sonra, İsmailağa’da bazı hocalardan dersler almaya devam etmekle kalmadı aynı zamanda, “Tillo’da yetişmiş bazı büyük alimlerden dersler aldı. Ahmet Hoca hem kendisi alıyordu, bir taraftan da kendisi talebe yetiştiriyordu. Ahmet Hoca bütün yaşamını ilim tahsiline ayırmıştır. Babası Yusuf Ünlü’nün işleri çok iyi durumdadır. Devrin en çok kazanan sanayicileri arasında bulunmaktadır. Babasını ekonomik dururmunun bu derece iyi olması Ahmet Hoca’yı hiç ama hiç etkilememektedir. Bu konuda zaman zaman eleştirilere uğrar: “Babanın durumu son derece iyidir. Sen ise kendini kurslara kapatmış ilim öğrenip, ilim öğretmekle meşgul olmaktasın”. Cübbeli Ahmet Hoca bu eleştirilere çoğu kez kulak tıkar, çok ısrar edenlere de “Biz yolumuzu bulmuşuz: Bizim yolumuz Allah ve Resulünün yoludur, dünya işleriyle bir alakamız yoktur”. Cübbeli Ahmet Hoca’nın ilim tahsilini tamamlamasına rağmen araştırmaları devam etmektedir. İslami ilimleri en detayına varıncaya kadar öğrenmek ve öğretmek amacındadır. Bu noktada Mahmut Efendi Hazretleri’nin; “ Cübbeli gibi ibare okuyan bir hoca görülmedi” sözü onun üstün zeka ve ilim öğrenmedeki gayretini açıklamak için yeterlidir. Cübbeli Ahmet Hoca’nın bu insan üstü gayret ve başarısı, bazı küçük kıskançlıkla da sebebiyet vermektedir. Bazen bu kıskançlıkların dozunun arttığı olmuştur. Bu durumlarda Efendi Hazretleri olaya müdahale eder ve işi yatıştırırdı. Cübbeli Ahmet Hoca bu arada eş dost arasındaki küçük küçük vaazlar etmeye başlamış, bu vaazları dinleyenler arasında çok beğenilir olmuştu. Bugün yaşı br hayli ilerlemiş olmasına rağmen kendisini ziyaret ettiğimiz Hüseyin Efendi’den(Hüseyin Hekimoğlu) Cübbeli Hoca’nın sohbetlerini ilk dinleyenlerden olduğu için bilgi aldık. “Bundan on beş veya yirmi yıl önceydi, vakit namazını kılmak için Fatih’te girdiğim bir Cami de namazdan sonra çocuk denecek yaşta bir hoca kürsüye çıkarak vaaz etmeye başladı. Dikkatimi çekti, dinelemeye başladım… Bu sohbet sıradan bir sohbet değildi, bu çocukta enteresan bir durum vardı, sohbeti beni çok etkilemişti. Sohbetin bitiminde kendisini tebrik ederek Rabbimin nazardan koruması için dua ettim. Bir daha ne zaman sohbet edeceğini sordum… O gün bu gündür Hoca Efendi’nin sohbetlerini dinlerim… Allah ondan razı olsun, biz ondan çok şeyler öğrendik ve istifade ettik”. Cübbeli Ahmet hoca’nın ara sıra bazı muhitlerde sohbetlerde bulunması, onun şöhretinin artmasına sebep oldu. Bir defa onu dinleyen bir daha dinlemek istiyordu. Böylece her geçen gün çevresindeki sempati alanı gelişti. Çevresindeki halka genişledikçe, hergeçen gün değişik semt ve illerden davet alamaya başladı. Artık Cübbeli Ahmet Hoca hem ilim tahsili yapıyor, hem de talebelerine ders veriyor, hem de akşamları değişik bölgelerdeki davetlere icabet ederek sohbetler yapıyordu. Cübbeli Ahmet Hoca’nın yaşının küçüklüğüne rağmen sohbetlerinde üzerinde durduğu; “Allah ve Resulünün rızasını kazanmak, onların gittiği yoldan giderek, insanlığı ebedi saadete ulaştırmak. Toplumun baş belası olan içki, kumar ve fuhşiyata karşı insanları uyarmak. Vatan ve millet sevgisini insanlara aşılamak…Toplumun ahlak yapısını bozacak, insanları rahatsız edecek hareketlerden uzak durulması, inanların birbirinin kardeşi olduğu, beşeri ilişkilerde bu kardeşlik duyguları ile birbirlerine karşı hareket etmeleri gerektiği… Gibi konulardır. Ömrünü insanların dünyevi ve uhrevi mutluluğuna adayan bir gönül dostu olmuştur. Yaşantısı bu yoğun tempoyla devam ede dursun, bir yandan askerlik çağı yaklaşmaktadır. Her Türk genci gibi Vatan vazifesini sabırsızlıkla beklemekte, Bu kutsal vazifeyi bir an önce yapmak istemektedir. Askerlik hazırlıkları yapılmaya başlandığı sıralarda, bir gün bir sohbette baş dönmesi yaşar. Aynı günün gecesinde eve geldiğinde baygınlık geçirir. Doktora gidilir : Doktor yorgunluktan olduğu yönünde teşhis koyar. Fakat aradan geçen günlerde rahatsızlığı devam eder ve her geçen gün biraz daha artar. Çok daha detaylı bir sağlık kontrolünden geçmesi gerekmektedir. Tam teşekküllü bir sağlık merkezinde yapılan kontrollerde, sonuç hiç de iyi değildir. Hoca Efendi’ye teşhis koyulur. “ İleri seviye şeker”. Ahmet Hoca şeker hastasıdır, şeker 450 ve üzerine çıkmaktadır. Bu durum karşısında tedaviye ve tedbirlere baş vurulur. Ahmet Hoca’nın bütün yaşantısı alt üst olmuştur. Ahmet Hoca hastalığına rağmen programının aksatma taraftarı değildir. Yakınlarının ısrarlarına rağmen yoğun temposuna devam eder. Bu arada askere de gitmek istemekte fakat doktorları bu şekilde askerlik yapamayacağını söylemektedirler. Bu arada muayene için gittiği askerlik şubesi, onu askeri hastaneye gönderir. Askeri hastanede yapılan muayenesinden sonra heyet şu sonuca varır: “Ahmet Mahmut Ünlü bu haliyle askerlik yapamaz”. Bu sonuç Ahmet Hoca’yı son derece üzmüştür fakat, elden pek bir şey gelmez. Cübbeli Ahmet Hoca Efendi’nin sohbetleri tüm ülke sathına yayılmaya başlamıştır. Her gün değişik bölgelerden davetler gelmekte, Hoca Efendi bu davetlere mümkün mertebe cevap vermeye çalışmakta, bir çoğuna da zaman darlığından yetişemeyerek geri çevirmektedir. Cübbeli Ahmet Hoca’nın sempati alanının genişlemesi ve ilginin artması beraberinde bazı sorunları, talepleri de beraberinde getirir. Bu geniş Kitlenin oluşturduğu ilgi alanına değişik ihtiyaç sahipleri de girmeye başlamıştır. Bunlar fakir, geçim darlığı çekenlerden tutun, okumak için memleketini terk ederek İstanbul’a gelen öğrencilere yardıma kadar… Öğrencilere bursdan, hayır kurumlarının yardım talebine kadar bir çok istekle karşı karşıya kalmaktadır. Bu yoğun ilgi ve talep Ahmet Hoca’yı arayışa iter. Nihayet yakın çevresiyle Yaptığı istişareler sonucunda merkezi Fatih İlçesinde olmak üzere bir vakıf kurulmasına Karar verilir. Bu karardan kısa bir süre sonra ”Fatih Hak Ve Hizmet Vakfı” kurulur. 1990 yılların başında kurulan ve faaliyete geçen vakıf kısa zamanda tüzüğüne uygun çok büyük hizmetler yapar. Binlerce ihtiyaç sahibi vakfın imkanlarından faydalanır. Vakıf ilmi faaliyetlerde de bulunur, değişik ülkelerden gelen ilim adamlarını alırlar, onların ülkemizde bulunduğu sürelerdeki ihtiyaçlarını karşılar. Ahmet Hoca vakfı tüm insanlığın hizmetine sunmak, her ne ihtiyacı olan olursa olsun, bu kapıya gelenin boş geri çevrilmemesi prensibi ile hareket eder. Hatta vakfın imkanlarının kafi gelmediği zamanlarda, Babasının imkanlarının vakıf için seferber ettirdiği birçoklarınca bilinen bir gerçektir. Ahmet Hoca vakfın idare heyetine derki; “Bu kapıya gelen boş geri çevrilemeyecektir.” Fikir Yapısı Bütün vaaz’u nasihat ve sohbetlerinde; Ehli Sünnet çizgisinin dışına çıkmamış, Dindeki hurafe ve bidatlarla mücadele etmeyi kendine şiar etmiş bir İslam Alimidir. Bu noktadaki tavrı yüzünden zaman zaman kimliği belirsiz illegal güç odaklar tarafından tehdit edildiği de olmuştur. Bu konuda yakın çevresi Hoca’yı uyarır, biraz daha temkinli hareket etmesini ister. O bu uyarılara ; “ Hasbunallahi veni’mel vekil” demektedir. Ülkemizin milli birlik ve bütünlüğünü ehemmiyetle gözeten, bu konuda görev yapan Müslüman vatan evlatlarına dualarını hiçbir zaman eksik etmediği gibi, bütün sevenleri de bu yönde yönlendirmektedir. Şiddetin her türlüsüne karşı olmuş, bu konuda çevresine uyarılarda bulunmuş, özellikle provokosyonlara karşı sempatizanlarını uyarmıştır. Bunun en son örneği de tutuklanması esnasında yaşanmıştır. Yakın çevresinde bulunanlara, altını çizerek söylediği: “Hiçbir yanlış harekete müsaade etmeyin, sevenlerimizi kışkırtmak isteyenler olabilir, onlara söyleyin her hangi bir kışkırtma ve provakoya gelmesinler”. Başına gelen bu musibet ve iftiralar için de söylediği sözler onun ne derece yüksek makam sahibi olduğunu göstermektedir: “Vela için bela, zehep için lehep gibidir, Kişi dinindeki sağlamlığına göre imtihan olunur. Dinin de sıkı olana büyük bela, zayıf olana ise küçük musibetler gelir”. İşte Alimin teslimiyeti böyle olur. Dünya İşleri Ve mal varlığı Cübbeli Ahmet Hoca’nın ömrü boyunca dünya işleri ile hiç alakası olmamıştır. Hayatı boyunca hiçbir dünyevi ticaretin içinde veya yanında olmamış. 1997 yılına kadar babasının kazancı ile geçimini sağlayan Ahmet Hoca, 1997 yılın da babasının işlerinin bozulması ve iflas etmesi neticesinde bir ara çok sıkıntılı günler geçirdi. 1997 den sonra bizzat kendisinin kaleme aldığı risalelerin geliri ile geçimini sağlamaktadır. Basında yazıldığı üzere ; bir semtte lüks daireleri, bir başka yerde ticarethanesi, bir başka yerde vesaire tamamı uydurma ve yalandır. Sohbetlerinden dolayı birçok defa adli takibata uğrar, bu adli takibatlar neticesinde ya beraat eder veya takipsizlik kararı alır. Bunca yıldır yaptığı sohbetler neticesinde defalarca adli takibata uğramasına rağmen hiçbirinden hüküm giymemiştir. Emniyet birimlerinin her davetine icabet etmiş, gerek emniyeti gerekse adli makamları aldatma, yanıltma veya oyalama yoluna hiçbir zaman teşebbüs etmemiştir

