jump to navigation

KADERE İNANMAK İMANIN ŞARTLARINDANDIR! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , ,
add a comment

Fatih Kalender

”KADERE İNANMAK ‘TARTIŞMALI BİR FAZLALIK’ OLMAYIP
AKSİNE ÎMÂN ESASLARINDAN BİRİDİR”

İslamoğlu kader konusunda “iman bilinci” adlı kitabının 17. sayfasında bakın ne diyor:

“Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kita­ba, Peygamberlere inanmak. Bu beş madde bir fazlasıyla Cibril hadisi diye meşhur olan ha­diste de yer alır. Sonraki ilmihallere, imanın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık kadere i­man maddesidir.”

İslamoğlu 1993 tarihinde yazmış olduğu “iman insanın saadeti” adlı kitabında kaderi, farklı mânâlarla yorumlamış, kadere îman ko- nusunda karmaşık ifâdeler kullanmıştır.

Daha sonra yazmış olduğu 2007 târihli “iman bilinci” adlı kitabında ise; kadere îman konusunda, kafasında yerleşmiş olan görüşünü açıkça yukarıda naklettiğimiz ibârelerle ifâde etmiştir.

İslamoğlu, meşhur olan Cibrîl hadîsine dayanarak îmânın beş şartını: “Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara, pey­gam­ber­le­re inanmak” olarak beyân etmiş, ancak dayan­mış olduğu hadîs-i şerîfte geçen “kadere inan­ma” maddesini sıraya katmamış, bilakis onun sonraki ilmihallere tartışmalı faz­lalık olarak girdiğini ifâde ederken kadere îmâna “Bir faz­lalık” demiştir.

İslamoğlu’nun bu ifâdelerinden anlaşıldı­ğına göre; kadere îman, tartışmalı bir fazlalık olduğu için inanılıp inanılmaması îmâna tealluk etmez.
Bizler İslamoğlu gibilerine, Abdullah İbni Ömer (Radyallâhu Anhümâ)nın, Ma‘bed el-Cü­henî hakkında söylemiş olduğu: “Ben onlar­dan berîyim. Onlar da benden berîdirler!” sözünü ithâf ederiz.

İslamoğlu’nun, Buhârî’den mesned ola­rak gösterdiği Cibrîl hadîsi, Müslim’in rivâ­ye­tiyle şu şekildedir:
عَنْ يَحْيَى بْنِ يَعْمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: كَانَ أَوَّلَ مَنْ قَالَ فِي الْقَدَرِ بِالْبَصْرَةِ مَعْبَدٌ الْجُهَنِيُّ. فَانْطَلَقْتُ أَنَا وَحُمَيْدُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ الْحِمْيَرِيُّ حَاجَّيْنِ أَوْ مُعْتَمِرَيْنِ فَقُلْنَا: لَوْ لَقِينَا أَحَدًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَأَلْنَاهُ عَمَّا يَقُولُ هَؤُلَاءِ فِي الْقَدَرِ. فَوُفِّقَ لَنَا عَبْدُ اللّٰهِ بْنُ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ دَاخِلًا الْمَسْجِدَ. فَاكْتَنَفْتُهُ أَنَا وَصَاحِبِي أَحَدُنَا عَنْ يَمِينِهِ وَالْاٰخَرُ عَنْ شِمَالِهِ. فَظَنَنْتُ أَنَّ صَاحِبِي سَيَكِلُ الْكَلَامَ إِلَيَّ. فَقُلْتُ: أَبَا عَبْدِ الرَّحْمٰنِ إِنَّهُ قَدْ ظَهَرَ قِبَلَنَا نَاسٌ يَقْرَءُونَ الْقُرْاٰنَ وَيَتَقَفَّرُونَ الْعِلْمَ وَذَكَرَ مِنْ شَأْنِهِمْ وَأَنَّهُمْ يَزْعُمُونَ أَنْ لَا قَدَرَ. وَأَنَّ الْأَمْرَ أُنُفٌ قَالَ فَإِذَا لَقِيتَ أُولَئِكَ فَأَخْبِرْهُمْ أَنِّي بَرِيءٌ مِنْهُمْ وَأَنَّهُمْ بُرَآءُ مِنِّي وَالَّذِي يَحْلِفُ بِهِ عَبْدُ اللّٰهِ بْنُ عُمَرَ لَوْ أَنَّ لِأَحَدِهِمْ مِثْلَ أُحُدٍ ذَهَبًا فَأَنْفَقَهُ مَا قَبِلَ اللّٰهُ مِنْهُ حَتّٰى يُؤْمِنَ بِالْقَدَرِثُمَّ قَالَ: حَدَّثَنِي أَبِي عُمَرُ بْنُ الْخَطَّابِ قَالَ: بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعَرِ لَا يُرٰى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ وَلَا يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ حَتّٰى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلٰى فَخِذَيْهِ وَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ! أَخْبِرْنِي عَنِ الْإِسْلَامِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «اَلْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ وَتَصُومَ رَمَضَانَ وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنِ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلًا.» قَالَ: صَدَقْتَ! قَالَ: فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ وَيُصَدِّقُهُ قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنِ الْإِيمَانِ قَالَ: «أَنْ تُؤْمِنَ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ…!» قَالَ: صَدَقْتَ.

Yahya ibni Ya‘mer (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Basra’da kader(i inkâr) hakkında ilk ko­nuşan Ma‘bed el-Cühenî olmuştur.
Bir ara ben ve Humeyd ibni Abdir­rah­mân el-Hımyerî Hac veyâ Umre yapmak üzere yola çıktık ve (kendi aramızda):

“Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in as­hâ­bından bir kimseye rastlasak da şunların kader hakkında söylediklerini ona sorsak” de­dik.
Az sonra mescide girmekte olan Abdul­lâh ibni Ömer ibni’l-Hattab (Radıyallâhu Anhü­mâ) ya rast­ladık.
Ben ve arkadaşım, birimiz sağından bi­rimiz solundan olmak üzere hemen etrâfını çe­virdik. Ben arkadaşımın sözü bana havâle ede­ceğini an­layarak:

“Yâ Ebâ Abdirrahmân! Bizim taraflarda bir takım insanlar türedi. Bunlar Kur’ân-ı oku­yor ve ilmi araştırıyorlar” dedim.
(Râvî diyor ki:) “Yahya bu adamların hâl­lerini, kader diye bir şey tanımadıklarını, ya­ratılanların, Allâh’ın hiç bir takdir ve mâlûmatı olmaksızın husûle geldiğini iddia ettiklerini an­lattı.”
Bunun üzerine Abdullâh (Radıyallâhu Anh):

“Artık sen on­larla görüştüğün zaman ken­di­lerine ha­ber ver ki; ben onlar­dan be­rîyim, onlar da benden berîdirler. Ab­dul­lâh ibni Ömer’­in kendisine yemin et­mekte ol­du­ğu Al­lâh’a and olsun ki, onlardan bi­rinin Uhud dağı kadar altını olsa da onu infâk et­se, kadere inanmadıkça Allâh onun infâkını kabul etmez.” dedikten sonra sözlerine şöy­le devâm etti:

Babam Ömer ibnü’l-Hattâb (Radı­yal­lâhu Anh) bana şöyle anlattı: “Bir gün Resûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sel­lem)in yanında bulun­duğumuz esnâda ânîden ya­nımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zât çıkageldi.
Üzerinde yolculuk eseri görül­müyor, biz­den de kendisini kimse tanımıyordu. Pey­gam­ber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yanı­na oturdu ve dizlerini onun diz­lerine dayadı.

Ellerini de uylukları üzeri­ne koy­duktan sonra: “Yâ Muhammed! Bana İslâm’ın ne ol­duğunu haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
“İslâm; Allâh’tan başka ilâh olma­dı­ğına, Muhammed’in de Allâh’ın Rasûlü ol­duğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kıl­man, zekâtı vermen, ra­mazan orucunu tut­man ve yol (külfetleri) cihetine gücün yeterse Beyt’i haccetmendir.” buyurdu. O zat: “Doğru söy­le­din.” deyince biz buna hayret et­tik, çünkü hem soruyor, hem de tasdik edi­yordu.”
Sonra o şahıs: “Bana îmandan haber ver!” dedi. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Al­lâh’a, Allâh’ın meleklerine, kitaplarına, pey­gam­berlerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere; hayrına, şerrine inanmandır” bu­yurdu. O zât yine: “Doğru söyledin.” de­di. (Müslim, Îman:1, no:8, 1/36-37)
Bu hadîs-i şerîfte geçen “Kadere inanma” maddesi, İsla­m­oğ­lunun Buhârî’den naklettiği 4404 numaralı hadîs-i şerîfte mevcut değilse de, Müslim’in 9 ve 11 numaralı hadis-i şerifle­rinde bulunmaktadır.

Zâten kader konusu Kur’ân-ı Kerîm’de sa­râhaten beyân edilmekteyken, bunun bir hadis­de geçip diğerinde geçmemesi neyi değiştirir? Nitekim Allâh-u Te‘âlâ:
﴿ وَكَانَ أَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًا ﴾
“Allâh’ın emri muhakkak yerini bulan bir kader olmuştur” (Ahzâb Sûresi:38) buyurmak­tadır. Diğer bir âyet-i kerîmede de:
﴿ إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ ﴾
“Şüphesiz ki, biz her şeyi bir ka­derle yarattık.” (Kamer Sûresi:49) buyrulmuş­tur.
İbn-i Kesîr Tefsîrinde zikredildiğine göre bu âyet-i kerîme­nin sebebi nüzûlü olarak Ahmed ibn-i Han­bel (Radıyallâhu Anh):
“Müşrikler kader konusunda Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ile çekişmek için gel­dik­le­rinde bu âyet-i kerîme nâzil oldu.” demiştir. (Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned:2/444)
Müs­lim, Tirmizî ve İbni Mâce de bu şekilde nak­let­mişlerdir. Bezzâr’dan nakle göre:
“Bu âyet-i kerîmeler kaderi inkâr edenler hakkında inmiştir.” (Müslim, Kader:4, no:2656, 4/2046; Bezzâr, no:1513, 2/110; İbni Kesîr, et-Tefsîr:13/305)
İbni Ebî Hâtim’in Zürâre (Radıyallâhu Anh)­dan rivâyetine göre Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«نَزَلَتْ فِي أُنَاسٍ مِنْ أُمَّتِي يَكُونُونَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ، يُكَذِّبُونَ بِقَدَرِ اللَّهِ.»
buyurmuş­tur.

“Bu âyetler, üm­me­timin son döneminde zuhûr edip, Allâh’ın kaderini inkâr edecek olan birtakım insanlar hak­kın­da indi.” (İbni E­bî Hâtim, no:18714, 10/3321; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Ke­bîr, no:5316, 5/276; İbni Kesîr, et-Tefsîr:13/305)

İslamoğlu ‘Cibrîl hadîsi’nin Buhârî’deki rivâyetinde kadere îman olmadığından yola çı­kıp, bunun tartışmalı fazlalık olarak ilmihal ki­taplarına geçtiğini savunmuştur. Duyan da Bu­hârî’de olsa kadere inanacağını sanacak! Hâl­buki Buhârî kader hakkında müstakil kitab (bö­lüm) açarak:

﴿ وَكَانَ أَمْرُ اللّٰهِ قَدَرًا مَقْدُورًا ﴾
“Allah’ın emri muhakkak yerini bulan bir kader oldu.” (Ahzâb Sûresi:38)âyeti kerîmesini zikretmiş ve o babta kaderle alâkalı yirmi altı ha­dîs-i şerîf rivâyet etmiştir. (Buhârî, Kader, no:6221-6246, 6/2433-2441)
İslamoğlu, yanıltıcı âdeti üzere, Buhârî’­nin îrâd ettiği Cibrîl hadîsinde kadere îman şartı olmadığını görmüş, ancak Bu­hâ­rî’­nin bu konuya tahsis etmiş olduğu özel bölümü görmezlikten gelmiştir. İslamoğlu kendi fikrini ispat sadedinde tıpkı diğer yazılarında yaptığı gibi işine gelen yeri almış, işine gelmeyen yerleri hiç gör­me­miştir.