CEMAATİN OLUŞUMU 18/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in İSMAİLAĞA CEMAATİ.
Tags: , , ,
add a comment

304smaila287a4eu2ÜSTADIMIZ ŞEYH MAHMUD USTAOSMANOĞLU HOCAEFENDİ (K.S)1931yılında Of’da dünyaya geldiler. ilk tahsilini babası Ali Efendiyle yaptı. Hafızlığını Of’ta ikmâl etti. Bir müddet Kayseri’de Arapça okudu.Tahsilini eniştesi Hacı Dursun Efendi de tamamlayarak ondan icazet aldı.

Uzun süre çocuğu olmayan Fatma Hanım, çocuğu olması için Allah’ a yalvarıyordu. Bir gece rüyasında, ayın koynuna indiğini ve bütün dünyayı aydınlattığını gördüler. Bu rüyanın üzerinden uzun zaman geçmeden Efendi Hazretleri dünyaya teşrif ettiler.

Efendi Hazretleri (K.S.), çocukluğunda yakalandığı bir hastalık sebebiyle doktora götürülüyor. Doktor, Ben, bu çocukta acaib bir hal görüyorum. Bu çocuk, ya yaşamayacak veya yaşarsa çok büyük bir kimse olacak diyor. Askerliğin ilk aşamasında Bandırmaya gidiyorlar. Birliğine teslim olmadan önce gittiği bir camide Kur’ân okurlarken, Ali Haydar Efendinin müridlerinden Hacı Emrullah Efendinin dikkatini çekiyorlar. Namazdan sonra tanışıyorlar…

İSMAİLAĞA CEMAATİ

Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi’nin üstadı olan Ali Haydar Efendi’nin ömrünün son on yılında en fazla düşündüğü mesele, İsmet Efendi Tekkesi’nin geleceği olduğu sevenleri tarafından dillendiriliyor. Yine Ali Haydar Efendi, derin düşüncelere daldığı bir gün rüyasında şeyhi Ali Rıza Bezzaz Efendi’yi görmüştü. Rivayetlere göre, Ali Rıza Bezzaz Efendi, kendisine o ana kadar hiç görmediği ve tanımadığı bir genci göstererek “Bu bizimdir! Bunu teslim al!” dedi. O genç, Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi’den başkası değildi. Ali Haydar Efendi bunun üzerine hasta olmasına rağmen Bandırma’ya gitti ve Ali Rıza Bezzaz Efendi’nin kabrini ziyaret etti. Cuma namazını Haydar Çavuş Camii’nde kıldı. Bu cami, İsmet Efendi Tekkesi’nin geleceğinin de şekillendiği mekan oldu. Çünkü aynı dönemde Bandırma’da askerlik yapan Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi de cuma namazı için camideydi. Çıkarken Ali Haydar Efendi’yi gören Mahmud Hocaefendi, buluşmalarını şöyle anlatıyor: “Cuma namazını kıldım, camiden çıkarken sağ tarafta Ali Haydar Efendi’yi gördüm. Bana padişah gibi heybetli göründü. İmama kim olduğunu sordum, Ali Haydar Efendi dedi. Onunla görüşmek istediğimi söyleyince İmam “Yarın Eskici Abdullah Efendi’nin evinde olacak oraya gel” dedi. Sabah Abdullah Efendi’nin evine gittim, kendileri oradaydı. İlk görüşmemiz o zaman gerçekleşti.”

AYRILMAK İSTEMEDİM’

Bu görüşmeden birkaç ay sonra bölükte dağıtım yapıldı ve Ustaosmanoğlu, İstanbul Selimiye Kışlası’na sevk edildi. Çeşitli birliklerde görev yaptıktan sonra 1954 yılında Davutpaşa kışlasında askerlik vazifesine devam ederken, İstanbul’da kaldığı süre zarfında çarşı izinlerini İsmet Efendi Tekkesi’nde Ali Haydar Efendi’nin yanında geçirdi. Askerlikten sonra Of’a dönen Mahmud Hocaefendi, üst üste yazdığı mektuplarında kendisine “Dost bahşişi Yusufum!” diye hitap eden Ali Haydar Efendi tarafından İstanbul’a davet edildi. Yeniden İstanbul’a gelen Hocaefendi, 1954’te Ali Haydar Efendi’nin isteği üzerine İsmet Efendi Tekkesi ile aynı sokaktaki İsmailağa Camii’nde imam-hatip olarak vazifeye başladı. Ali Haydar Efendi 1960 yılında ahirete irtihal edince ilim ve irşad bayrağını Mahmud Hocaefendi taşımaya başladı.

BATIN VE ZAHİRİ BİLİYOR

Ustaosmanoğlu Hocaefendi’nin hayatını bilmek, İsmailağa’nın bugününü anlamak için de bir anahtar anlamında. 1929’da Of’ta dünyaya gelen Hocaefendi, Zehra Hanım’la evlendi ve Ahmed Abdullah, Fatıma isimli üç çocuk sahibi oldu. Babası Ali Efendi’nin nezaretinde, annesi Fatıma Hanım’ın hocalığında küçük yaşlarda hafız oldu. Tahsil hayatında Mehmed Rüştü Aşıkkutlu, Çalekli Dursun Efendi ve Ali Haydar Efendi üstadları çok etkili oldu. Of ve Kayseri’de ilim adamlarından Arapça ve Farsça öğrenen Mahmud Efendi, Of’a döndükten sonra Osmanlı medreselerinde takip edilen sarf, nahv, usul-u fıkıh, usul-u hadis, tefsir, kelam, mantık, siyer gibi kitapları okudu. Aşıkkutlu’nun yanında Kur’anı Kerim kıraatı, Ali Haydar Efendi’den de tasavvuf dersleri aldı.

Vaaz ve derslerinde ne anlatıyor?

Mahmud Hocaefendi gerek İstanbul Sultan Selim Camii’nde gerekse de Anadolu’daki muhtelif meclislerde yaptığı sohbetleri ise şöyle gerçekleştiriyor: Sohbet meclisinde hazır bulunan bir Hocaefendi Kur’an-ı Kerim’den bir aşır okuyor. Mahmud Efendi de okunan ayetleri tefsir ediyor ve ardından İmam Rabbani’nin “Mektubat”ından her hangi bir mektubu okutarak onu tercüme ediyor ve açıklamasını yapıyor. Risale-i Kudsiyye’den okunan bir dörtlüğün açıklamasını yaparak sohbeti noktalıyor. Vaazlarının kayda alınmasına sıcak bakmayan Mahmud Hocaefendi, uzun yıllar vaazlarında mikrofon kullanmadı. Önde olmaktan rahatsızlık duyduğunu ise bir çok kez tavır ve sözleriyle belli etti. Mürşidin insanların içinde kaybolan kişi olması gerektiğini ifade eden Hocaefendi, her zaman söyleneni daha öne çıkarırken söyleyenin ise geride kalmasını tercih etti.

Çocuklara bile saygılı

Hocaefendi, irşat faaliyetlerine ilk olarak Of’un Yaranoz-Kavakpınar köyünde başladı. Dursun Efendi’de okurken söz konusu köyde imamlık yaptı. İmamlığı esnasında çok sayıda talebe yetiştirdi. Yaşı 15-16’larda olmasına rağmen yaşantısıyla köylü üzerinde derin tesirler bıraktı. Kavakpınar sakinleri köylerinde imamlık yapan Mahmud Efendi ile alakalı şunları söylüyor: “O, köyümüze geldiğinde henüz çok gençti. Fakat hareketleriyle olgun bir insandan daha kamil görünürdü. Yürüdüğü sokakta oyun oynayan çocuklar kendisini gördüklerinde oyunlarını bozmasınlar diye yolunu değiştirmesi, imamlıktan dolayı ücret almaması gibi hareketleri ile kısa zamanda gönüllerde taht kurdu.”

SUFİLİK FITRATINDA VAR

Mahmud Hocaefendi, çocuk sayılacak yaşlardan itibaren kamil bir rehber arayışına girmişti. O yıllarda içinde bulunduğu ruh halini anlattığı çeşitli eserlerde şöyle diyor: “Çocukken geceleri başımı yastığa koyduğumda kendi kendime şöyle seslenirdim: Dünyanın bir ucunda kamil-mükemmel bir mürşid olsa yalın ayak, aç ve susuz olsam hemen yola koyulur o mürşidi bulurum.” Mahmud Hocaefendi, bu arayışların neticesinde ilk olarak Of’ta Mapsinolu Ahmed Efendi olarak bilinen yörenin meşhur Nakşibendi büyüğüne bağlandı. Askerde Ali Haydar Efendi ile tanışınca ona intisap etti. Mahmud Hocaefendi, askerden sonra üstadının irfan meclislerine daha fazla katılma imkanı buldu. İlerleyen yıllarda ise yanı başından hiç ayrılmadı. Bu birliktelikle alakalı Ali Haydar Efendi’nin küçük oğlu şunları söylüyor: “Babam, Mahmud Hocaefendi ile kuşluk vaktinden sonra baş başa kalır, uzun uzun sohbetler yapardı. Babam derdi ki: ‘Oğlum! Görüyorsun ki bende olan her şeyi ona aktarıyorum. Fakat onu müşahede altında tutabilmem için bunu tedricen yapıyorum. Zira manevi aleme ait malumatın birden kazanılmasına hiçbir akıl tahammül edemez.” Ali Haydar Efendi, tasavvuf literatürüne ait zengin birikimini Mahmud Hocaefendi’ye aktardı. Ona Mesnevi, Mektubat-ı Rabbani, Reşahat, Risale-i Kudsiyye gibi sufi eserlerin tasavvuf disiplini içerisinde ne anlam ifade ettiklerini de öğretti.
Literatür içerisinde Mektubat’ın yerini belirlerken şöyle derdi: “Evladım Mahmud! Mektubat o kadar büyük bir kitaptır ki, Reşahat ona ancak elif-ba olabilir.”

Sufi geleneği devam ettirdi

Ali Haydar Efendi vefatından kısa bir süre önce Ustaosmanoğlu’nu huzuruna alıp emaneti kendisine bıraktığını ifade ederken, bağlılarına hitaben yaptığı “Mahmud’un elinden tutan benim elimden tutmuş olur” şeklindeki konuşma da İsmet Efendi Tekkesi’nin sürdürdüğü ilim ve irşad geleneğinin yeni temsilcisinin Mahmud Hocaefendi olacağını haber veriyordu. İlk buluşmalarında başlayan muhabbetin hep artarak devam ettiğini anlatan Mahmud Hocaefendi, Ali Haydar Efendi ile görüşünceye kadar “soru sorarlar” endişesiyle tasavvuf büyükleriyle görüşmekten imtina ettiğini, fakat Ali Haydar Efendi’nin kendisini etkilemesi nedeniyle huzurundan hiç ayrılmak istemediğini kaydediyor. Hocaefendi, devraldığı sufi geleneğe sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bahauddin Nakşibend ve diğer Nakşi büyüklerinin silsile halinde süre gelen tavsiyelerini olduğu gibi yerine getirdi.

İsmailağa’da 24 saat huzur

İsmailağa’yı hedef alan saldırılar, cemati üzse de, “Allah için birbirini seven” insanların Çarşamba’da meydana getirdiği huzuru hâlâ sokakta ve camide görmek mümkün. Çarşamba’da seher vaktinde dua ile başlayan hayat, sabah namazıyla güne açılıyor. Güneşin doğuşu seccadenin üzerinde seyrediliyor. Bu sürede belli dualardan oluşan tesbihat yapıldıktan sonra “işrak namazı” kılınıyor. Namazın ardından dağılan cemaat “kuşluk vakti” camiyi yeniden hareketlendiri-yor. Sarıklar sarılıyor ve “kuşluk namazı” kılınıyor ancak cemaat, nafile namazlarını daha çok ev ya da işyerlerinde kılmayı tercih ediyor. Öğle ve ikindi namazlarını cemaatle eda etmek isteyen çevre sakinleri yine camiyi dolduruyor. Farz na-mazların edasından sonra işlerine dağılan cemaat, akşam namazı için tekrar saf tutuluyor. Akşam namazının sünnetinden sonra kılınması güzel kabul edilen 6 rekatlık “evvabin namazını” kılanların sayısının diğer camilere göre oldukça fazla olması gözlerden kaçmıyor. Akşamdan sonra cemaatin bir kısmının camide kalıp, bir köşeye çekildiğine şahit olunuyor. Bu; insanların kendileriyle baş başa kaldığı, günün muhasebesini yaptıkları özel anlardan biri.

RAMAZAN AYI HİÇ BİTMİYOR

Nafile oruç tutulması tavsiye edilen Perşembe ve Pazartesi günleri akşam namazından sonra bu muhasebeye katılanların sayısında azalma göze çarpıyor. Birçoğumuzun yalnızca Ramazan ayında yaşadığı ya da şahit olduğu iftara misafir davet etme geleneğine, İsmailağa’da her Pazartesi ve Perşembe günleri sıkça rastlanıyor. Yatsı namazı vakti yaklaştıkça evlerde abdest ile başlayan hazırlıklar, biraz sonra sokaklara yeniden hareket getiriyor. Cemaatin gözleri ve sözleri, İsmailağa Camii’nde “huşu” ve “huzur”un en çok bu vakitte yaşandığını hissettiriyor. Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi’nin yatsı namazı sonrasında ayakta kalmayı tavsiye etmemesi nedeniyle, cemaat camiden ayrılıp, evlerinde istirahata çekiliyor. Hocaefendi, Sohbetler kitabında bu tavsiyesinin gerekçesini şöyle izah ediyor: “Ashab-ı Kiram’dan (R.A) bazıları yatsı namazını kılıp evlerine giderken sokakta dış elbiselerini çözmeye başlarlardı. Neden böyle yaparlardı? Çünkü gece “teheccüt namazına” kalkabilmeleri için hemen yatmaları gerekirdi.”

NAFİLELER İHMAL EDİLMİYOR

Hocaefendi, öğrencilerine teheccüt yani gece namazı sonrası sabah namazına kadar seccadenin üzerinde beklenilmesini tavsiye ediyor. Sünnetten beslenen nafile namazlar konusundaki hassasiyet, esasında sadece İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil. 1927 yılında Konya’dan Of’a gönderilen bir asker mektubunda Konya camile-rine dair şöyle bir kayıt bulunduğu biliniyor: “Kuşluk vaktinde bütün camiler nafile namaz kılmak isteyen insanlar tarafından tıklım tıklım dolduruluyor.” Nafile na-mazlara gösterilen hassasiyet yalnızca İsmailağa Camii ve cemaatine özgü değil. Konya gibi İstanbul ve Anadolu’daki bir çok camide de nafile namaz vakitlerinde hareketlilik yaşanıyor. İsmailağa’da namaz vaktinde her şey duruyor ve bütün kapılar camiye açılıyor. Manzara adeta Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in şu dizesini açıklıyor: “Dünyaya kapalı Allah’a açık.”