İslamoğlu kendi web sitesinde yayımla­dığı videosunda, Emevîler’in, yaptıkları zu­lümlere kılıf olmak üzere siyâsî bir konu olarak kader meselesini çıkardıklarını, sonra da bunun îtikat kitapları­na geçtiğini iddia etmekte ve Ha­sen-i Basrî (Radyallâhu Anh)ın, Abdü’l-Melik bin Mervan’a kader risâlesi olarak yazdığı mektu­bunu buna delil göstermektedir.

Hâlbuki Hasen-i Basrî (Radyallâhu Anh) bu mektubunda kaderi inkâr etmemiş bilakis Al­lâh’ın ilmi ezelîsindeki bilginin kul için bir ce­bir (zorlama) anlamında olmadığını ifâde etmiştir. Hasen-i Basrî (Radıyallâhu Anh)ın mektu­bu dikkatlice okun­du­ğunda Ehl-i Sünnet ile a­ralarında fark olmadığı bilakis Ehl-i Sünneti desteklediğini görmemiz mümkündür.
Zâten Hasen-i Basrî (Radyallâhu Anh) Ehl-i Sünnet’in en büyük imamlarındandır.

Artık herkes Ehl-i Sünnet inancını doğru öğrenip ona sâhip çıkmalı ve İslamoğlu gibi ya­zarların kitaplarını okuyup aldanarak Rasûlül­lâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in:
«لِكُلِّ أُمَّةٍ مَجُوسٌ وَمَجُوسُ هٰذِهِ الْأُمَّةِ الَّذِينَ يَقُولُونَ: لَا قَدَرَ! مَنْ مَاتَ مِنْهُمْ فَلَا تَشْهَدُوا جَنَازَتَهُ وَمَنْ مَرِضَ مِنْهُمْ فَلَا تَعُودُوهُمْ وَهُمْ شِيعَةُ الدَّجَّالِ وَحَقٌّ عَلَى اللّٰهِ أَنْ يُلْحِقَهُمْ بِالدَّجَّالِ.»

“Her ümmetin bir Mecûsîsi vardır, bu üm­metin Mecûsîleri ise: ‘Kader yok!’ diyen­lerdir.

Onlardan her kim ölürse cenâzesinde bulunma­yın, hasta olanları da ziyâret etme­yin, onlar Deccalın şî‘asıdır, onları Deccala ilhâk etmek Allâh üzerine bir haktır!” (Ebû Dâvûd, Sünnet:17, no:­4692, 4691, 2/634) tehdidine uğra­maktan sakınmalı­dır!

İslamoğlu “iman insanın saadeti” adlı kita­bı­nın 162–163. sayfalarında da Cebriyye ve Mu‘tezile gibi sapık fırkaların kader hakkında­ki yanlış görüşlerini doğruymuş gibi göstererek Ehl-i Sünnet mensûbu insanları saptırmaya ça­lışıyor. Onun bu konudaki hezeyanları şöyledir:

“Bir şeyin kaderinin o şeyin “yaratılış amacı”, “gayesi” olduğunu şu ayetten daha güzel hiçbir şey açıklayamaz. “O ki her şeyin gayesini, amacını belirleyip (kaddera) o hedefe yöneltti (heda).” (87/3)
Buna göre insanın ezeli kaderi Allah’a kul olmaktır. İlahlık iddiasında bulunan ya da kulluğunu ihmal eden kaderine karşı gelmiş demektir.
Arının kaderi bal yapmak, dünyanın kaderi dönmek, güneşin kaderi yanmaktır. Bir şeyin amacı doğrultusunda kullanıl­ması o şeyin kaderine rıza, yine bir şeyin amacı dışında kullanılması, o şeyin kaderine isyan­dır.”
Ehl-i Sünnet kelam âlimlerinin kazâ ve kader hakkındaki isâbetli görüşleri mufassal a­kāid kitaplarımızda açık bir şekilde şöyle beyân edilmiştir:
İnsanoğlunun hayır veyâ şer olarak fi­i­li­yâ­ta geçireceği her türlü eylemin Cenâb-ı Hakk Te‘âlâ tarafından vakti ve oluşumunun ayar­lanması “Kader”, o vakit geldiği zaman kul ta­ra­fından bizzat yapılması ise “Kazâ” olarak tâ­rif edilmiştir.

Kazâ ve kader hakkında bunun tam aksini söyleyenler olduğu gibi, her ikisinin eşanlamlı olduğunu söy­le­yen­ler de vardır.
İslamoğlu bu kitabında, Cenab-ı Hakk’ın ezeldeki takdîrini (kaderini), kula yapılan bir cebir (zorlama) olarak görmüş ve bunun sonu­cu olarak kulun yaptığı iyi işleri kader olarak değerlendirmiş, şer fiilleri ise kader dâiresinden çıkararak kula ait bir kötü amel olarak değer­lendirmiştir.
İslamoğlu bu görüşüyle Cebriyye mez­he­binin dâiresine girmeyi kastetmiş olmasa da, kendisini Cebriyye mezhebinden kaçıyor göste­rirken, Şî‘a ve Mu‘te­zile mez­heplerinin görüş­lerine saparak yağ­murdan kaçarken doluya tu­tulmuştur.

Böylece o, Mu‘tezile’nin görüşüne tamâ­men iştirâk etmiş de değildir, zîrâ Mu‘tezile in­sandan sâdır olan işlerin ta­mâ­mını kula nispet etmiş, oysa İslamoğlu hayrı, kader kabul ede­rek Allâh’a, şerri ise kadere muhâlefet sayarak kula nispet etmiştir.

Hâlbuki Ehl-i Sünnet’e göre, hayrın ve şerrin kaderden olması, olacak olan şeylerin, Allâh’ın ilminde sâbit olduğu şekliyle takdir e­dilmesidir.
Dolayısıyla kul kendi irâdesiyle iyi ve kötüyü işlemiş, Allâh ise o işin vukuundan önce onu kimin yapacağını bilmiş ve bilgisine muvâfık olarak takdir etmiştir.
Yâni kullar tarafından yapılacak işlerin Allâh tarafından önceden bilinmiş olması cebir değildir, ancak bir ilimdir! Daha açık bir ifâ­deyle: “Kul hür irâdesiyle bir şeyi yapacağı için Allâh-u Te‘âlâ onun o işi yapacağını bilmiştir, yoksa Allâh-u Te‘âlâ bildiği için kul o işi yap­maya mecbur olmamıştır.
İslamoğlu yukarıdaki ifadelerinde, kaderi âde­tâ rızâ olarak kabul etmiş, insanın kulluk yap­masının kader oldu­ğu­nu, kulluğa muhâlif işler yapmasının da ka­der olmadığını savunmuştur.
Nitekim o bunu kendi ki­ta­bında şu şekilde ifâde etmiştir:

“İnsanın ezelî kaderi Allah’a kul olmaktır. İlahlık iddiasında bulunan ya da kulluğunu ih­mal eden kaderine karşı gelmiş demektir”. (İman İnsanın Saadeti, sh:163)
İslamoğlu’nun bu sözüne göre insanın iyi işler yapması kader iken, kötü işler yapması yâ­ni şakî olması kader değildir. Hâlbuki İslamoğ­lu’nun bu yanlış an­la­yışını gerek yukarıda zik­rettiğimiz Cibrîl ha­dîsi, gerekse Abdullâh İb­n-i Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)ın rivâyet etmiş oldu­ğu; insanın ana rah­min­deki devrelerinden bah­seden hadîs-i şerîf nef­yetmektedir.

Nitekim Abdullâh ibni Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh) şöy­le demiştir: Bize dâimâ doğru söyleyen ve ken­di­si­ne de doğru bildirilen Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
عَنْ عَبْدِاللّٰهِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: حَدَّثَنَا­­ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ الصَّادِقُ الْمَصْدُوقُ: «إِنَّ أَحَدَكُمْ يُجْمَعُ خَلْقُهُ فِي بَطْنِ أُمِّهِ أَرْبَعِينَ يَوْمًا ثُمَّ يَكُونُ عَلَقَةً مِثْلَ ذٰلِكَ ثُمَّ يَكُونُ مُضْغَةً مِثْلَ ذٰلِكَ ثُمَّ يَبْعَثُ اللّٰهُ إِلَيْهِ مَلَكًا بِأَرْبَعِ كَلِمَاتٍ فَيُكْتَبُ عَمَلُهُ وَأَجَلُهُ وَرِزْقُهُ وَشَقِيٌّ أَوْ سَعِيدٌ ثُمَّ يُنْفَخُ فِيهِ الرُّوحُ فَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ حَتّٰى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٌ فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَيَدْخُلُ الْجَنَّةَ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ الْجَنَّةِ حَتّٰى مَا يَكُونُ بَيْنَهُ وَبَيْنَهَا إِلَّا ذِرَاعٌ فَيَسْبِقُ عَلَيْهِ الْكِتَابُ فَيَعْمَلُ بِعَمَلِ أَهْلِ النَّارِ فَيَدْخُلُ النَّارَ!»
“Her birinizin yaratılışı kırk gün anası­nın karnında toplan(ıp bekletilerek başlatıl)ır. O ka­dar bir zaman sonra, katı bir kan pıhtı­sı o­lur. Yine o kadar bir zaman sonra bir çiğ­nem et olur.

Sonra (dördüncü saf­hada) Al­lâh Celle Celâlühû dört kelime ile bir me­lek gönderir, rızkını, ecelini, şakî veyâhut sa‘îd (iyi veyâ kötü) olduğu yazılır ve ruh üf­lenir. Sizlerden biriniz ateş ehlinin ame­liyle amel etmeye de­vâm eder, nihâyet ken­disiyle ce­hennem ara­sında bir zi­râ (kulaç)dan baş­ka mesâfe kal­maz. Bu sırada (meleğin ana kar­nında yazdığı) yazı (kader) o kişinin önüne geçer.

Bu sefer o kimse cennet ehlinin ameliyle amel etmeye devâm eder ve cennete girer. Ve yine bir kimse cennet ehlinin ameliyle a­mel eder, nihayet kendisiyle cennet ara­sın­da bir zirâ (kulaç)dan başka mesâfe kalmaz. Bu sırada yazı onun önüne geçer. Bu defâ da o kimse ateş ehlinin ameliyle amel eder ve ate­şe girer.” (Buhârî, Bedü’l-halk:6, no:3154, 3/1212)
Bu hadîsi Buhârî “Bedü’1-Halk”, “Kader” ve “Tevhîd” bahis­lerinde; Ebû Dâvûd ile Tir­mizî “Kader” bahsinde; İbni Mâce “Ki­tâbü’s-Sünne”de farklı râvilerden tahric et­mişlerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken, Allâh-u Te‘âlâ’nın herhangi bir kul hak­kın­da iyi veyâ kötüyü yazmasının, kul için bir ce­bir (zorlama) olmadığıdır. Zîrâ geride de ifâde ettiğimiz gibi, Allâh-u Te‘âlâ kulunun ne yapacağını ilmi e­zelîsinde bildi ve o bildiğini kader olarak yazdı. Yâni kul, Allâh-u Te‘âlâ yazdı diye iyi veyâ kötü olmadı, bilakis onun iyi veyâ kötü olduğu­nu Allâh-u Te‘âlâ bildi ve o kul da Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisi hakkında bilip yazdığını ya­şadı. Zâten Allâh-u Te‘âlâ’nın yanlış bilmiş olması düşünülemezdi.