Hızır Hoca’nın gül sevgisi

1998 yılında 55 yaşında iken görev yaptığı Çukurbostan Camii’nde şehit edilen Hızır Ali Muradoğlu da, İsmailağa’da yaşanan huzura adeta aynalık ediyordu. İstanbul’da üniversitede okurken Arapça dersi almak istediği Kocamustafa Paşa’daki Gül Camii’nin imamı Nuri Efendi vasıtasıyla Mahmud Hocaefendi ile tanışan Hızır Ali Hoca, daha sonra damadı olduğu Hocaefendi’nin peşini bir daha bırakmadı. Tüm vaktini İsmailağa’da geçiren ve kısa sürede ilim ve irfan yolunda olgunlaşan Muradoğlu, Hocaefendi’nin bulunmadığı zamanlarda onun yerine sohbet görevini yerine getirdi. Eğitim, ilim ve irfan çalışmaları yoğun bir şekilde devam ederken hanımı ağır bir rahatsızlığa yakalandı. Ömrünün sonuna kadar devam eden bu rahatsızlık hali süresince, evin bütün hizmetlerini de Hızır Hoca yerine getirdi. Muradoğlu, 1991 yılından itibaren görev yaptığı Çarşamba Çukurbostan Camii’ndeki imamlığı esnasındaki sempatik, güler yüzlü, şakacı ve etkileyici üslubuyla kısa zamanda çevresindekilerin hayranlığını kazandı. Hızır Ali Muradoğlu, üslubu ve anlattıklarıyla cemaatin hızla artmasına da sebep oldu.

GÜLÜN ÖNÜNDE EĞİLMELİ

Muradoğlu, cami bahçesini kendi diktiği güllerle süslemiş ve her gün bakımını da ihmal etmemişti. Bir gün yeğenlerinden birisi güllerden birini eliyle tutup kendine çekerek koklamak isteyince “Dur gül öyle koklanmaz” diyerek gülü iki avucunun içine alıp eğilerek koklamış, Peyfamber Efendimiz’i simgeleyen güle bile edeble yaklaşmıştı. Şaka ve latifeyi İslam’ın sevilmesi ve öğrenilmesi için ustalıkla kullanan Hızır Efendi etrafındakileri söz ve hareketleri ile sık sık güldürürdü.

Niteliğinin göstergesi: Ömer Nasuhi Bilmen

İsmailağa’nın sadece bir cemaat olmasının ötesinde sahip olduğu ilim ve irfan derinliğini anlamak için yakın tarihin önemli bilim adamlarından Ömer Nasuhi Bilmen önemli bir gösterge. Mahmud Hocaefendi’nin üstadı olan Ali Haydar Efendi’nin bir ara katipliğini yapan eski Diyanet İşleri Başkanı Bilmen 1950’lerden önce İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin talebi üzerine 8 ciltlik “Hukuk-u İslâmiyye ve Islahat-ı Fıkhiyye Kâmûsu” hazırlamıştı. Ordinaryüs Prof. Sıddık Sami Onar ile Hukuk Fakültesi’nin Dekanı Prof. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bu kamusa birer önsöz yazmıştı. Sıddık Sami Onar önsözünde “Bu eser, gelecekte kanun hazırlayacaklar için fevkalade mühim bir kaynaktır” derken, Prof. Velidedeoğlu ise “Böyle bir hukukçu bugüne kadar gelmedi” ifadesini kullanmıştı.

Ortak eğitim için ağ oluşturulacak

Bildiride sıralanan diğer başlıklar ise şöyle: Ortak eğitim politikası için Türkiye’nin öncülüğünde ve desteğinde bir ağ ve bilgi bankası oluşturulmalı, Kültürel mirasın envanteri çıkartılmalı. Gençler için ortak mücadele yolları aranmalı. Bildirgede ayrıca Avrasya Tahkim Divanı Örgütü kurulması, Türk Dünyası Belediyeler Birliği’nin daha aktif hale getirilmesi, Türk devlet ve toplulukları tarafından belirlenecek bilim adamlarınca oluşturulmuş bir komisyonun isimlendireceği bilim ödülü ihdas edilmesi ülkeler arasında kültür sanat faaliyetlerinin geliştirilmesi ve karşılıklı kültürel değişim programlarının hayata geçirilmesi alınan kararların hayata geçirilmesi için kurumsal takip mekanizması kurulmasına karar verildiği de ifade edildi.

Yahya Kemal’in penceresinden İsmailağa

Çarşamba sokaklarında bir namaz vakti, seller gibi İsmailağa’ya akan insanlar arasına karışıp camide saf olduysanız, ruhunuz sizi sürekli zorlayacak ve “hadi bir daha, bir daha İsmailağa’da namaz kılalım” diyecektir. Siz unutsanız bile ruhunuz bu şehrayini unutamayacaktır. Yıllar sonra olsa bile ayaklarınız sizi alıp eski İstanbul camilerindeki bu muhteşem manzaranın bir parçası olmaya götürecektir. Bugün zamanın camiden ve gelenekten kopardığı hatta karşıt bir düşünceyle yetiştirdiği nesillerin ızdırabına çaresiz bir halde tanıklık ederken Yahya Kemal’in şu hatırasını düşünür bir anlık da olsa yüreğime su serperim: “… Bugünkü babalar, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçük elleriyle açtılar gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların Bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbir’leri dinlediler dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.” “… Medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocuğunun en güzel rüyasını göremiyorlar.”
“… Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın mahalle içindeki sakit yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu… İçim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Müslüman kardeşlerim, bütün cemaatın arasında yalnız benim vucudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissedi-yordum.” “… Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayama-yacaklar.” Bu günün aydını belki babalarının kollarında gittikleri camilerde ak sarıklarıyla saf tutan müminlerin aralarında bayram namazları kılmış olacak kadar yaşlı değillerdir. Fakat bir çoğunun babası Fatih’te, Süleymaniye’de ak sarıklı İstanbullular arasında namaz kılmış, onlarla aynı mahalleri hatta evleri paylaşmışlardır. Belki de bir çoğunun dedesi sünnet diye sarık sarmıştır. Çok değil 80 yıl öncesinin İstanbul manza-ralarını hatırlayabilenler ya da babalarının, ak sakallı dedelerinin kollarında camilere gidişini tasavvur edebilenler İsmailağa’yı anlamakta güçlük çekmeyeceklerdir. İşte o zaman görecekler ki İsmailağa; Cumhuriyet döneminin en büyük fakihi Ömer Nasuhi Bilmen gibi bir alimin bir ara katipliğini yaptığı dersiam (Ordinaryüs Profesör) Ali Haydar Efendi ile milletin köklerine bağlı bir irfan ocağıdır. Mahmut Efendi kökleri Osmanlı’ya oradan da saadet asrına uzanan bu ilim-irfan yolunun son temsilcisidir.

İsmailağa’yı anlamak için tasavvuf bilinmeli

İsmailağa Camii cemaatindeki sevgi birlikteliğini doğru anlayabilmek için tasavvufun inceliklerinin de bilinmesi gerekiyor. Cemaat, yıllardır güzel ahlakı ve iyiliği tavsiye eden hocaefendilerine karşı büyük sevgi besliyor.İsmailağa Cemaati, kendilerine özgü yaşam biçimleri, İslam’ı yaşama konusundaki gösterdikleri titizlik nedeniyle zaman zaman gündemin ilk sırasına oturdu. İstanbul’un orta yerinde, devam eden cemaat hayatı, herkese açık tutulmasına rağmen, adeta devletin bile giremediği bir getto gibi tanıtıldı. Çevresinde oluşan sevgi halkasıyla dikkatleri çeken Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi ise merkezine konulmaya çalışıldığı tartışmalara, cemaatine yönelik kışkırtıcı tutumlara karşı sufi tavrını hep muhafaza etti. Binlerce seveni olmasına rağmen hiçbir zaman kimseye karşı kin ve nefret tohumu ekilmesine izin vermedi… Bu yazı dizisi, işte bu sufi tavrın arka planına ışık tutuyor. İsmailağa Cemaati’nin bağlı olduğu Halidiye kolunu dünü, bugünü ve toplumdaki yansımaları ile incelerken, Mahmut Usta- osmanoğlu’nun hayatına, tavavvuf anlayışına, eğitime yaptığı hizmetlere, kamuoyundaki yerine mercek tutuyor.
Tasavvuf, bugün insanları Allah Teala’ya yaklaştıran, ruhu İslâmi değerlerle donatan bir yol olarak tanımlanıyor. Tarikatlar ise bu yolda tarihi süreç içerisinde oluşan irfan ocakları olarak karşımıza çıkıyor. Tarikat, insanları İslam’la tanıştırmasının yanında, İslam’a göre nasıl yaşanılabileceğinin de yolunu gösteriyor. Osmanlı Devleti’nin güçlü bir toplum yapısına sahip oluşu doğrudan tarikatların varlığıyla ilişkilendirilirken yaklaşık 250 yıldır Anadolu ve çevresinde etkin olan ve Nakşibendiyye-Halidiyye kolu ise ümmet anlayışı ile özellikle Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği dönemde millet-devlet dayanışmasının çimentosu olarak vazife görmüş olmasıyla dikkat çekiyor. Halidiyye kolu, kurucusu Ziyauddin Halid bin Hüseyin El-Bağdadi’nin (1779-1827) çabalarıyla tekke ve medrese arasındaki ayrılığı kaldırması nedeniyle “ilmiye sınıfının tarikatı” sıfatı da alıyor. Abdullah Mekki vasıtasıyla Bağdadi’ye dayanan, günümüzde İsmailağa’daki İsmet Efendi Tekkesi ise Halidiliğin kolları içerisinde geleneksel yapıyı koruması nedeniyle ön plana çıkıyor.

NAKŞİBENDİLİK, OSMANLI VE ANADOLU’NUN RENGİ

İsmailağa’ya gelmeden önce Nakşibendilik ve Halidiyye’nin doğuşuna bakmak gerekiyor. 14. asır ortalarında Buharalı Muhammed Bahauddin Nakşibend tarafından kurulan ve öğrencileri tarafından yayılan Nakşibendilik Tarikatı, özellikle İmam-ı Rabbani’nin etkisiyle önce Batı’ya doğru uzanan geniş bir coğrafyada etkili oldu. Nakşibendiliğin Osmanlı topraklarında yayılması ise Halid el-Bağdadi kanalıyla oldu. Halid el-Bağdadi ümmet bilincini aşıladığı yüzlerce halife ve müritleri ile Osmanlı topraklarında emperyalizme karşı hilafetin müdafaasını yaptı. Bağdadi’nin talebeleri kurdukları medreselerde ümmet bilincini aşılarken, özellikle ehl-i sünnet itikadının temel kitaplarını okuttu. Yaşadığı dönemdeki alimlerden büyük saygı gören Bağdadi’nin müritleri arasında İbn Abidin, Ruhu’l-Meani isimli tefsirin sahibi Mahmud el-Alusi, II. Mahmud’un Şeyhulislamı Mekkizade Mustafa Asım Efendi gibi devrin önemli alimleri de yer aldı. El-Bağdadi Nakşibendilik içerisinde İmam-ı Rabbani’den sonra en etkin olan ikinci adam oldu. Halidiyye kolunu temsil eden mürşitlerin ulema sınıfından gelmesi ise tarikatın İstanbul ulemasınca kabul görmesini sağlarken Nakşibendilik ilim ve devlet a damları nezdinde ciddi bir saygınlığa ulaştı.

Şeyh Şamil de Nakşibendiydi

Nakşibendilik, El Bağdadi’nin yaşadığı Süleymaniye, Bağdat, Şam bölgelerinin yanı sıra Kuzey Kafkasya’da da önemli derecede etkili oldu. Bağdadi’nin önde gelen halifelerinden İsmail Şirvani’nin devamındaki Şeyh Şamil’le Kuzey Kafkasya’daki en etkin tarikat haline geldi. Halidiye kolu, Bağdadi’nin Mekke’ye gönderdiği halifelerinden Abdullah Mekki (Erzincani) vasıtasıyla İslam coğrafyasının ücra köşelerine kadar ulaştı. Onun müritleri arasında Türkler, Kırım ve Kazan Tatarları’nın yanı sıra Güneydoğu Asyalı Müslümanlar da vardı. Mekki’nin Anadolu’daki başlıca halifeleri ise “Terzi Baba” olarak bilinen Muhammed Vehbi Efendi, Mustafa Hüdavendi ve Yanyalı Mustafa İsmet Efendi’ydi. Halidi şeyhler Anadolu’da İslâmi değerlerin korunması noktasında hizmet verirken özellikle İstanbul, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde İslâmi ilimlerin tedrisatı Halidi Şeyhler eliyle yürü- tüldü. Halidi Tekkeleri’nde İslâmi ilimleri okuyan birçok kişi Cumhuriyet dönemi dini hayatında müftü, vaiz ve imam olarak vazife aldı.

Patrikhane’ye komşu İsmet Efendi Tekkesi

Halidiyye’nin İstanbul ve Anadolu’da etkin olmasında Abdullah Mekki’nin yanında 20 yıl kalan Yanyalı Mustafa İsmet Efendi’nin rolü büyük oldu. İsmet Efendi, Mekki’den icazet aldıktan sonra Edirne’de irşat vazifesi ile görevlendirildi. Abdulmecid Han’ın saygınlığını kazanan İsmet Efendi, belli bir süre sonra İstanbul’a davet edildi. 1853 yılında Fatih-Çarşamba’da, İstanbul’daki en eski Halidi tekkesini inşa etti. Daha sonra İsmet Efendi Tekkesi adıyla anılan tekke, kısa zamanda büyük saygınlık kazandı. Abdulmecid Han, ve II. Abdulhamid Han belli aralıklarla İsmet Efendiyi ziyaret ederdi. İstanbul’un en gözde irfan merkezleri arasında yer alan tekke, İsmet Efendi’den sonra sırasıyla Halil Nurullah, Ali Rıza Bezzaz ve Ahıskalı Ali Haydar Efendi ile irşat faaliyetlerine devam etti. Halil Nurullah Efendi, irşat hizmetlerini bizzat Tekke’de yürütürken, Ali Rıza Bezzaz Efendi ikamet ettiği şehir Bandırma’da kalmayı tercih etti.

MİLLET İRADESİNİ TEMSİL EDİYOR

Halidi Şeyhler, ülke müdafaası adına önemli hizmetler yaptı. Batılı devletlerin siyasi dayatmalarının had safhada olduğu ve azınlıkların kabul edilemez taleplerde bulunduğu bir sırada Sultan Abdulmecid’in davetiyle İstanbul’a gelen İsmet Efendi’nin, tekkesini Fener-Rum Patrikhanesi’nin üst kısmında yer alan Çarşamba semtinde inşa etmesi bu sadakatin bir göstergesidir. Osmanlı Devleti üzerinde nüfuzunu artırmanın gayreti içerisinde olan kiliseye, tekkesini Çarşamba’da inşa eden bu Halidi Şeyhin verdiği mesaj açıktır: “Batılı devletleri arkanıza alarak yürüttüğünüz faaliyetlere siyaseten zayıflayan devletimiz engel olamasa da millet iradesi size geçit vermeyecektir.”

Ali Haydar Efendi Tekkeyi işgalden kurtardı!

İsmet Efendi’den sonra tekkede en etkin olan isim ise Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi’nin hocası Ahıskalı Ali Haydar Efendi oldu. Alim ve sufi kimlikleriyle öne çıkan Ali Haydar Efendi, hem Osmanlı Devleti hem de Cumhuriyet döneminde İsmet Efendi Tekkesi’nin şeyhlik makamında bulundu. Fatih Dersiamlarından olan Ali Haydar Efendi Osmanlı Devleti’nde, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu başkanlığı görevine muadil bir vazife olan “Te’lif-i Mesail Heyeti” reisliği de yaptı. Yüksek derecede bir ilme sahip olan Ali Haydar Efendi’nin diğer Halidi şeyhler gibi Sultan II. Abdulhamid’den yana tavır alması ve İttihatçıların Şeyhulislamlık teklifini geri çevirmesi 5 yıl süre ile tekkesinin işgal edilmesine yol açtı Ali Haydar Efendi’nin müritlerinden Hafız Halil Sami Efendi’nin tekkenin hikayesini yazdığı bir mektup üzerine Padişah’ın devreye girmesiyle 13 Kasım 1919 tarihinde yayınlanan tezkere ile tekke Ali Haydar Efendi’ye iade edildi. Ali Haydar Efendi de tekke ve zaviyeler kapatılıncaya kadar İsmet Efendi Tekkesi’nde irşat faaliyetlerine devam etti. Söz konusu kapatma kanunu çıkınca da tekkeye bir minare ekleyerek hizmetlerini camide devam ettirdi.

Nakşibendilik, siyasette ve sanatta etkin oldu

Halidiye kolu, Türk siyasi hayatında da etkin oldu. Bir çok siyasi parti, Halidiyeyi temsil eden isimlerin çocuk ya da torunlarını TBMM’ye taşıdı. Şeyh Salahaddin’in oğulları Kamran İnan, Abidin İnan, Şeyh Ali es-Sebti’in torunu Ali Rıza Septioğlu gibi isimler çeşitli dönemlerde TBMM’de görev yaptı. Halidiyenin fikir ve sanat hayatında da etkisi vardı. Hareket Dergisi ve ekolünün kurucusu Nureddin Topçu, Gümüşhanevi Tekkesi şeyhlerinden Abdulaziz Bekkine’nin Necip Fazıl Kısakürek de silsilesi Halid el-Bağdadi’ye ulaşan Abdulhakim Arvasi’nin müritlerindendi.