İslamoğlu’nun, kulun kendi kaderine mu­hâlif iş yapabileceğini iddia etmesi, Allâh-u Te‘âlâ’nın bilgisinin noksanlığını iltizâm eder (gerek­tirir). Zîrâ Allâh-u Te‘âlâ kulunun iyi iş­ler yapacağını ilmi ezelîsinde bilmişken o ku­lu­n bu kaderine muhâlefet edip kötü işler yapma­sı, Allâh’ın il­minin yanılması olur ki, bu tarz bir düşünce -me‘âzellâh- insanı İslam dâiresin­den çıkarır. Kader hakkındaki bu yorum insafla dü­şü­nül­düğünde, işin nereye gittiği daha iyi an­laşılır, bunu gör­me­mek için kör olmak gerekir.

“Kadere îmânın gerekliliği”, “Hayır ve şerrin kader olduğu” ve “Kişinin, kaderine mu­hâlefet etmesinin mümkün olamayacağı”nı yu­karıda zikrettiğimiz hadîs-i şerîfler ve bu bapta zikrolunan birçok hadîs-i şerîf ispat etmektedir. (Buhârî:6105-6106-6107-6111-6115; Müslim, Bâ­b-u beyâni’l-îman:9-11, Hükmü’l-azl 2601-2602-3096, el-kader4781-4782-4783…bu bapta birçok hadîs-i şerîf mevcuttur, biz bu kadarla iktifâ ettik)

Kaderi ispat sadedinde bunca hadîs-i şerîf varken, İslamoğlu’nun bunları gör­mezden gelip Cibrîl hadîsi diye bahsettiği, Buhârî’­nin 4404 numaralı hadisinde kaderden bahsedilmemesin­den yola çıkarak:
“Kadere inanmak tar­tışmalı bir fazlalık­tır” tâbirini kullanmasını iyi niyetle bağdaştır­mak ger­çekten mümkün değildir. Bunu değil ehl-i il­imden olan birinin, sıradan bir insanın dahi yapacağına akl-ı selim aslâ onay vermez.
İslamoğlu’nun en büyük tahrîbâtı ise, ka­der gibi tartışılamaz olan hakîkatleri, sıradan bir mevzû imiş gibi tartışılır bir hale ge­tir­mesi ve asırlar boyunca gelmiş geçmiş Ehl-i Sünnet âlimlerimizin tümü hakkında kullandığı “Bun­larda anlama problemi var” tâbiriyle, bu zevâ­ta insanların gözüne baka baka hakārette bulun­masıdır.

Rabbim gözümüzdeki perdeleri kaldırıp hakîkati görmeyi ve o hakîkatten zerre kadar ayrılmamayı bizlere nasip eylesin. Âmîn!

Reklamlar

EFENDİMİZ (Sallâllâhu Aleyhi Ve Sellem)İN ALLAH’IN BİLDİRMESİ İLE GAYBDAN VERDİĞİ HABERLER 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , ,
add a comment

Abdullah Hiçdönmez
بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

İslamoğlu kendisine sorulan:

“Efendimizin gelecekle ilgili gaybı, bilgi ile değil de kendine has basîretlerle ya da oku­ma­larla diyerek olayları tahlil edip ge­le­cek­le ilgili sözler söylediğini buyurdunuz.
Efendimizin târih vererek gelecekle ilgili “oku­malar”da bulunmadığını, bu işin O (sav)’ın yöntemine aykırı düştüğünü biliyoruz.
Do­la­yı­sıyla bu sizin görüşünüzü doğrular nitelikte. Ancak Ammar B. Yasir’e “Seni bâği bir güruh katledecek.” buyurmalarında da bu tür bir “o­kuma” söz konusu mudur? Yoksa bu hâdise E­fendimiz’e bildirilmiş midir? Üstelik ge­çi­yo­rum Efendimizi, Hazret-i Ömer’le ilgili Efendimiz’in “O söyletilenlerdendir” buyur­ma­sını nasıl anlayalım?” şeklindeki bir soruya şöyle cevap vermiştir:

“Aziz Talib-i ilim,
Ammar b. Yasir’e Efendimiz’in Mescid’i Nebevi’nin yapımı sırasında çok çalışmaktan dolayı bayıldığı bir sırada söylediği rivayet edilen “Seni baği bir güruh öldürecek” sözünü İmamlar ve sultanlar Kitabıma ben de al­mış­tım.
Bu rivayet senet açısından sahihtir. Bir­çok sahabi bunu bildiği için Ammar’ın katlinin ardından Muaviye’nin saflarını terk edip Hz. Ali’nin saflarına geçiyor. Bu da tarihi bir bilgi. Daha ilginç bir malumat ise, Muaviye’nin kendi aleyhine olan bu hadisi red edememesi. Mu­a­vi­ye reddetmek yerine tevil ederek “Onu Ali öl­dürttü” diyor; “Ali savaşmasaydı, Ammar öl­dü­rülmezdi”. Ne yorum ama…
Bu durumda rivayet çok güçlenmekte. Eğer bu karineler olmasaydı bu rivayetten şüp­he etmemiz için bir çok gerekçemiz vardı. Zira bu tür siyasal rivayetler mezhebi çatışmaların cephanesi olarak kullanılmıştır. Ve bu meyan­da rivayet ırmağına hayli çer çöp atılmıştır.

Sonuçta Allah Rasulü’ne bunun Hz. Cibril tarafından bildirildiğini düşünmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu Cebrail’in Allah’tan aldığı bir vahiy şeklinde değerlendirilemez tabi ki. Dolayısıyla “Öyle olsaydı Kur’an’a girerdi” itirazı da yersizdir. “O söyletilenlerdendi” ifa­desinin bu ko­nuyla hiçbir ilgisini göre­miyorum. Bu tamamen Ö­mer’in basiret ve ferasetine ya­pılmış nebevi bir övgüdür. Bu her çağda bazı keskin görüşlü in­sanlara verilen ilahi bir yete­nektir. Haki­katen etrafımızda da bu ma­nada “söy­le­tilen­/ko­nuş­tu­rulan” insanlar vardır. Hani Hz. Ali de ibn Abbas için diyor ya: “Sanki bir perdenin arkasını görüp konu­şu­yormuş gibi…” Ne hoş bir tavsif…”
(Geniş metin:http://­www­.musta­fais­lamoglu.­com­/haber_detay.php?haber_id=161 (adresinde)
Bu konudaki reddiyemize şöyle başlaya­bi­liriz:

İslamoğlu yine âdeti üzere muğlâk ifâ­de­lerle sorulan soruyu başka mecraya çekip Haz­ret-i Mu‘âviye’ye hakāret boyutuna çıkar­mayı başarmıştır. Dolayısıyla onun bu soruya verdiği ce­vâbı eleştirirken, Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ın gaybden haber vermesinin yanı sıra Hazret-i Mu‘âviye ve Sıffîn vakasına da de­ğinmemiz gerekecektir.

Buradan bizim anla­dı­ğımız, İslamoğlu, Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)ın âtiye (ile­ri­ye) yönelik haberlerini iki kıs­ma ayırıp birin­ci­sinin vahiy kaynaklı haberler olduğunu ve bun­ların hatâya ihtimalli olma­dı­ğını îmâ etmiştir ki buna ehl-i îman olan kim­se­nin bir îtirâzı ola­maz.

Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşerek, bu tür vahiy tarîkiyle bildirilen haberlerin Cib­rîl (Aleyhisselâm) tarafından bil­di­ril­diğini düşünüp, Kur’ân sayılması gerektiğini îmâ ediyor.
Nite­kim o, bunun dışındakileri oku­ma (zan ve tahmin) ola­rak değer­len­dirdiği için şu ifâdeyi kul­lanıyor:

“Sonuçta Allâh Rasûlü’ne bunun Hazret-i Cibrîl tarafından bildirildiğini dü­şünmememiz için hiçbir neden yoktur. Bu Cebrâil’in Al­lâh’tan aldığı bir vahiy şek­lin­de değer­len­diri­le­mez tabî ki. Dolayısıyla öyle olsaydı Kur’ân’a girerdi îtirâzı da yer­siz­dir.”
G
örülüyor ki İslamoğluvahyi sâdece Kur­’ân ola­rak görüp, onun dışındaki pey­gamber ha­berleriniise okumalar olarak değerlendiriyor.
Bu da Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in Kur’ân dışındaki ifâde ve haberlerinde hatâ ih­timâli bulunabilmesini gerektiriyor. Bu ise Pey­gamberin sâdece âtiye dönük haber­le­rinde de­ğil, Kur’ân dışındaki dîne müteallik beyanların­da da hatâ ihtimâli olmasını ge­rektiriyor.

Peki ama Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) âtiye yönelik haberlerinde hiç mi hatâ yap­maz?. Evet, hiç hatâ yapmaz. Çün­kü bu tür ha­berler kendisine kesinlikle va­hiyle bildiril­miş­tir. Şu kadar var ki bunlar vahy-i metlüv (na­mazda tilâvet edilebilir) olarak de­ğer­len­diril­mediğinden Kur’ân olarak görüle­mez.
Efendimiz (Sal­lâl­lâhu Aleyhi ve Sellem)din işle­riyle ilgili mese­le­ler­de kesinlikle önce vahyi bekler, ona göre ha­reket ederdi. Şayet vahiy gelmezse, bâzen kendi ictihadına göre hareket eder, bâzen de Sahâbeyle istişâre ederdi.

Zâten bu durum­da üç ihtimal oluşurdu.
1) Vahiy o ictihâdı daha sonra onaylardı.
2) İctihâdın lehine veyâ aleyhine dâir bir vahiy gelmezdi. Bu da ulemânın ittifâkıyla Allâh-ü Te‘âlâ’dan onay sayılırdı.
3) Yapılan ictihâdın hilâf-ı evlâ olduğuna (en uygun tavır olmadığına) dâir vahiy gelirdi. İbn-ü Ümmi Mektûm kıs­sa­sın­da olduğu gibi.
Peki, neden âtiye dâir meselelerde Pey­gamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in verdiği ha­berler tahmin (okuma) sayılamaz? Çünkü hiçbir peygambe­rin işi tahmincilik yapmak değil­dir. Onların işi ancak Allâh-u Te‘âlâ’dan aldıkları vahyi insanlara bildirmek, vahyin gel­me­diği zamanlarda ise doğru bildiklerini in­san­lara ak- tarmaktır.

Tabî ki ikincisinde beşerî vasıfları öne çıktığı için bâzen umdukları gerçekleş­memiş o­labilir. Nitekim Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sel­le­m)in Medîne’deki hurma ağaç­la­rının aşılan­ma­sına engel olması hâdisesinde bu yaşanmış­tır.
Dikkat edilecek olursa, Rasûlüllâh (Sallâllâ­hu Aleyhi ve Sellem)in vahiy dışı öner­me­leri ya din dışı günlük olaylar hakkında ya da dîne müteal­lik olsa da vah­iy gelmediği için, ictihat etme zorunluluğu doğan hâdiselerde vukû bulmuştur.
Hazret-i Ammâr’ın bâ­ğîler tarafından şe­hit edileceğini bildirmesi de ictihad ihtiyâcı hissedilen şeylerden biri değildir.
Dolayısıyla bu haber olsa olsa vahiyle kendisine bildirilmiş, Oda bu­nu ümmete bil­dir­miş­tir.