Öğrencisi için eşinin bileziğini alıp bozdurdu

İsmailağa’da imkansızlıklara rağmen yüzlerce öğrenci yetiştiren Mahmud Hocaefendi, bir defasında ev kirasını ödeyemediği için ek işte çalışacağını ve derse devam edemeyeceğini söyleyen bir öğrencisi için eşinin bileziklerini bozdurdu. Askerlikten sonra İstanbul’a yerleşen Mahmud Hocaefendi’nin sade bir talebe olarak sürdürdüğü İstanbul yaşamı Ali Haydar Efendi’nin “İsmailağa Camii’ne imam olacaksın” emri ile yeni bir boyut kazanmıştı. Üstadının vefatının ardından eğitim ve hizmet bayrağını devralan Mahmud Ustaosmanoğlu, Halidiye kolunun süre geldiği İsmet Efendi Tekkesi’ne gitme yerine hocasının görevlendirdiği camide kalıp eğitim hizmetlerini oradan yürütmeyi uygun gördü. İsmailağa Camii’ndeki sohbetleri, vaazları ve dersleriyle binlerce kişinin ilimle aydınlanmasına vesile oldu. Süleymaniye Dersiamlarından Dursun Efendi ile Fatih Dersiamlarından Ali Haydar Efendi’nin ders usullerini günün şartlarını dikkate alarak yeniden programlayan Mahmud Hocaefendi, bu hizmetini 1960’tan 2000 yılına kadar devam ettirdi. Emaneti devraldığı büyüklerinin okuttuğu kitapları terk etmeyi, onlara karşı vefasızlık kabul ettiğinden kitap bitirmeye dayalı klasik eğitim sisteminden ödün vermedi.

BİLEZİKLERİ BOZDURDU

Hocaefendi olumsuz şartlar altında sürdürdüğü eğitim faaliyetleri esnasında talebelerinin özel sorunlarıyla ilgilenmekten de geri durmadı. Hocaefendinin bu yanıyla ilgili 1962 yılında ders halkasına katılan Konyalı bir öğrencisi şunları anlatıyor: “Fatih’te müezzindim. Sabah namazından sonra İsmailağa’ya gider öğleye kadar Hocaefendi’den ders okurdum. Öğleden sonrada müzakere ve mutâlaa ile ilgilenirdim. O gün itibariyle 5 tane çocuğum vardı. İkamet ettiğim evin kirasını ödemekte zorlanıyordum. Ek işte çalışmaya karar verdim. Bunun için ders okumayı bırakmam gerekiyordu. Bir gün dersten sonra Hocaefendi’ye durumu arz ettim. Hocaefendi, beklememi söyledi. Evine gitti, hanımının bileziklerinden 3 tane alıp geldi. “Al, bunlar sana hediyemizdir. Bozdur kiranı öde. Lakin dersten geri kalma” dedi.

ANADOLU’YU İHMAL ETMEDİ

Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi, her yıl bir defa, bazı öğrencilerini yanına alarak Anadolu gezisine çıkıyordu. 1997’ye kadar devam eden bu geziler, İstanbul’dan başlıyor, Trabzon üzerinden Erzurum’a, oradan İç Anadolu’daki vilayetlere kadar uzanıyordu. Gittiği yerlerde camilerde vaaz veriyor ve insanları okumaya, Kur’an’ı, Sünnet’le birlikte yaşamaya ve milletimizi var eden değerlere bağlı kalmaya çağırıyordu. Sabah namazından gece geç saatlere kadar insanlarla birlikte oluyor, onlara sohbet ediyordu. Bu yüzden geziyi maksadı ile isimlendirmişti: “Allah’ın rızasına uygun yaşama daveti”. Hocaefendi’nin böyle tanımladığı kitleleri eğitme faaliyetinin mekan ve muhatap olarak sınırı yoktu. Bu yüzden O, gerek İstanbul’da gerekse Anadolu’daki şehirlerde dolaşırken karşılaştığı kişilere İslam’a dair ayak üstü sohbetler yapıyordu. Hocaefendi bütün bir milletin eğitimi olarak kabul ettiği “Allah’ın rızasına uygun yaşama” faaliyetlerini, en az klasik eğitim kadar önemli görüyor.

O’NUN BÖLÜĞÜNDE HİÇ VUKUAT OLMAMIŞTI

Vaazlarında sık sık vatan müdafaasından bahseden Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi, gençleri askerliğin manasını idrak etmeye çağırdı. Bir hutbesinde şunları söylemişti: “Askere gidenler illa Allah rızası için gitsinler. Giderken de şöyle niyet etsinler: ‘Ben askere nice canları, namusları korumak için, vatanımı, İslam’ı müdafaa etmek için gidiyorum.” Askerde iken Hocaefendi’nin tavır ve konuşmalarının bölükteki erler üzerinde tesirler bıraktığı yine asker arkadaşları tarafından şu örnekle anlatılıyor: “Onun bölüğünde hiç vukuat olmaz. Bölük yüzbaşısı, merak ettiği bu durumu bir gün Başçavuş’la paylaştığında, Başçavuş şunları söylemişti: “Komutanım! Bölükte Mahmud isminde bir er var. Sivil hayatında hoca imiş. Müsaade ettim, akşamları askerle sohbet ediyor. Bölük ondan çok etkilendi. Vukuat olmamasında onun etkisi büyüktür.” Yüzbaşı Mahmud Hocaefendi’nin ne konuştuğunu merak edip, bir akşam sohbet ederken kapı arkasından onu dinlemiş, sonra başçavuşa dönüp “Bu hoca askerliği bizden iyi bili-yor” demişti. Hocaefendi’nin askerliğe olan sevgisi ise üstadı Ali Haydar Efendi’den kaynaklanıyordu. Osmanlı Devleti’nin müdafaasında fiili olarak görev alan Ali Haydar Efendi, uzun süre görev yaptığı Çanakkale cephesinde askerin moralmen diri kalmasında etkili olmuştu.

Hocaefendi’nin Dostluk Halkası

Sohbetlerinde tarikattan ziyade İslam’a, Kur’an’ı Kerim’de emredilen helaller ve haramlara vurgu yapan Mahmud Hocaefendi’nin Sultan Selim Camii’ndeki vaazlarını içeren “Sohbetler” kitabı da onun bu yönünü örneklerle ortaya koyuyor. Mahmud Efendi’nin bu tarz bir üslup benimsemesi, farklı cemaatlere mensup insanlar nezdinde de saygınlığını artırıyor. Mehmed Zahid Kotku’dan Salih Efendi’ye, Dursun Efendi’den Aşıkkutlu’ya, Muzaffer Ozak’tan meşhur vaiz Timurtaş Uçar’a kadar birçok ilim, fikir ve irşad adamının cenaze namazını Mahmud Hocaefendi’nin kıldırması, bu sevgi ve saygının göstergesi olarak kabul ediliyor. Mahmud Hocaefendi, sohbet ve derslerinde ümmet bilincine sürekli vurgu yapıyor. Muhataplarına daha çok İslam’ın ameli boyutunu anlatırken, cemaatler arası dayanışmaya önem veriyor. Nitekim gençlik yıllarında farklı cemaatlerin büyükleriyle çok defa görüşmeler yaptığı yakınları tarafından anlatılıyor. Yakınları, Mehmed Zahid Koktu ve Sami Efendi’nin O’nun belli periyotlarla ziyaret ettiği şahısların başında geldiğini kaydediyor.

DÜNYA TANIYOR

Mahmud Hocaefendi’yi en az Türkiye kadar İslam dünyası da tanıyor. Çağımızın meşhur müfessirlerinden “Safvetu’t- Tefasir” adlı tefsirin sahibi olan Muhammed Ali es-Sabuni başta olmak üzere İslam coğrafyasından çok sayıda müfessir, muhaddis ve fakih seveni olduğu biliniyor. İsmailağa Camii Said Ramazan el-Buti, merhum Muhammed Bin Alevi gibi muasır alimlerin İstanbul’da ilk uğrak yeriydi.

Milletine hizmete devam ediyor

Ülkemizin ve İslam Dünyası’nın, Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren maruz kaldığı tehditlerle, bugün de karşı karşıya olduğu bir dönemde Halidiliğin tabiî dokularını olduğu gibi koruyan ve kamuoyunda da saygınlığı ile dikkat çeken Mahmud Hocaefendi, ümmet-millet bilincinin oluşturulması noktasında önemli roller ifa etti ve bugün de etmeye devam ediyor.

Evinden camiye elektrik çektirdi

Hayatının ilk yıllarından itibaren kul hakkını ihlal etmeme noktasında son derece titiz davranan Hocaefendi’nin bu yanıyla ilgili olarak talebeleri, şunları anlatıyor: “Hocaefendi, devlet malını şahsı adına kullanmamaya aşırı özen gösterir. Sağlığı bozulana kadar her yıl Ramazan ayının son on gününde itikafa girerdi. Ramazan kış aylarına dönünce geceleri cami çok soğuk oldu. Hocaefendi ısınmak için camideki elektriği kullanma yerine evinden camiye kablo çektirdi. Bu noktada bir asker arkadaşı ise şunları naklediyor: “Mahmud Efendi istirahat saatinde öncelikli olarak mescide giderdi. Abdest, namaz derken genellikle yemek ictimalarına yetişemezdi. Geç kaldığı günler ona yemek ayırırdım. Yemeği alınca sorardı, ‘bu bizim bölüğün karavanasından mıdır?’ Hayır deyince başka bölüğün istihkakı bana helal olmaz der, yemeği yemez, aç beklerdi.” EFENDİ HAZRETLERİNDEN KISSALAR BİR SEN ANLADIN!

Efendi Hazretlerimiz İsmailağa’ya ilk imam olduğu zaman kapı kapı dolaşıyor.Çevredeki her evin kapısını tıklayan Efendi Hazretleri,”Ben bu caminin yeni imamıyım, bir sıkıntı ve ihtiyacınız olursa benim kapım her zaman açık.Sizi namaz da camimizde görmek bizi mutlu eder.” diyerek insanları namaza ve camiye çağırıyor.İnsanlarımız güzel muameleye güzel karşılık verirler.İnsanların yapısında da bu vardır. ”Allah razı olsun, ne demek hocam, inşallah hocam” diyorlar insanlar.Herkesin aynı olması, herkesten aynı muameleyi beklemek de yanlış tabii.Hele böyle bir iş yapan her türlü hakarete hazırlıklı olması lazım.
Efendi Hazretlerimizin kapısına tıkladığı bir evden de et ve kemik yığını olarak tabir edilen iman ve akıldan nasibi olmayan dev gibi boylu poslu, iri yarı bir adam çıkıyor.Efendi Hazretleri aynı şeyleri ona da söylüyor.Adam Efendi Hazretlerine şöyle yukardan alaycı bir şekilde bakıyor ve ”Şuna bak, sen bir hiçsin ya!” diyor.Efendi Hazretlerimiz adamın bu terbiyesiz tavrına ”Hiç olduğumu bir sen anladın” diyerek çok manalı bir cevap veriyor.Bu cevaptan sonra adamın surat şeklini görmek isterdik doğrusu…

İMTİHAN

Efendi Hazretleri’nin kayınçosu Muhammed hoca devamlı yanında bulunduğundan çok dikkat etmesi gerekiyor.Çünkü evliya, yanındakileri her zaman imtihan eder.Muhammed Hoca;”Tabakta üzüm var, Efendi Hazretleri bazen bir tane üzüm istiyor.Bende bir tane alıyorum ve getiriyorum.Eğer üç tane veya daha fazla alsam söz dinlememiş olurum” diyor.

ÇİVİ GİBİ DUR

Efendi Hazretleri geçtiğimiz yıllarda yine Çavuşbaşın’da dinlenmede iken hatme hace yapılıyor.Hatme haceden sonra İshak Hoca aşrı şerif okuyor.Aşrı şerif okurken hafif sallanan İshak hoca’yı Efendi Hazretleri’miz omuzundan tutuyor ve ”Bende bir keresinde aşrı şerif okurken Üstadım Ali Haydar Efendi beni omuzumdan tutarak ‘Böyle çivi gibi ol’ buyurdu.Sende öyle ol” buyurmuş.

SÜNNET İLE GELEN HİDAYET

O zamanlar cemaat bu günkü gibi kalabalık değil.Cami kısmı ya doluyor, ya dolmuyor…İslamı bildiği kadar yaşamaya çalışan, siyah fötür şapkası ile ticaret yapan bir iş adamının yolu Fatih Çarşam’dan geçince İsmailağa’ya uğramaya karar veriyor.İsmailağa’ya girer girmez çok tabii olarak kendisini başka bir dünyada buluyor.En ön safa kadar ilerleyip oturuyor.Efendi Hazretleri ise o sırada sohbet ediyor.Efendi Hazretleri bir kitabı, rafa koyması için bu iş adamına vermek istiyor.Adam elini uzatınca Efendi Hazretleri kitabı geri çekiyor.Bu iki üç kere tekrarlanınca yanındakiler adama ”Sağ elini uzat” diyorlar.Sağ elini uzatınca Efendi Hazretleri kitabı veriyor.Efendi Hazretleri bu hareketinin sebebini de kürsüden açıklıyor.Rasulullah Efendimizin sünnetinde; işlerin sağ el ile yapılması, almanın vermenin, yemek yemenin sağ el ile yapılması gerektiğini sol elin taharet eli olduğunu ve bunlara dair hadisi şerifleri anlatıyor.
Bu zat, sohbet bitiminde Mevla’nın kalbine verdiği hidayet nuru ile aydınlanıyor.Kendi anlatımı ile:”Böyle bir edep ve sünnet aşkı daha ne olabilir ki…O gün sohbet çıkışı İsmailağa’nın altında bulunan terziye indim, cübbe ve şalvar aldım.Eve gittiğimde hanım ve çocuklarda beni böyle görünce sen madem böyle giyindin bizde çarşaf giyeriz dediler ve Elhamdülillah giydiler, o günden bu güne böyleyiz işte” diyor.İsmini burada vermeyi uyugn görmediğimiz bu zat şimdi büyük bir hocamızdır ve sohbetleri ile insanları bu yola çağırıyor.

YALAN

Efendi Hazretlerimiz’e sormuşlar:”Efendi Hazretleri siz hiç yalan söylediniz mi?.” Efendi Hazretlerimizin verdiği cevap ”Bana hiç saatin kaç olduğunu soran olmadı!”
Yani şu dikkate bakarmısınız!!!… Aman Ya Rabbi! Ne kadar ince düşünüyor.Saat sorulduğunda verilen cevabın yanlış olmasını bile yalan sayıyor Efendi Hazretlerimiz.Hani birisi saati sorsa ”saat kaç?” diye.Eğer saat ekrep ve yelkovenlı ise saate bakarsın ve pek dikkat etmeden 9 un üzerindeyse 8 dersin.Bu bile yanlış oluyor ve Efendi Hazretlerimiz bunu yalandan kabul ediyorlar….

ABDESTSİZ OLMAMAK

Abdestli bulunmak ve yatmak hakkında bir çok hadisi
şerif vardır.Efendi Hazretlerimiz’de abdestli bulunmaya
çok önem veriyorlar.Odalarında ve uzun yola
çıktıklarında yanlarında bir tuğla bulunduruyorlar.(Belki
ilerde elimizde bu konuda mevcud olan resmini
yayınlarız)
Neden? Abdestleri bozulduğu vakit abdest
mahalline varıncaya kadar
ayaklarının yere abdestsiz basmasından
korkuyorlar.O tuğla ile teyemmüm
alarak
o anlık bu ihtiyaçlarını gidermiş
oluyorlar.
Efendi Hazretlerimiz
hastalandığı zaman uyuyor ve
uyanıyor.Uyuyor ve
uyanıyor.Ancak uyandığı zaman (bizim gibi kıvrılıp daha bir iştahla uyumaya çalışmıyor) abdest almak için sıcak yatağından kalkıyor.Yani uyuyarak bozulan abdestini alıyor ve abdestli uyumuş oluyor.Bu hal yani uyanmak kaç kere olursa olsun, bıkmadan ve usanmadan kalkıyor abdest alıyorlar….

EDEB EN ÜST SEVİYEDE

Efendi Hazretlerimiz üzerinde cami, kabe, medine gibi rasimler olan seccadede namaz kılmıyorlar.Gözlerin seccadedeki şekiller ile meşgul olmasını engellemek için seccadenin sade olmasını hatta mümkünse renksiz ve şekilsiz olanını tercih ediyorlar.
Cemaat ile namaz kılarken namazı uzatmıyorlar.
Pazar sohbetlerinde dikkatinizi çekmiştir veya görmüş olanlarınız vardır.İmam Efendi Rasulullah Efendimiz’in hadisini, Mektubatı vs.. okurken Efendi Hazretlerimiz hasta hali ile bile doğrulmaya çalışıyor, arkasına yaslanmıyor.
Üzüm yerken ağızlarına üç tane almaya gayret ediyorlar.
Yatak sarığını (kalıp takkeye sarılmamış-kısa sarık) çıkartırken sardığı gibi çıkarıyorlar.
Çorapsız namaz kılmamaya özen gösteriyorlar.
Yürürken uzun adım atmıyorlar.
Boş vakitlerinde ki; namaza bir dakika bile kalsa tesbihini çıkartıyor ve zikrediyorlar.
Kadınlara sohbet verirken asla ve asla gözlerini açmıyorlar.
Besmelesiz lokma yemiyorlar.