Günümüzde Süleyman Ateş ve ben­zer­le­ri­nin Müslümanların kafalarına kuvvetlice yer­leştirmek istedikleri şeylerin başında gelen hu­sus, Kur’ân dışındaki Peygamber haberleri­nin, günün şartlarına göre söylenmiş birtakım oku­malar olduğu savıdır. Anlıyoruz ki İslam­oğlu da bunlarla aynı çizgide yürümektedir.
Tabî bunun sonucu olarak da, tevâtür yo­luyla geldiği için bir sünnetin sübûtunda şüphe olmasa bile, haddizâtında o bir okuma ve tah­min olduğu için devre dışı bırakılabilecek bir şeydir.
İşte bu kafa, kadınların şâhitlikteki nisâbı, recm cezası, kadınların mîrasta erkeğin hissesi­nin yarısını alma meseleleri gibi daha birçok şer‘î hükmü bu mantıkla dışlamışlardır. Rab­bim başta akl-i selim, sonrasında insaf versin.
Bu adamın Hazret-i Mu‘âviye hakkında­ki e­depsizce sözlerine gelecek olursak; tabî ki önce Ehl-i Sünnet ölçüsüyle Sıffîn Vakasına ve Hakem O­layına bir göz at­makta fayda var.
Sıffîn Savaşı, Râşid halîfelerin dör­dün­cü­sü olan Ali (Radıyallâhu Anh) ile onun ha­lîfeliğini kabul etmeyen Şam vâlisi Mu‘âviye ibni Ebî Süfyân (Radıyallâhu Anhümâ) arasında çıkmıştır.
Bu sa­vaş h.37/m.657 yılında, Fırat hav­za­sında bu­lunan Rakka’nın doğusundaki Sıffîn denilen yerde yapıldı ve bu savaşta yetmiş bin Müs­lü­man şehit olmuştur. Savaşın çıkış sebebi, bir konu­daki ictihat (görüş) farklılığına da­ya­nı­yor­du ki, bu konu siyâsî bir konu olduğu için sa­vaşla so­nuçlanmıştır. Yoksa bu ictihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı.
Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti: Os­mân (Radıyallâhu Anh) halîfeyken Me­dîne-i Mü­nevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Osmân (Radıyallâhu Anh)ı ku­şatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veyâ bi­rileri Osmân (Radıyallâhu Anh)ı şehit etti. Bunun ü­zerine Ali (Radıyallâhu Anh) halîfeliğini îlân etti ve Osmân (Radıyallâhu Anh)ın kātilini aramaya baş­la­dı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kātilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hazret-i Mu‘âviye adâlet-i izâ­fi­ye­yi savunup:
“Milletin selâmeti için kulun hu­kuku fedâ edilir” diyerek, o isyancı grubun ta­mâ­mının ce­zâlandırılmasını istemişti. Ali (Radyallâhu Anh) da adâlet-i mahzayı savunarak: “Hak haktır. Fer­din hukûku hiçbir şeye fedâ edilemez” demiş ve o isyancıların içindeki asıl kātil veyâ kātille­rin tespit edilmesi için ça­lış­maları sürdürmüştü. Kātilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İs­lâ­mi­ye­tin zayıflığını isteyen fit­necilerin de körük­le­mesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi.
Aslında gerek Hazret-i Osman’ı şehit e­den gerekse iki taraf arasındaki görüş fark­lı­lı­ğı­nı savaşa dönüştüren, Yahudi İbni Sebe ve yandaşlarıydı
Şöyleki; Hazret-i Ali’nin elçisi Şam­’­day­ken, Müslümanların birleşmesini istemeyen İb­ni Sebe taraftarı fitneciler: “Ali Osman’a zu­lüm etmiş, memleketleri ele geçir­miş, pek çok asker toplayarak bu tarafa hücûm edip, bütün Şam ahâlisini kat­le­de­cek­miş. Ona Mu‘â­viye’­den başka kimse mânî olamaz. Derhal o­nun et­râfında toplanıp müdâfaaya hazır olu­nuz!” di­yerek çeşitli kış­kır­tıcı faâliyetlerde bu­lundular.
Böylece Şam ahâlisini Hazret-i Ali’ye karşı harekete geçirdiler. Şam halkı arasındaki karışıklığı gören Hazret-i Ali’nin elçisi Kû­fe’­ye dönünce olanları Hazret-i Ali’ye anlattı. Hazret-i Ali gönderdiği elçinin bu şekilde geri dönmesi sebebiyle Şam üzerine yürümek ge­rektiği ictihâdında bulundu ve ordu hazırladı. Bu târihî olay iyi tahlil edil­diğinde görülür ki gerek Şî‘a’nın, gerekse Hâ­ri­cîliğin doğması İb­ni Sebe denen Yahudi’nin fitneleri neticesinde olmuştur. Bu arada Cemel Vak‘ası da yaşandı.
Bu olaydan sonra Kûfe’ye yönelen Ali (Ra­dıyallâhu Anh) Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh)a elçi gön­dererek, Sahâbeden Muhâcirlerin ve Ensârın (Radıyallâhü Anhüm) kendisinin halîfeliğini kabul ettiklerini; onun da kabul edip itaatini bildirme­sini istedi. Hazret-i Mu‘âviye kendisine elçi o­larak gelen Cerîr ibni Abdillâh (Radıyallâhu Anh)ı oyalayarak Amr ibni’l-Âs (Radıyallâhu Anh) i­le isti­şârede bulundu ve Haz­ret-i Osman’ın kātilleri derhal cezâ­lan­dı­rıl­ma­dığı takdirde or­dusuyla ü­zerine yürüyeceğini belirtti. Mu‘âvi­ye (Radıyallâ­hu Anh) sek­sen beş bin kişilik bir or­duyla Şam’ dan yola çıktı.
Ali (Radıyallâhu Anh) ise doksan bin kişiden o­luşan ordusuyla Kûfe’den Sıffîn’e doğru hare­kete geçti. Ali (Radyallâhu Anh) Mu‘âviye (Radıyallâ­hu Anh)a elçiler göndererek, onu bu tutumundan vazgeçirmek istedi. Ancak olumlu bir cevap a­lamadı.
İki ordu birlikleri arasında bâzı ufak çar­pışmalar sürerken, hic­re­tin 37. senesi Muhar­rem ayının sonuna kadar anlaşma yapılabilmesi için elçiler gidip geldi. Fakat barış yolunda bir gelişme sağlanamadı.
Safer ayının ilk günü sa­vaş tekrar başladı. Ali (Radyallâhu Anh)ın şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanıl­mak üzereydi ki, Amr ibni’l-Âs (Radıyallâhu Anh), Şam’lı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kal­dırsın” dedi. Bu emri yerine getiren askerler A­li (Radıyallâhu Anh) tarafına: “Aramızda Allâh’ın Kitâb’ı hakem olsun” diye seslendiler.
Amr ibni’l-Âs (Radıyallâhu Anh)ın tedbiri et­kisini göstermiş ve Irak’lı askerler: “Allâh’ın kitabına yapılan çağrıya icâbet ede­lim” demeye başlamışlardı.
Haz­ret-i Ali (Radı­yallâhu Anh) bunun bir sa­vaş hîlesi olduğunu as­kerlerine anlatmaya ça­lıştıysa da başarılı ola­madı. Her iki taraftan bi­rer hakem seçilerek, Kur’ân’a uygun kararın çı­kartılması istendi. Ali (Radıyallâhu Anh)ın tarafında bulu­nan­lar bunu memnûniyetle karşıladılar. Şam’lılar Amr ibni el-Âs (Radıyallâhu Anh)ı, Ali (Radıyallâhu Anh) tarafındaki Iraklılar da Ebû Mû­sâ el-Eş‘arî (Radıyallâhu Anh)ı hakem tâyin ettiler. 37. yılın Safer ayında Düvmetü’l-Cendel’de bir araya gelerek karar verirken esas alınacak pren­sipleri içeren “Tahkimnâme”yi kaleme al­dılar. Bu olaya İslâm tarihinde “Hakem Olayı” denir.

Bu olayda Ehl-i Sünnet’in tavrı, İslamoğlu ve Şî‘a’nın yaptığı gibi her hangi bir tarafın ya­nında olarak diğer tarafı tahkir etmek olmamış, bilakis Ehl-i Sünnet âlimleri bunun bir ictihad ayrılığı olduğunu söylemişlerdir. Her müc­te­hi­din kendi ictihâdına uyması lâzım olduğu için ayrılık kaçınılmaz olmuştur, yoksa dünya hırsı için olmamıştır. Bu durumda isâbet eden Ali (Radıyallâhu Anh) tarafı iki sevap, ictihat hatâsı işleyen Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) tarafı ise bir sevap almıştır.

İmâm-ı Şâfi‘î (Radıyallâhu Anh) bu konuda: “Allâh-u Te‘âlâ ellerimizi o kanlara bulaş­tırmadığı gibi biz de dilimizi karıştırma­yalım.” buyurmuştur.
Bundan an­la­şılıyor ki, onlardan herhangi biri hakkında mutlak mânâda: “Hatâ etti” de­mek bile câiz de­ğilken onlar aleyhinde nasıl konuşuruz. Hele bir de İslamoğlu’nun yaptı­ğı gibi istih­zâ etmek ne büyük bir terbiyesizliktir!
Cenâb-ı Hakk bizzât Kur’ân âye­tiyle on­lar­dan râzı olduğunu beyân et­miştir, nitekim:
﴿ وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْجَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًاذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ﴾
“(İslam dinine girme hususunda) öne ge­çen ilk muhâcirler ve ensar ile onlara güzel­likle tâbî olanlar var ya, işte Allâh onlardan râzı olmuştur, onlar da Allâh’tan râzı ol­muşlardır. Allâh onlara, içinde ebedî kala­cakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazır­lamıştır.
İşte bu pek büyük bir kurtu­luştur.” (Tev­be Sûresi:100) âyet-i kerîmesi bu haki­kati nâtıktır.
Yine böylece:
﴿ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَأَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ أَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللَّهُ الْحُسْنَى ﴾
“(Mekke fethiyle gelen zenginlikten son­ra) içinizden (yardım yapan ve cihad eden­ler­le,) o fetihten önce (İslâm ehli zayıf ve yardı­ma muhtaç durumdayken) infak etmiş olan ve savaşmış bulunan kimseler eşit olmaz!
İşte sana! Onlar, o daha sonra infak et­miş olanlardan ve savaşmış bulunanlardan derece bakımından daha büyüktür(ler)!
Yine de Allâh (derece farklılıklarına rağ­men) hepsine o en güzel sevab (olan cennet mükâfatların)ı söz vermiştir.” (Hadîd Sûresi:10)â­yet-i celîlesi sahâbe-i kirâmın tümünün cennet­lik olduğunuaçıklamıştır.
Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) de tüm sahâbeyi tezkiye etmiş ve İmâm-ı Beyhakî’nin rivâyet ettiği bir hadiste:
«أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ فَبِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمُ اهْتَدَيْتُمْ.»
“Ashâbım (gökteki) yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidâyete ula­şır­sı­nız.” (Beyhakî, el-İ‘tikād, sh:319; İbni Abdil­berr, Câmi‘u beyâ­ni’l‘ılm, no:1760, 2/925) bu­yurmuştur.
İslamoğlu’nun dalga geçtiği Hazret-i Mu­‘âviye’nin kim olduğuna ve Sahâbe arasındaki konumunun beyânına gelince:
Hazret-i Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) Ebû Süfyan (Radıyallâhu Anh) ile Hind (Radıyallâhu Anhâ)ın oğludur. Kendisi Mekke’nin Fethi’nden önce Müslüman olduğunu ve bunu âilesinden gizle­diğini söylemiştir. Mekke’nin fethinden sonra Huneyn Gazvesi’ne katılmış ve ganî­met­ten pay almıştır.
Sahih hadis kitaplarının rivâyetine göre, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Mu‘âvi­ye (Ra­dıyallâhu Anh) hakkında hayır duâ et­miş ve Ömer (Radıyallâhu Anh)dan ri­vâyete göre Mu‘âviye (Radı­yallâhu Anh) için:
«اَللّٰهُمَّ اهْدِ بِهِ.»
“Ey Allâh! Onun sebebiyle (insanları) hidâ­ye­te ulaştır!” (Tirmizî, Menâkıb:48, no:3843, 5/687) buyurmuştur.
Başka bir rivâyette de:
«اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ هَادِيًا مَهْدِيًّا وَاهْدِ بِهِ.»
“Ey Allâh! Onu, hidâyete erdirilmiş bir hidâyetçi kıl ve onun sebebiyle (insanları) hidâ­ye­te ulaştır!” (Tirmizî, Menâkıb:48, no:3842, 5/687)
Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) devri, İslâm fetih­lerinin devâm ettiği bir devirdir. Velhâsıl; Mu‘­âviye (Radıyallâhu Anh) da dâhil olmak üzere hiçbir sahâbî hakkında, yap­tıklarından dolayı itham ve sû-i zan edilemez. Bu, hem Peygamber (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hadisleri ile hem de Ehl-i Sünnet âlimlerinin ittifâkı ile câiz değildir ve böyle yapanlara lânet edil­miştir.
Nitekim Abdullah ibni Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Ra­sûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem):
«عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «لَعَنَ اللّٰهُ مَنْ سَبَّ أَصْحَابِي.»