HATME HACE VE ZİKİR

Efendi Hazretleri hatme hace’ye o kadar önem veriyorlar ki hatme taşlarını (zikir sayısını tutma işine yarayan küçük taşlar) yanından ayırmıyorlar.Hastanede tedavi amacı ile gecelediği bir günün sabahı Efendi Hazretleri hatme taşlarını yastığın altından çıkarıyorlar.Hocalar çok şaşırıyor.Merhum Hasbi hoca’da var.Çaresiz hatme yapılacak.100 adet taşa karşılık 4-5 kişi var.Eller dolu.Efendi Hazretlerinin rahatsızlığının verdiği ağırlık da var.Hocaların anlattığına göre hatme öğlene kadar sürmüş.Ama Efendi Hazretleri ne olursa olsun bırakmıyor….

Kuvvetli bir hafız olan Efendi Hazretlerimiz yine her gün Muhammed Hoca’ya bir cüz Kuran’ı Kerim okuyorlar.

NE KERAMETİNİ GÖRDÜN?

Cemaatimizin görünüşü yolda yürümesi dahi vaaz oluyor.Çünkü cübbe ve takkesi ile islamı hatırlatıyor.(sünneti ve tarikatı, sakallıları korkulu ve kötü göstermeye çalışmalarda).İçimizi kafirlere benzemekten koruduğumuz gibi dışımızıda onlara benzemekten koruyoruz.
Eski zamanların eşkıyalarından biri İsmailağa’ya geliyor.Arkasında adamları olan, kötü işleri olsada doğru sözlü, mert bir insan…Mevla kalbine bir ışık atıyor ve Efendi Hazretleri’nin ihvanları arasına katılıyor.Bağrı açık gezen bu zat yaşam tarzında, içinde ve görünüşünde 180 derecelik bir dönüşüm yaşıyor.Görenler hayret içerisinde taaccub ediyorlar.
Tanıdığı birisi soruyor ”Tamam gittin mürit oldun, birde Mahmud Efendi diyorsun.Peki hiç kerametini gördün mü? Ne karemeti var?” Eskilerin eşkıyası derviş, tebessüm ettiren ve çok mana içeren şu cevabı yapıştırıyor ”Donumu değiştirdi yetmez mi?!”
(Yani dizimi örten bir don giydim) Bu cümle üç kelimeden ibaret olsada çok şey anlatıyor.İslami kıyafeti giymek çok zor bir şeydir.O zamanlar ise gazetelerin ve televizyonların karikatürler ile hicvettikleri, karaladıkları , hakaret ettikleri bir dönem.Bu zamanda böyle şeyler olmasa da yinede islami kıyafet içinde gezmek yürek ister.Her kişinin harcı değildir.Er kişinin harcıdır.

ÖĞRETMENE OLAN SAYGI

Efendi Hazretlerimiz her yıl Of’a birini ziyarete gidiyor.Ve bu ziyaretlerini hiç aksatmıyor.Bir yıl rahatsızlığı veya yoğunluğu sebebiyle gidemiyor.O her yıl ziyaretine gittiği kişi birisi aracılığı ile ”Mahmud bize darıldıda mı gelmiyor?” diye mesaj gönderiyor.Efendi Hazretleri hemen bir talebesini o kişinin gönlünü alması ve sevgilerini iletmesi için gönderiyor.
Efendi Hazretlerine bu kişinin kim olduğu soruluyor.Efendi Hazretleri:”Of’ta iken hocamız bir gün dersimize giremedi.Onun yerine başka birisi bize ders verdi.O dersimize giren hocanın bir yakınıdır.”

İşte ilme verilen önem…Bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum darbı meselini şeyhimizde görüyoruz.Öyle ki sadece bir gün derslerine giren hocanın yakınlarına hürmet gösteriyor, onların ihtiyaçlarını sorup karşılıyor…

NE YAPACAKSIN ONU?

Efendi Hazretleri bir yerden gelirlerken yolda bir adamı görüyorlar.Şöfürüne adamı arabaya almasını istiyorlar.Efendi Hazretleri adama soruyor:”Nereye gidiyorsun?” Efendi Hazretlerimizi tanımayan adam cevapla:”Fatih’te Mahmud Efendi var, onu görmeye gidiyorum” diyor.Efendi Hazretleri: ”Kısa boylu, söylediğni kimse anlamaz, ne yapacaksın onu?” deyince adam galiba başka bir şeyh ve onu kötülüyor zannıyla ”Durdurun arabayı ben ineceğim” diyor.Efendi Hazretleri’miz ve şöförü gülüyorlar..Şöför ”Mahmud Efendi Hazretlerimiz” diyerek tanıştırıyor.Adam ellerine sarılıyor biraz hayret ve biraz şaşkınlık içerisinde…Camiye gitmeden yolda tatlı bir hatıra ile tanımış oluyor Efendi Hazretlerimizi.

VÜCUDU FEDA OLDU

İsmailağa camiine hergün vakit namazlarına gidip gelen Efendi Hazretlerimizin 10 yılı aşkın şöförlüğünü yapmış, sonradan gözlerini kaybeden Osman amca var.Efendi Hazretleri onun için ”O, kalbi ile görüyor” buyurmuş.İşte Osman amca; Efendi Hazretleri ile bir sohbet dönüşünde kaza yaptıklarını, arabanın uçurum gibi bir boşluğa yuvarlandığını, Efendi Hazretlerinin kemiklerinin de kırıldığını anlatıyor.
Efendi Hazretlerimiz hiç boş durmamış, her vakit bir camide sohbet etmişler.

KUL HAKKI

Efendi Hazretleri araba ile mola verdikleri bir yerde arabada olan ayrandan içmek istiyorlar.Ancak bardak yok.Hemen yanlarında olan bir arabadan plastik bardak alıyorlar.Mola bitiyor ve hareket ediyorlar.Yolda ilerlerken Efendi Hazretleri bardakları verip vermediklerini soruyor.Vermedikleri cevabını alınca ”hemen geri dönün” emri veriyor.”Efendi Hazretleri bardaklar plastik bir şey olmaz, onlarında işine yaramaz” dedilerse de Efendi Hazretleri hemen dönülmesini istiyor.Şöför 50 km gittikten sonra geri döndüklerini söylüyor.
Yani gittikleri yerden 50 km uzaklaşmışlar ama önemli değil.Önemli olan kul hakkı almamak.

NASIL ÇÖKMESİN!

Anadolu’ya vaaz etmeye giden kardeşlerimiz Efendi Hazretlerimizn adetidir; gittiği beldede bir Allah dostu varsa ziyaret eder, bizde bu adete uyalım diyerek sorup soruşturuyorlar ”Burada bir şeyh efendi var mı?” diye.Gösteriyorlar ”Şurada talebe okutan mubarek bir zat vardır”
Mubarek zatın yanına gidiyorlar.Mubarek zat kardeşlerimizi görünce ayağa kalkıyor.Çok güzel ve samimi bir şekilde muhabbet ediyorlar.Oralarda tanınan bir zatmış.Talebeleri ve kendine bağlı müridleri varmış.
Muhabbet ederlerken yaşını soruyorlar.Yaşının 80 civarı olsuğunu söylüyor.O arada bir kardeşimiz ”Siz 80 yaşınızda maşallah dümdük ayaktasınız, Efendi Hazretlerimiz ise yetmişine gelmeden çökmüş” demiş.Biraz patavatsızlık etmiş ama söyletene bak!
Zatı muhterem biraz celallenerek ”Nasıl çökmesin, nasıl çökmesin! Biz neyizki, kainatın direkleri onlar, bütün yük onların üzerinde” buyurmuş…
Yani anlıyoruz ki rahatsızlığının sebebi her ne kadar maddi gözükse de (Bazen doktorlar bir teşhis koyamadılar) asıl sebebi manendir.Onlar bu kainatın direkleridir.Tek dertleri ümmettir.

NOT: EHLÜLLAH GÖRÜNÜŞ İTİBARI İLE BİZİM GÖZÜMÜZDE HASTA OLARAK GÖRÜNEBİLİRLER YANLIZ ONLAR KESİNLİKLE HASTA VE ÇÖKMÜŞ DEGİLLERDİR. EFENDİ HAZRETLERİMİZ DİMDİK AYAKTA VE VAZİFESİNİN BAŞINDADIR.!

Allah’ım! Bizi şeyhimize layık mürid eyle, O’nun kıymetini bilenlerden eyle, Sevgimizi kat kat artır, sana kavuşmak için O’nu vesile yaptık kabul eyle, Onu bizden bizi ondan ayırma, onu üzmekten, darıltmaktan muhafaza eyle… Amin!…

CÜBBELİ HOCA – FOTOLAR 16/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ AHMET HOCA.
Tags: , ,
add a comment

cubbeli_hoca_1

MAHMUD EFENDİ – FOTOLAR 14/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ.
Tags: , ,
add a comment

g2dymahmut_ustaosmanoglu