“Ashâbıma hakaret edene Allâh lânet etsin!” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:13588, 12/434) bu­yurmuştur.
Hazret-i Mu‘âviye İslam’ın yayılmasında çok kıymetli hizmetlerde bulunmuştur.
Sicis­tan, Sûdan, Afganistan, Buhâra, Hindistan’­ın ku­zey kısmı, Tunus onun zamâ­nında fethe­dilmiş, Kıb­rıs Bizanstan kurtarıl­mış, Kudüs geri alınmıştır.
Yi­ne onun döneminde İstanbul kuşatıl­mış, her sene yüklü vergi ödenmesi şartıyla ku­şatma kaldırılmıştır.
Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) Peygamberimiz­’den çok hadîs rivâyet etmiştir ki, Buhârî ve Müs­lim dâhil bütün sahih kaynaklarda onun ri­vâyetleri­ne yer verilmiştir. Aynı zamanda ken­disi Rasû­lüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)­in kâtiple­rindendir.

Mu‘âviye (Radıyallâhu Anh) Hu­neyn gazâsın­da Rasûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in önünde babası ile birlikte kahramanca çarpışmış, Te­bûk gazvesine katılmış, Vedâ Haccında da bu­lunmuştur.
Hazret-i Mu‘âviye ömrünün son gün­le­rinde okuduğu bir hutbede şunları söylemiştir:
“Ey insanlar! Üzerinizde uzun zaman yönetici olarak kaldım ve sizi usandırdım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de benden ay­rılmak ister oldunuz. Fakat size benden da­ha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelen­ler, benden daha iyi idiler! Kim Allâh-u Te‘âlâ’ya kavuşmak ister­se, Allâh-u Te‘âlâ da ona kavuşmak ister. Yâ Rabb! Sana kavuşmak istiyorum, Sana ka­vuşmamı nasîb eyle! Beni mübârek ve mes‘­ûd eyle!”
Artık biz, İslamoğlu gibi dili uzunları ve onu dinlemekte ısrarcı olanları Allâh için uyar­mış bulunduk. Âyetleri tahriften, şer‘î hüküm­leri tağyirden, Ikrime ve Taberî (Radıyallâhu Anhü­mâ) gibi büyüklere iftirâdan ve Rasûlüllâh (Sallâl­lâhu Aleyhi ve Sellem)in ashâbına hakaretten tevbe e­derlerse, Allâh-u Te‘âlâ’nın mağfiretini sı­nır­layacak kimse yoktur, değilse:
O zulmetmiş olan kimseler pek yakında bilecekler!
Nasıl bir dönüş yerine devrilip gidecek­ler!
Vesselam…

CİNSÎ MÜNÂSEBETTE TERS İLİŞKİ 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , , , , ,
add a comment

Fatih Kalender
بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

Şî‘a İmamlarından Humeynî’yi se­ven ve ona sempati du­yan, ancak hakkında faz­la bil­giye sâhip ol­ma­yan birinin, Humey­nî’nin cin­sel birleşimde ters ilişkiye cevaz verdiğini öğ­rendiğinde şaşkınlığa kapılarak, bu konuda sor­duğu soruya, İs­la­moğlu’nun kendi internet si­tesinden verdiği cevâbı aynen aktarıyoruz:

“Aziz mümin,
Bu yaklaşım tam da “İmam Şafii kişinin öz kızıyla zinasının caiz olduğuna fetva veriyor” demek kadar kendini bilmezce, alçakça ve art niyetlidir.
Evet, Şafii, kişinin zinadan olma kızıyla nikâhlanmasına cevaz verir. Bu cevaz bizce de yanlıştır. Fakat Şafii’nin usulünden kaynak­la­nır. Şimdi biri kalkıp “Şafii, kişinin kızıyla ev­lenmesi caizdir diyen bir adamdır” derse ter­bi­yesizlik etmiş olmaz mı? İşte Ayetullah Humey­ni için denilen de tam buna benzer. Bu, Aye­tul­lah Humeyni’nin icat ettiği bir şey değil ki.
Ta İbn Abbas’ın öğrencisi Ikrime “kadın­larınız sizin tarlanızdır, tarlanıza nere­den­/nasıl ister­seniz öyle varınız” ayetini her­hangi bir sınır­la­ma olmadığı şeklinde yorumlamış, Ehl-i Beyt Okulu genellikle bu yorumu benim­semiş, Ehl-i Sünnet okulu ise bu yaklaşıma iti­raz etmiştir.
Şöyle ki: Tarla ürün veren yerdir. Dola­yısıyla tarla denilmeye, rahme açılan ka­dınlık uzvu layıktır ve ayet örtülü olarak onu kas­tet­miştir.
Zira dölyolu ancak “tarla” vasfını al­maya la­yık­tır. Diğer yol için insan ürünü olan ço­cu­ğun doğumunda rol oynamadığı için “tar­la” deni­le­mez.
Dolayısıyla ayette kapalı olarak kas­te­dilen “tenasül organıdır” ve ayetin açılımı da “kadınlarınız sizin nesillerinizin tohumunu ekip o tohumun mahsulü olan çocuklarınızı hasat ettiğiniz tarlanızdır; o tarlaya tenasül yo­lundan olmak şartıyla, hangi pozisyonda, hangi yön­den, hangi usulle varırsanız varın, bu sizin bi­leceğiniz iştir” denilmiştir.”
İslamoğlu cevabının sonunda da:
“Bu, ilmi bir mevzudur. Farklı mezhep­ler­deki Alim ve fa­kihlerin kendi aralarında tartış­tıkları ve ihtilaf ettikleri bir meseleye böylesine basit, sığ ve bu­ram buram mezhep holiganlığı kokan bu çirkin yaklaşım merduttur, edep­siz­likdir, verdi­ğim Şa­fii örneğinde olduğu gibi­dir.” diyerek birkaç cümleyle beraber cevabını bitirmiştir.Yukarıda naklettiğimiz Mustafa İslamoğ­lu’nun cevabı
http://www.mustafaislamoglu.com/388_Cinsel-Iliskide-Arkadan-Yaklasma.html adresinden değiştirme yapılmadan ay­nen alınmıştır. Şimdi bu bâtıl görüşü reddetmek üzere deriz ki:

Bismillâhirrahmânirrahîm
Mustafa İslamoğlu’nun kendi sitesinde ya­yımladığı cevâbı ve bu cevaptaki ifâdelerini redde başlamadan önce şunu ifâde etmek iste­riz; bizim şahısların şahsiyetlerine hakāret etme gibi bir ahlâkımız yoktur. Zâten inancımızın da bu türlü ahlâkı yasakladığı bilinmektedir.
An­cak şahısların sâhip olduğu fikirlerin ve bu düşünce bazındaki söylemlerinin doğru ol­madığını ve ilimsizlik, bir de kime güvenilip tâbi olacağını bilememek sebe­biyle Ehl-i Sün­net mensupları arasında bu yanlış fikirlerin kabul gördüğünü ve kafaların karıştığını müşâ­hede ettiğimizde, el­bette bunlara cevap ver­me­nin dînî vazîfemiz olduğu da unutulmaması ge­reken bir gerçektir.
Evvelâ şunu ifâde edelim ki; İslamoğlu her zamanki âdeti üzere, cin­sel ilişkide ters yo­lu kullanma konusunda net olarak kendi görü­şünü beyân etmeyip sanki bu konu fazla önem arz etmeyen, Hanefî-Şâfi‘î arasındaki ihtilaflı herhangi bir konuymuş gibi meseleyi basit­leş­tirerek ortaya koymuştur.

Hâlbuki Hane­fî­ler­den ez-Zeyla‘î (3/181), Mâlikîlerden ed-Düsûkî Hâşiyesi (4/314), Şâ­fi­‘­îlerden Muğni’l-muhtâc (4/144), Hanbe­lî­lerden Keşfü’l-kınâ‘ (6/94) ve el-Muğnî (16/40) gibi hak olan dört mezhebin muteber fıkıh kitaplarında cin­sel ilişkide makatı kullanmanın haram oluşu açıkça belirtilmiştir.
Yâni dört mezhep bu konuda ittifak et- mişlerdir. Hat­tâ bunu yapan kişilere yerine göre tâzir cezâsını bile gerekli kılan mezhepler olmuştur. Biraz önce zikrettiğimiz kaynaklara bakıldığında bu­nu görürüz.
Ayrıca bu konudaki ittifâkı sâdece yu­ka­rı­daki kaynaklar değil, mezhep kitap­la­rı­nın he­men hemen hepsinde görmemiz müm­kün­dür. Cinsel ilişkide ters yaklaşma fiilinin yasaklığını ifâde eden birçok hadîs-i şerîf ol­du­ğu gibi, sahâbeden ve tâbi‘înden de birçok na­kil vardır. Bakınız:(Abdürrazzâk, el-Musan­nef, no:17069-17080; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef, no:20952-20959; Ebû Dâvûd, no:2164, Sahih İbni Hibban, no:4203, İbni Mâce, no:1923)
İslamoğlu cevâbında; İbni Abbâs (Radı­yal­lâ­hu Anhümâ)nın öğ­rencisi Ikrime (Radıyallâhu Anh)ın, Bakara Sûresinin 223. âyet-i kerîmesinin:
﴿ نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ أَنَّى شِئْتُمْ ﴾
“Ka­dınlarınız sizin tarlanızdır, tarlanı­za ne­re­den/nasıl isterseniz öyle varınız” cümlesini: “Cinsel ilişkide bir sınırlama yok­tur” şeklinde yorumladığını söylemiştir.

Hâlbuki İslamoğlu’­nun naklinin hilâfına İbni E­bî Şeybe“el-Musannef”inde Ikrime (Radıyallâhu Anh)ın: “Kişi hanımına arka yoldan yaklaşmaksızın, ister oturarak, ister ayakta, her halde yaklaşabilir” dediğini nakletmiş­tir (no:16­929).
Ikrime(Radıyallâhu Anh)dan gelen bu rivâ­ye­ti, yâni kadına arka yoldan yaklaşmanın ha­ram oluşu hakkındaki rivâyeti “et-Taberî”, “İbni Ke­sîr”, “el-Beğavî” ve “ed-Dürru’l-Mensûr” gibi tefsir­lerde de görmemiz mümkündür.
Kevserî(Rahimehullâh)ın gerek “Makālâtın­”da ve ge­rek “Fıkh-u ehli’l-Irâk”ında ifâde ettiği gibi, İslâm adına fetvâ verecek birinin, sahâ­be, tâbi‘în ve tebe‘i tâbi‘înin görüşlerini nakle­derken şu kaynaklara bakmadan fetvâ ver­mesi doğru de­ğildir ki, bu kaynaklarda; Ab­dürrezzâk(211) “el-Musan­nef”, İbni Ebî Şey­be(235) “el-Musannef”, Sa‘îd b. Mansûr(229) “es-Sünen”, Vekî‘(197) “el-Mu­sannef”, Bey­hakî(458) “es-Sünen”, İbni Ab­dilberr(463) “et-Temhîd” ve “el-İstizkâr” gibi eserlerdir.
Eski Mısır müftülerinden ve Ezher Şeyh­lerinden olan Muhammed Bahît el-Mutî‘, “Ru’yetü’l-hilâl”le alâkalı yazmış olduğu risâ­lesinin son kısmında şöyle buyurmaktadır:

“Usûl-ü hadis ilminde, hadis metninin sıh­hati için nasıl ki senedin ittisali ve senedi oluş­turan râvîlerin halleri araştırılıyor ve o doğrul­tuda hadisin metni için “Sahih”, “Zayıf” veyâ “Mevzû”dur deniyorsa, fakihe nispet edilen bir sö­zün sıhhat veyâ adem-i sıhhatinin tespiti için rivâyet zinciri göze­til­melidir. Yâni bir hadîs-i şerîf hakkında yapılan tahliller o­lan ihtimaller fakihin kavli için de geçerlidir.”

Bahît’in bu ifâdelerinden; herhangi bir fa­kihin fetvâsını görür görmez, ne­reden alıntı ya­pıldığını bilmeden siyak ve si­bâ­kını araştırma­dan fetvâ vermenin doğru ol­ma­dığı anlaşılmak­tadır. Bu şekilde hareket etmek, kişinin dîne karşı ciddiyetsizliğinin gös­ter­ge­si­dir. Kur’ân-ı Kerîm’e abdestsiz doku­nul­ma­ya­cağını savunan bir yazar hakkında, İslamoğlu’nun kul­landığı “Dînini donundan biraz ciddiye alan Müslü­man” sö­zünü kendilerine hatırlatmak isterim.
İslamoğlu’nun gerek kendi internet site­sindeki sorulara verdiği cevaplarına ve gerek kitaplarına ve makalelerine baktığımızda farklı olma özlemi içinde olduğunu ve (خَالِفْ تُعْرَفْ) “Mu­hâlefet et meşhur ol” kāidesince, kenarda köşede kalmış cumhura muhâlif görüşleri şöh­ret i­çin arayıp bulup yayma hırsı içinde olduğu­nu görmemek müm­kün değildir.
Bu kişi, (Arap deyimlerinde geçen ve za­yıf, sağlam ayır­ma­dan bulduğu her bil­giyi alan kişiler hakkında kullanılan) “Hâtibü’l-leyl (ge­ce karanlığında odun toplayayım derken koy­nuna yılan alan kişi)” gibi, kafaları karıştırma adına nerde ne görürse sahih veyâ sakîmine bakmaksızın nakletmeyi kendine âdeta şi‘ar e­dinmiştir.
“el-Hidâye” şârihi İbnü’l-Hümâm bâzı kitaplardaki zayıf görüşlerin nakledilmelerini tenkit etmiş ve “Hiç bir Müslüman’ın bu tür görüşleri nakletmesi helâl değildir. Bunu yap­mak şeytana kapı aralamaktır. Bundan Allâh’a sığınırız!” demiştir. (Fethu’l Kadîr:8/440)
Bundan dolayı kişinin kalkıp da: “Ben bu gö­rüşleri benimsemiyorum sâdece naklediyo­rum!” demesi de doğru değildir.

İslamoğlu’nun ce­vabında dikkat edilmesi gereken bir diğer husus, Efendimiz (Sallâllâhu A­leyhi ve Sellem)in güzîde sahâ­bîlerinden olan ve hi­lâfetleri ümmetin icmâ‘ıyla sâbit olan Ebû Bekr ve Ömer (Radıyallâhu Anhümâ)ya hakāret e­den, her sabah duasında bu iki büyük halîfe ve kızları Âişe ve Hafsa vâlideleri­miz hakkında:

“Ey Allâh! Kureyş’in iki putuna ve iki kı­zına lânet et!” diye bedduâ eden ve on iki İma­mı Peygamberlerden üstün gören Humeynî gibi bir adamı, ümmetin ittifâkıyla mutlak müctehit kabul edilen İmâmı Şâfi‘î’ye denk tutmasıdır.
Humeynî’nin bu görüşleri için bakınız:(Humeynî, Keşf’ul-esrâr; Hukûmetü’l-İslâm, İmam­larda bulunan velâyetü’t-tekvîn bâbı, sh:536; Tahrîru’l-vesîle, no:12, 2/241; Seyyid Hüseyn el-Mûsevî, Lillâhi sümme li’t-târîh, sh:37, 87)
Bu vesîleyle bizler İslamoğlu’nun, cevâ­bında kullandı­ğı: “Humeynî hakkındaki bu yak­laşım, kendini bilmez­ce, alçakça ve art niyetli­dir” sözlerini kendisine aynen iâde ediyoruz.
İslamoğlu’nun kendince yeni bir terim çı­ka­ra­rak Şî‘a hakkında “Ehl-i Beyt Okulu” ifâ­desini kul­lan­ması da dikkate şâyândır.
Nitekim kendisi ikide bir “Ehl-i Beyt Oku­lu” ve “Ehl-i Sünnet okulu” ifâdelerini kullana­rak bunları birbirine karşıt şeylermiş gibi gös­terme çabasına girmiştir ki, İslamoğlu’nun bu üslûbu beraberinde bâzı şeyler gerektirir:

1) Bu hezeyanlar, Ehl-i Beyt’in Ehl-i Sün­net olmadığının, bunun için mukābil cihetlerde anıldığının sarih bir ifâdesidir ki, bu en başta Ehl-i Beyt’e bir iftirâdır.
Zîra Ali, Fâtıma, Hasen ve Hüseyn (Radı­yallâhu Anhüm)ile başlayan ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in eşleri ve diğer kızlarıyla (Radıyal­lâ­hu Anhünne) devam eden Ehl-i Beyt silsilesinin Ehl-i Sünnet olmadığını kabul etmek, onların Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sünnetinden ve yolundan ayrıldıklarını düşünmek olur ki bu fikir, Allâh-u Te‘âlâ’nın bizlere Ehl-i Beyt sev­gisini farz kılmasıyla da, Ehl-i Beyt’i bütün pis inançlardan ve davranışlardan temizlemek iste­diğini ifâde eden Ahzâb Sûresinin 33. âyet-i kerîmesinin beyânıyla da taban taban zıt düşer.
Hele hele Allâh-u Te‘âlâ’nın temiz tut­mayı murâd ettiğini beyan ettiği Ehl-i Beyt’i ters ilişki gibi murdar ve lânetli bir işe fetvâ vermekle itham etmek, Allâh-u Te‘âlâ’nın on­lar hakkındaki irâdesini işlemediğini söylemek­le eşdeğer bir cinâyettir!

2) İslamoğlu bu cevâbıyla Şî‘a’yı Ehl-i Sünnet mezhebiyle aynı seviyede göstermiştir.
Buradaki niyeti ise insanların Şî‘a hakkın­daki görüşlerini yumuşatmak ve gizli tut­maya özen gösterdiği kendi meşrebini bu yolla bir şe­kil­de his­set­tirmektir.
Nitekim bâzı yazarların İs­lamoğlu için; “O Sünnî gözüken ama Şî‘î ağzıyla konuşan bi­ridir” şeklindeki sözleri onun bu niyetini or­taya koymaktadır.

3) İslamoğlu Ehl-i Sünnet ile diğer sapık fırkalar arasında ayırım yapmayıp, onlar arasın­daki ihtilafları, Hanefî-Şâfi‘î arasındaki ihtilaf­larmış gibi basit göstererek, kendine sorulan sorulara ve­receği cevapta aklına en uygun olan görüşü rahat bir şekilde fetvâ olarak vermekte ve ken­disine mezheb imamları gibi hattâ daha üstün bir konum sağlamaya çalışmaktadır.

Kişiden sâdır olan akvâl onun zihni­ye­ti­ne delâlet eder. İslamoğlu’ndan sâdır olan bu söy­lemler de, onun, Ehl-i Sünnet’i dışlama ötesin­de, Şî‘î diye tanınan Râfizîle­ri fı­ra­k-ı dâlleden çıkarıp Ehl-i Sünnet’le eş­de­ğer o­larak saydırma ve onların görüşlerini de, say­gı­ya lâyık Ehl-i Sünnet mücte­hit­le­rin­den sâdır olan gö­rüşler gi­bi benimsetme çaba­sında olduğunu gösteri­yor.
O her ne kadar Ehl-i Sünnet’i doğrudan reddetmese de, kenarda köşede kalmış türlü türlü asılsız kavilleri ortaya çıkartarak Ehl-i Sünnet’in aslî inançları ve tartışılamaz olan meseleleri hakkında şüpheler meydana getir­mektedir. Bunu gafletinden veyâ hıyânetinden yapıyor olması halka vereceği zararı ortadan kaldırmaz.

Zâten şaz kavilleri ortaya atmasından mâ­adâ, Ikrime ve Taberî gibi zatların sahih ka­villerini tahrîfe yeltenmesi, onun bunları gafle­tinden yapmadığını ortaya koymaktadır.

Allâh-u Te‘âlâ Hazretleri tüm Müslü­manları gaflet uykusundan uyandırsın ve hakkı hak olarak bilip ona tâbî olmaya, bâtılı bâtıl o­larak bilip ondan sakınmaya bizleri muvaffak eylesin. Âmîn!

Mustafa İSLÂMOĞLU’nun Gerekçeli Meal-Tefsir Kitabında Bir Âyetin İnkârı 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ AHMET HOCA, EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , ,
add a comment
Rahmân ve Rahîm olan Allâh ism-i şerîfiyle! Bizleri Ehl-i Sünnet itikadı üzere sabit kılan Allâh-u Te‘âlâ’ya hamd-ü senâdan, Cumhur’un yolundan ayrılanları, İslâm ipini boynundan çıkarmakla niteleyen Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e salât-ü selamdan ve O’nun yolundan bir karış bile ayrılmayan âl-i ashâbına hayırla duadan sonra: Sohbetlerimize devam eden kardeşlerimizin: “Mustafa İslamoğlu nasıl biri? Kitapları okunabilir mi ve derslerine gidilebilir mi?” şeklindeki ısrarlı soruları üzerine bu fakir kardeşiniz, bu kişinin kitapları hakkında bir araştırma yapmak zorunluluğu hissettim. Elime geçen “Yahudileşme temâyülü” kitabı bana bu kişinin ne kadar çelişkili ve karmaşık batıl görüşlere sahip biri olduğunu kolayca anlatmış oldu. Bu esnada fıkıh âlimlerinin cumhurunu, “Hayızlı kadınların camiye giremeyeceği” gibi bazı fetvalarından dolayı Yahudilere meyletmekle suçladığını görmem de işin tuzu biberi oldu.

Sonra bana verilen “Üç Muhammed” kitabında, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına tazim sadedinde yazılmış olan Kâzî İyaz (Rahimehullâh)ın “eş-Şifâ”sı ve İmâm-ı Süyûtî’nin “el-Hasâis”i gibi muteber eserlerde geçen sahih rivâyetleri tenkit ederek, “Bu kitaplarda anlatılan hârikulâde vasıfların Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)de bulunmadığı”nı söylemiş olduğunu görmem, bende tedavisi kabil olmayan çok derin bir yara açtı ama daha sonra elime geçen “Gerekçeli Meal” kitabında onun, bu yazımızda örneklendireceğimiz üzere; “Teröristlerin cezasıyla ilgili” bir âyeti nasıl yok saydığını, “Tur dağının Yahudiler üzerine kaldırılması” gibi bazı mûcizeleri ne tür sudan bahanelerle reddettiğini ve “Uzeyr (Aleyhisselâm)ın yüz sene ölü bırakıldıktan sonra diriltilmesi” gibi, Allâh-u Te‘âlâ’nın yaşanmış olaylar olarak kıssa ettiği bir takım gerçekleri nasıl temsil ve mecaz olarak nitelediğini görünce, onun Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in şanına izafe ettiği nâkısaları ve müctehid imamları Yahudilere meyletmekle suçlayarak onlara attığı iftiraları yadırgamaz hale geldim.

İnşâallâh bu yazımızı takip edecek yazılarımızda, onun bu tür fasit ve müfsit görüşlerini ibtal etmek üzere bir takım ilmî reddiyeler kaleme alacağız. Ancak bu yazımızda Mâide Sûresinin otuzüçüncü âyet-i kerîmesinde geçen İslâm’ın önemli bir hükmünü nasıl yok saydığını beyan etmeyi münasib gördük. Şimdi ilk olarak kendisinin mealine ve dipnotuna hiç müdahale etmeksizin yazdıklarını size aynen aktaracağız, daha sonra da tahlilini hep birlikte yapacağız.

“Allah’a ve Rasûlü’ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğu yaymaya çalışanların öldürülmeleri ya da asılmaları veya muhalefetlerinden dolayı ellerinin ve ayaklarının kesilmesi, yahut bulundukları yerden sürülmeleri, sadece (âdil) bir karşılıktan ibarettir. Bu, onların dünyada uğradıkları zillettir; âhirette ise onları korkunç bir azap beklemektedir.”

Yazar bu âyetin dipnotunda (1/197) şu kaydı düşmüştür. “Bu cümle bir ‘inşa’ cümlesi değil bir ‘ihbar’ cümlesidir ve dolayısıyla Kur’an el ve ayakların çaprazlama kesilmesi gibi bir cezayı emretmemekte, sadece nakletmektedir. Bundan öte, Allah Rasû lü’nün hiçbir muhalife böylesi bir ceza uygulamadığı da tarihi bir gerçektir.”
Mezkûr şahsın mealini ve gerekçesini böylece okumuş oldunuz. Buna mukabil bir de Üstâdımız Mahmud Efendi Hazretlerinin hazırlamış olduğu “Kur’ân-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi”ndeki meale göz atalım. “Allâh’a ve Rasûl’ün(ün dostları olan müminler)e harp açmakta olan (ve insanların yollarını kesip mallarını çalan) o (imansız) kişilerin ve (Müslümanlardan da olsa) yer(yüzün)de fesat (ve bozgunculuk çıkartmak) için koşuşturan kimselerin cezası, (sadece öldürmekle yetinmişlerse,) ancak (kısas yoluyla) öldürülmeleri yahut (cinâyetle birlikte mal da gasbetmişlerse,) asılmaları veya (cinâyet işlemeyip sadece mal almışlarsa,) ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da (korkutmadan başka bir şey yapmamışlarsa,) o (oturdukları) yerden sürül(üp hapse gönderil)meleridir.
İşte sana! Bu (cezalar), dünyâda onlar için büyük bir (alçaklık, rezillik ve) rüsvaylıktır, (günahlarının büyüklüğünden dolayı) âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!”

Görüleceği üzere İslamoğlu, Kur’ân-ı Kerîm’in metninde olmayan birçok kelimeyi metne sokmasının yanısıra, dipnotta bu âyetin bir “İnşâ” değil de, bir “İhbar” olduğunu öne sürmüştür. Sizin anlayacağınız şekilde ifade etmem gerekirse, “İnşâ”, “Bir şeyi emretmek ve yapılmasını istemek” mânâsına gelmekte, “İhbâr” ise: “Evvelce olmuş bir şeyin vukuunu haber vermek ve nakletmek”tir.
Onun dediğine göre bu âyet-i kerîmede zikredilen ceza hükümleri, bir haber niteliği taşımaktaysa, bu haber kimlerin uygulamasını bize nakletmektedir. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Ayrıca bu ceza uygulanmayacaksa, sadece anlatılıp geçilecekse bu durumda âyet-i kerîmede beyan edilen “Dünyadaki rüsvaylık” teröristlere nasıl ulaşacaktır.
Onlar bu cezalara maruz kalacak yerde sadece bunları hikâye gibi dinlediklerinde, rezil olacak yerde gülüp sevineceklerdir.
Yine böylece bu durumda bir sonraki âyet-i kerîmede konu edilen: “Ancak siz kendilerini yakalamadan tövbe edenler müstesna” kavl-i şerîfi, mânâsız boş bir kelâmdan öte geçmeyecektir. Çünkü ceza yoksa istisna ve müstesna mefhumları kime işletilecektir?!
Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de aynı ifadeyle zikredilen: “Fakat eğer onlar sizinle (Mescid-i Haram’da) savaş (başlat)ırlarsa, (oranın hürmetini önce onlar ihlâl ettiği için,) siz de (hiç aldırmadan) onlarla savaşın. İşte sana! Kâfirlerin cezası böylece (misilleme)dir.” (Bakara Sûresi:191)
“Hırsızlık yapan erkekle, hırsızlık yapan kadına gelince; her ikisinin (çalıp) kazanmış oldukları şeye ceza olarak, Allâh’tan caydırıcı bir azap olmak üzere ikisinin de (sağ) ellerini (bileklerinden) kesin!….” (Mâide Sûresi:38)
“Ey iman etmiş olan kimseler! Siz ihramlı kişilerken av öldürmeyin! İçinizden her kim onu kasten öldürürse, işte sana! (O kişinin yapması gereken;) öldürmüş olduğu hayvanın misli bir ceza (ödemesidir) ki; sizden adâlet sahibi iki kişi ona karar verecektir….” (Mâide Sûresi:95) âyet-i kerîmelerinde “Ceza” tabiri, hüküm ifade etmekteyken, burada konu edilen “Ceza”nın, üstelik: “Onların cezası ancak ve ancak budur” mânâsını ifade eden “İnnemâ” edatıyla zikredilmiş olmasına rağmen hükümsüz olması hangi delile dayanmaktadır. Bu konuda bu âyet-i kerîmenin hükmünü nesheden başka bir âyet-i kerîme yokken, bir âyet nasıl geçersiz addedilebilir.

Oysa Fahru’r-Râzî, Beyzâvî ve Nesefî gibi birçok tefsirde: “Allâh-u Te‘âlâ ile muhârebe yapılamayacağından dolayı burada Allâh-u Te‘âlâ’nın emirlerine muhâlefet eden ve Rasûlünün hükümlerine başkaldırmış olan kimselerin cezası konu edilmiştir” denilerek bu âyet-i kerîmenin bir haber niteliğinde olmayıp, İslâm’ın bir had cezasını beyan ettiği belirtilmiştir.

İslamoğlu bu âyet-i kerîmenin hükmünü yok saymakla kalmamış, üstelik “Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in böyle bir tatbikatı olmadığının tarihi bir gerçek olduğu”nu savunarak tarihi bir iftirada bulunmuştur. Zîrâ Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu hükmü işlettiği, en sahih kaynaklarda zikredilmektedir. Nitekim Enes (Radıyallâhu Anh) şöyle anlatmıştır: “Ukl ve Urayne kabîlelerinden birtakım insanlar Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)e gelerek Müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat sonra Medine’nin havası kendilerine yaramayınca hastalanıp zayıflamaya başladılar ve ovadaki develerin yanına gidip onların sütlerinden içerek sağlıklarına kavuşmak için Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)den izin istediler.

Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in müsâadesi üzere Kuba civârındaki zekât develerinin yanında bir müddet kalıp iyileştiklerinde, dinden dönerek develerden birini boğazladılar, çobanlardan birinin ellerini ve ayaklarını kesip, diline ve gözlerine de diken batırarak ölünceye kadar kızgın güneşin altında bıraktılar, diğer develeri de alıp götürdüler.

Sağ kalan bir çobanın haberi üzerine Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) yirmi kişilik bir müfrezeyi onların takibine gönderdi. Yakalanıp getirildiklerinde Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) onlara kısas yapılmasını emretti. Bunun üzerine o cânilerin gözleri çıkarıldı, elleri ve ayakları kesildi ve ölünceye kadar o hal üzere Harre tarafında bırakıldılar.” (Buhârî, Meğâzî: 34, No: 3956, 4/1535; Zekât: 67, No: 1430, 2/546; Müslim, Kasâme:2, no:1671, 3/1297; Neseî, Tahâret, 191, no:304, 1/174; Ebû Dâvûd, Hudûd:3, no:4364, 2/534; Tirmizî, Taharet:55, no:72, 1/106; İbni Mâce, Hudud:20, no:2578, 2/861; Ahmed ibni Hanbel, el-Müsned, no:12042, 4/214)

İslamoğlu’nun, bu rivâyetleri bilmeyecek kadar cahil biri olmadığını düşünürsek, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)in bu âyeti tatbik etmediğini söylemesi, bizde ister istemez burada bir sû-i kasd (kötü niyet) bulunduğu düşüncesini uyandırmıştır. Zaten bu kişinin bu rivayetleri bilmeyecek kadar cahil biri olduğunu kabullenmemiz durumunda da, yine insanları böyle bir kişiyi dinlememeleri ve kitaplarını okumamaları hususunda uyarmak boynumuzun borcudur.
Ayrıca bu âyet-i kerîme, teröristlere uygulanacak ceza hakkında Kur’ân-ı Kerim’de misli bulunmayan tek âyet olma özelliğini taşıdığı için bütün müctehidler tarafından işletildiği ve kendisinden ciltler dolusu hükümler istinbat edildiği, dört mezhebin fıkıh kitaplarında kaleme alınmıştır. Bu husustaki bazı genel hükümleri şöyle özetleyebiliriz.

El-Mevsû‘atü’l-Fıkhiyye isimli eserde (17/158-161) zikredildiğine göre: “Kendileri yakalanmadan önce tövbe etmedikleri müddetçe muharib (terörist)lerin cezalandırılmasının, kaldırılmaya ve bağışlanmaya elverişli olmayan İlâhî hadlerden bir had olduğu” hususunda fıkıh âlimleri arasında hiçbir görüş ayrılığı yoktur. Bu hususta temel teşkil eden nass ise; “Allâh’a ve Rasûl’üne harp açmakta olan o kişilerin ve yerde fesat için koşuşturan kimselerin cezası, ancak öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazdan kesilmesi ya da o yerden sürülmeleridir. İşte sana! Bu, dünyâda onlar için büyük bir rüsvaylıktır, âhirette ise kendileri için pek büyük bir azap vardır!
Ancak o kimseler müstesnâ ki kendilerine güç yetirmenizden önce tevbe etmiştirler! Bilin ki; Allâh gerçekten Ğafûr’dur; Rahîm’dir.” (Mâide Sûresi:33-34) âyet-i kerîmeleridir.

Fıkıh âlimleri, âyet-i kerîmede geçen cezaların nasıl uygulanacağı hakkında farklı görüşler serdetmişlerdir. Şâfi‘îler, Hanbelîler ve İmâm-ı Muhammed ile İmâm-ı Ebû Yûsuf (Radıyallâhu Anhum) bu hükümlerin âyet-i kerîmede geçen tertip üzere uygulanacağı ve hükümlerin işlenen suça göre taksim edileceği görüşüne gitmişlerdir. Buna göre; hem öldürüp hem mal alan öldürülüp asılır, sadece mal almakla yetinenin sağ el ve sol ayağı kesilir, eşkiyalık yapıp yolcuları korkutan, fakat öldürme ve mal alma gibi suçlara bulaşmayan kimseler sürgüne gönderilir. İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhumâ) da âyet-i kerîmeyi böylece tefsir etmiştir. (Ravzu’t-tâlib:4/155; el-Muğnî, 8/288; Ravzatu’t-tâlibîn:10/156-157; Metâlibü Üli’n-nühâ: 6/252-253; Nihâyetü’l-muhtâc:8/3) İmâm-ı Ebû Hanîfe (Radıyallâhu Anh)a göre; muharib kimse bir insan öldürmeden veya bir mal gasbetmeden yakalanırsa, tazir (azarlanma) cezasına çarptırıldıktan sonra tövbe edinceye kadar hapsedilir. Eğer hırsızlığın nisabı kadar (1.0,5 gram altın veya o değerde bir) mal almışsa eli ve ayağı çaprazdan kesilir, masum bir kişiyi öldürmüş, ama mal almamışsa öldürülür, hem cana kıymış hem de mal almışsa, ceza verme yetkisine sahip olan kimse, üç işten birini yapmakta serbesttir. Dilerse ellerini ve ayaklarını çaprazlama keser, sonra öldürür. İsterse sadece öldürür. İsterse asar. (Bedâi‘u’s-sanâi‘ : 7/94; İbni Âbidîn: 3/213; el-İhtiyâr:4/114) İmâm-ı Mâlik (Rahimehullâh)a göre ise; öldürenin mutlaka öldürülmesi gerekir. Ancak kılıç darbesiyle veya asılarak öldürülmesi hususunda yönetim serbesttir. Sadece yol kesmekle yetinseler bile idare hangisinin daha kârlı olduğunu gözeterek, öldürmek yahut asmak veya çaprazlama kesmek hususunda muhayyerdir. (Bidâyetü’l-müctehid:2/491-492; Şerhu’z-Zürkanî:8/110; Hâşiyetü’d-Düsûkî: 4/350; Tefsîru’l-Kurtubî: 6/152)

Görüldüğü üzere; dört mezhebin sahibleri olsun, mezheb içi müctehidler olsun, hepsi de bu âyet-i kerîmeyi tahlil ve tatbik etmişler, hiçbiri hükümsüz kabul etmemişlerdir. Hal böyle iken İslamoğlu’nun: “Bu âyet-i kerîme el ve ayak kesilmesini emretmemektedir, Rasûlüllâh (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bunu yapmamıştır, bu sadece mücerred bir anlatımdır” demesi, bu âyeti hükümsüz kılması anlamına gelir ki bunun da inkârın bir türü olduğunda şüphe yoktur.
Burada beni daha çok şaşırtan şu olmuştur; İslâmoğlu’nun beyânına göre bu “Gerekçeli Meâl”in fıkhî notları Hayrettin Karaman’la müzâkere edilmiş! Bu durumda böyle bir târihî hatâ onun da mı gözünden kaçmış yoksa o da mı aynı görüşte?!

Eyvâh ki ğarîb oldu şerî‘at-i Muhammed,
Ki kaldı bu misilli ulemânın eline!

Allâh-u Te‘âlâ’nın âyetlerinden birini inkâr, tümünü inkâr sayılacağına göre, işin ne boyuta vardığı siz okurlarımızın isabetli anlayışlarına havale edilmeye değer bir husustur. Artık “Kâfirlere İslâm’ı hoş gösterelim” derken İslâm’ın kol kesme, recm ve kısas gibi hükümlerini ve Allâh’ın ahkâm âyetlerini inkâra düşerek kâfirlerin durumuna düşmekten Allâh-u Te‘âlâ’ya sığınırız ve siz okurlarımızı, bütün Müslümanları bu hususta uyarmanız ve bu reddiyeleri okutmanız temennîlerimizle Allâh-u Te‘âlâ’ya emanet ederiz. Allâh-u Te‘âlâ’nın selâmı, rahmeti ve bereketleri hepinizin üzerine olsun..
CÜBBELİ AHMET HOCA EFENDİ

Mustafa İslamoğlu; “Efgani’yi Karalayanlar O’nun Tuvalet bezi olamazlar” 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , ,
add a comment
Mustafa İslamoğlu “Mason ve Din Düşmanı” olan Cemaleddin Efgani’yi göklere çıkarırken,
Afgani’nin maskesini düşüren, Ehli Sünnet Âlimlerini ve Sultan II. Abdulhamid’i Afgani’nin tuvalet bezi olamazlar! Diyerek aşağılıyor!

İşte, ilgili link;

http://www.youtube.com/watch?v=4fFF-03xkok&feature=related

Öncelikle, İslamoğlu’nun “Ona kara çalanlar onun tuvalet bezi etmezler” diyebildiği (!) Şu Efgani denen azılı kâfiri tanıyalım;

“Şurası aşikâr: “Bu din (İslamiyet) nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdatla el ele vermekte tereddüt etmemiştir.” Diyen Cemalettin Efgani’yi…

Afgani açık ve net olarak İslamiyet’in ilerlemeye mâni bir din olduğunu iddia etmekte, samimi müminlerin Allah’ın ayetlerine olan bağlılıklarını, sabana bağlanan bir öküzün durumuna benzetmektedir:

“Biliyorum ki Müslümanların Avrupa ile aynı medeniyet seviyesine yükselmeleri çok güçtür. Felsefe ve ilmî usullerle hakikate ulaşmak onlara yasaktır. Gerçek şu ki; bir Müslüman, konusu ilmî hakikat olan her çeşit araştırmadan kaçınmalıdır. Kölesi olduğu nass’a sabana bağlanan bir öküz misali bağlanan mümin ilanihaye şeriat tefsircileri tarafından çizilen yolda yürümeye mahkûmdur”.

Cemaleddin Afgani İslam’ın bir zorbalık dini olduğunu da iddia etmekten çekinmemiştir:

“Peki, Arap medeniyeti bu kadar şaşı–kör olduktan sonra nasıl birden sönüverdi? Meşale o zamandan beri neden tekrar tutuşmadı? Arap dünyası neden uzun zamandan beri karanlıklarda bocalıyor? Burada İslam dininin bütün sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Şurası âşikar; bu din nerede yerleşmişse ilmi boğmuştur. Bu uğurda istibdatla elele vermekte tereddüt etmemiştir”.

İslamiyet hakkında bu fikirlere sahip olan C. Afgani Kahire’deki “Şark’ın Yıldızı” isimli locada 1878 yılının Temmuz ayında resmen Mason olmuştur. Mason loca numarası 1355’dir. Afgani aynı zamanda gittiği her yerde Mason locaları açmakla ünlenmiştir. Kardeşinin oğlunun ifadesine göre onun bariz vasfı “her gün yeni bir tipleme ve yeni bir kimlikle ortaya çıkmasıdır”.

İmdi, İslamoğlu bu Alçak adamı nasıl müdafaa edebilir?

II. Abdulhamid Han’ın da aralarında bulunduğu bazı kimselerin, Efgânî hakkında ‘maskara, dinsiz, zındık vs.’ demesi, Mustafa İslamoğlu’nu çok rahatsız etmiş olacak ki, Efgânî gibi bir din düşmanını temize çıkarmak için başta Abdulhamid Han olmak üzere, Birçok Âlim’e çok Galiz hakaret etmiştir!

Bakalım, Bu hususta M. İslamoğlu neler diyor neler!

Evet, Abdülhamit’e bakın!

Efgani’den ne kadar korkmuş ki yanına 18 tane de ajan koymuş!

Oysa Abdülhamit’in elinde Efgani’nin İngilizlerle işbirliği yaptığına dair belgesi vardı ve de Efgani’ye bu yüzden İngilizlerin maskarası demişti…

Efgani masonların arasına iyi olduklarını sandıkları için girmiş… Deneme yanılmayla masonları öğrenmek de çok ilginç…

Efgani’ye kara çalan adamlar Tuvalet bezi bile etmezlermiş. Bu ne çirkin itham, nasıl bir ilim adamı böyle edep dışı söz söyleyebilir? Demek ki M.İslamoğlu’na göre, Ehli Sünnet Âlimleri Efgani’nin ne (Mason, Hain, Zındık) olduğunu ortaya çıkarmakla bunu hak ettiler! Peki, bu durumda İslamoğlu ne oluyor?

İslamoğlunun deyimiyle, Ömründe Sıcak Çorba içmemiş adama konak tahsis ediliyor… İran sefirinin parasını almıyor ama Abdülhamit’in verdiklerine hayır demiyor… Bu ne yaman çelişki böyle?

İslamoğlunun; Herkes çocuğuyla vur patlasın çal oynasın sene 1870–1890 lı yıllar Osmanlı savaştan savaşa koşuyor… Herkes vur patlasın çal oynasınlar vakit geçiriyor sözü çok ilginç (!) Resmen karşısındakileri aptal yerine koyuyor!

Evet, görüldüğü gibi Bugün hâlâ Efgânî’nin batıl davasını öve öve bitiremeyenler vardır.

Konu ile ilgili birkaç iktibas;

İstanbul’da yayınlanan “Mimar Sinan” adlı Mason dergisinde Afgani hakkında uzun bir övgü makalesi yayınlanmış bulunuyor. (1)

Afgani Yalancı, karışık, bulaşık bir kişidir. Bir ara, Blunt adlı bir İngiliz ajanı ile birlikte Halife Sultan Abdülhamid’i tahtından indirmeye teşebbüs etmiştir.

Bugün İslam âleminde görülen, Kitabullah’ın ve Resûl Sünnetinin ruhuna muhalif nice olumsuz iş ve davranışta Efganî kâfirinin tuzu biberi vardır.

Bin dört yüz yıl boyunca İslam dünyasından nice Ehl-i Sünnet müctehidleri, büyük fakihler, veliler, kâmil mürşitler, amil ve Râsih âlimler, imamlar, rehberler çıkmıştır. Müslümanların bu nurlu kafileyi bırakıp da Afgani ve tilmizleri gibi birkaç sarıklı masonun peşine düşmesini isteyenlerde akıl mı yoktur, yoksa hüsnüniyet mi?” (2)

II. Sultan Abdulhamid: Afgani İngiliz maskarasıdır!

II.Abdulhamid Han’ın, Efgani’yle ilgili söylediği şu sözlere bakarsak Efgani’nin nasıl birisi olduğu daha iyi anlaşılacaktır:

“…Hilafet’in elimde olması sürekli olarak İngilizleri tedirgin etti. Blund adlı bir İngilizle Cemaleddin Efgani adlı bir maskaranın elbirliği ederek İngiliz hariciyesinde hazırladıkları bir plân elime geçti…

Cemaleddin–i Efgani’yi yakından tanırdım. Mısır’da bulunuyordu. Tehlikeli bir adamdı. Bana bir ara Mehdilik iddiasıyla bütün Orta Asya Müslümanlarını ayaklandırmayı teklif etmişti; buna muktedir olamadığını biliyordum.

Ayrıca İngilizler’in adamı ve çok muhtemel olarak İngilizler beni sınamak için bu adamı hazırlamışlar idi. Derhal reddettim. Bu sefer Blund’la işbirliği yaptı…” (3)

Cemaleddin Efganî, İngiliz belgelerine göre “tanrıya inanma” şartı koşan İskoç Mason Locası’na üye iken, buradan “tanrısızlık” ithamıyla kovulmuş, o da “tanrı tanımazlık”ın makbul sayıldığı Fransız Grand Orient Locası’na reis olmuştur. (4)

Cemil Meriç Afgani hakkında şöyle der;

“Bizim “Büyük İslâm Birliği”nin kurucusu olarak selâmladığımız Efgani’nin Fransa’daki dostu Hıristiyan Halil Ganem’dir. Sultan Abdülhamid han’ın hasm-ı biamânı Ganem.

Renan, Efgani’yi bir masal kahramanı olarak değil, gerçek kişiliği ile yani dinsiz, bir “libre penseur” olarak tanımaktadır. Zavallı Türk intelijansiyası! Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman olarak tanımış. Peygamber’in adını anmağa cesaret edemeyen bir Efgani’yi Peygamber kadar saygıya layık görmüş.” (5)

Herhalde bu iktibaslarla meselenin nerelere kadar gittiği daha iyi anlaşılmıştır.

Dipnot;

1- (Mimar Sinan dergisi, sayı: 127, Mart 2003)

2- (İnkişaf Dergisi, No: 2)

3- (Bkz. Abdulhamid Han, Sultan Abdulhamidin Hatıra Defteri (Haz. İsmet Bozdağ), İstanbul 1986 (8. Baskı), Pınar Yay. S. 73)

4- (Bkz. Alaaddin Yalçınkaya, Cemaleddin Efgani, İstanbul 1991, Osmanlı Yayınları, s. 131–132; Muhammed Reşad, Cemaleddin Efgani Hakkında Makaleler, İstanbul 1416/1996, s. 21, dipnot: 36).

5- Cemil Meriç (Umrandan Uygarlığa)