jump to navigation

VEHHABİLİK TEHLİKESİNE DİKKAT!!! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , , , , , , , ,
1 comment so far

Kendilerine selefi derler. Ancak mantık olarak selefi olmaları mümkün değildir. Zira Selefi sahabeye ve sahabeyi gören nesle denir. Dolayısıyla zamanımızda selefi olmak mümkün değildir.

Kendilerine referans aldıkları kişilerden biri İbni Teymiye dir.
Vehhabilği Suudi Arabistan’da Osmanlı’ya isyan edip İngilizlerin menfaatine çalışan ibni Abdülvehhab adında sapkın bir kişi kurmuştur. kendilerinin hanbeli mezhebine bağlı olduğunu idda ederler ancak 200 den fazla sapkın inanışları vardır.

Vehhabilerin 3 temel inancı;
1-“Amel imandan parçadır, namaz kılmayan kafir olur” derler.
2-“Peygamberlerin ve velilerin ruhlarından yardım istemek küfürdür, bir peygamberin ya da velinin kabrini ziyaret edip onun vesilesiyle Allah’tan istemek şirktir,insani kafir yapar” derler
3-Türbe yapmayı, türbede dua etmeyi, ölüler için sadaka vermeyi şirk sayarlar. Bu şekilde inananları öldürmeyi, malarını yağmalamayı mübah sayarlar.(Bakınız; El Kaide ve Üsama b. Ladin…)

Diğer yanlış inançlarından..
— Bir mezhebe uymayı kabul etmezler
—Türbeleri puthaneyle bir tutarlar
—Şefaate inanmazlar
—Keramete inanmazlar
—Tasavvufu inkar ederler
—Allah için adak kesip etlerini dağıtıp sevabını peygamber ve velilere, geçmişlere bağışlamak şirktir derler
—Ölüler söylenenleri duymaz derler.
—Mescidi Nebeviyi ve Peygamberimizin kabrini ziyaretetmek için uzak yoldan gitmek yasaktır derler.
—Kaside ve Naatları sevmezler
İB—Allah arşın üzerinde oturur derler.
—Sebeplere yapışmaya ve vesileye şirk derler.
—VAHHABİ OLMAYANI KAFİR SAYARLAR.

Bunlardan herkesi haberdar ederek EHLİ SÜNNET VEL CAMAAT inancına sahip çıkalım…

Rabbim Hz.Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi vesellem) Efendimizin yolundan ayırmasın…AMİN !

Reklamlar

CENNET ve CEHENNEM SONSUZDUR! 2 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , ,
1 comment so far
DEVAM==>

B) İBNÜ’L-KAYYİM’İN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI:

İbnü’l-Kayyim’in görüşü: “Cehennem var olduğu müddetçe kâfirler orada ebedî kala­caklardır.
Ancak gün gelecek cehennem yok o­lacak- tır. İçindekiler cehennemden cennete taşı­nacak- tır.” şeklindedir.
İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği âyetlere ge- lince; o bu dâvâsını desteklediğini zannettiği üç âyet zikretmiştir ki bunlar sırayla şöyledir:
﴿ فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ خَالِدِينَ فِيهَمَا دَامَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَإِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ ﴾
“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki!
Onlar orada gökler ve yer durdukça sü­rekli kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği süre başka; çünkü Rabbin, dilediğini yapan­dır.”(Hûd Sûresi:106-107)

﴿ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْإِنْسِ وَقَالَ أَوْلِيَاؤُهُمْ مِنَ الْإِنْسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِي أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ ﴾

“Allâh, onların hepsini bir araya top­la­dığı gün: ‘Ey cinler (şeytanlar) top­luluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız’ buyurur. Onların, insanlardan olan dostları ise: ‘Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize ver­diğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah da: ‘Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî ka­lacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hik­met sahibidir, hakkıyla bilendir.’ buyurur.”(En‘âm Sûresi:128)
﴿ لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا ﴾

“Hukublar (uzun süreler) boyunca ora­da kalacaklardır.”(Nebe Sûresi:23)
Ehl-i Sünnet âlimleri birçok tefsir ve eser­de bu âyetleri önceki âyetlerin doğ­rultusunda anlamışlar ve cehennem ehlinin ateşten sonsu­za dek çıkamayacağını, bir müddet sonra Al­lâh’ın irâdesiyle çı­kacak olanların ise günah­kâr Müs­lümanlar olduğuna icmâ‘ etmiş­lerdir.
Ulemâ buna dâir çok fazla delil getirmiş­lerdir. Yukarıda ismini verdiğimiz kitaplara ba­kılırsa bunun tartışma kaldırmayacak bir mese­le olduğu görülecektir. Biz bu delillerden birka­çını zikretmekle yetineceğiz.
Birincisi; burada geçen (إِلَّا مَا شَاءَ ) istisnâ cümlesi (إِلَّامَنْ شَاءَ)mânâsındadır.
Yâni buranın: “Allâh’ın dilediği müddet hariç” mânâsında değil de, “Dilediği kimse hariç” mânâsında an- laşılması gerekir.
Bu durumda Allâh’ın dilediği kimselerin günahkâr Müslümanlar olması gerekir. Zîrâ onlarca âyet ve hadis ehl-i cehennemin ateşten çıka­ma­ya­cak­larını açıkça beyân etmiştir. Kur’ ân-ı Kerîm âyetleri arasında bir çelişki bulun- madığına göre bu âyet-i kerîmeyi diğer açık i- fâdeli âyet-i kerîmelere göre tefsîr etme zo- runluluğu vardır. Hulâsa:

﴿ فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنٰى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ ﴾

“Hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.” (Nisâ Sûre- si:3) âyetinde olduğu gibi, burada da “Mâ” lafzı zikredilip “Men” lafzı kastedilmiştir.
İbni Cerir et-Taberî (Rahimehullâh), En‘am Sûresi:128. âyetinde geçen istisnânın tefsirinde bu mânâyı, Katâde, Dahhâk, Ebû Sinan ve Hâlid b. Ma‘dân (Radyallâhu Anhüm)den rivâyet et­miş ve Ehl-i hakkın görüşünün bu olduğunu söylemiştir.
İkincisi; istisna edilen müddet; kabre gi­rildiği zamandan, diriltilme zamânına kadar ge­çecek olan müddet olabilir. İbn Cerir et-Tabe­rî, ikinci ihtimal olarak bu görüşü zikretmiştir.

Üçüncüsü; (إِلَّا مَا شَاءَ) âyeti “Mücmel”dir (ifâde ettiği mânâ kapalıdır). Diğer âyet ve ha­disler ise ateşin ebedîliği mâ­nâ­sında “Zâhir (a­çık ifâdeli)” hattâ “Nass (kat‘î delil olmakta)”­dır. “Zâhir”le “Mücmel”te‘âruz (çelişme arz)­ettiğinde ise mücmel’in, zâhir’in anlaşıldığı mânâda anlaşılması gerekir. Bu husus, usûl ve dinde mukarrer bir kāidedir. Şu halde bu istisna âyetlerini, cehennem azâbının sonu olmadığını bildiren âyetlere göre anlamak gerekir.
Dördüncüsü;( إِلَّا مَا شَاءَ) âyetindeki istisnâ sâdece cehen­nem ehli hakkında değil, cennet ehli hak­kında da nâzil olmuştur. Nitekim Allâh Te‘âla:

﴿ وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ عَطَاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ﴾

“Mutlu olanlara gelince, onlar da cen­nettedirler. Rabbinin dilediği hâriç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî kala­caklardır. Bu (nîmetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.” (Hûd Sûresi:108) buyurmaktadır.
Hâlbuki cennetin ebedî olmadığını, Cehm b. Safvan’dan başka iddia eden olmamıştır ki, biz onun görüşünün bâtıl olduğunu anlatmıştık.
Beşincisi; “Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır.”âyet-i celî­lesindeki “Gökler ve yerden” âhiretin yer ve gökleri kastedilmiştir ki onların da ebedî oldu­ğu sâbittir. Bu ifâdelerle dünyâdaki yer ve gök­lerin kastedildiğini iddia edenler, acabâ kı­yâ­metin ardından, yer ve gök­lerin yıkıl­masından sonra diriltilen kâfirlerin hiç cehenneme uğra­mayacaklarına mı inanıyorlar!!

Altıncısı; İbnü’l-Kayyim’in de­lil zannet­tiği: “Hukublar (devirler) bo­yunca o­rada ka­la­cak­lar­dır.”(Nebe’ Sûresi:23) â­yetine gelince:
Bâzı hadislerde “Hukub” lafzı ellibin sene ile tefsir edilmiştir. Şu halde İbnü’l-Kayyim’in hesâbı basit olarak, çoğul sîğasının en azı olan üç i­le ellibini çarparak netice verir ki buna göre yüzellibin sene sonra kâfirlerin cehen­nemden çıkması söz konusu olur.
Fakat bu istidlâl, usûl ilminde “Fâsid istid­lâller” diye bilinen mef­hû­m-u muhâ­lif’in kı­sımlarından biri olan mef­hûm-u a­det istidlâli­dir. Yâni Allâh “Ahkab müddeti o­ra­da kala­caklar” buyurmuştur. Yoksa “Ahkab müddeti bitin­ce çı­kacaklar” bu­yurmamıştır. (Mustafa Sabri Efendi, Yeni İslâm Müctehidle­rinin Kıymet-i İl­miyyesi sh:108)
Kaldı ki mefhuma itibar etsek dahî cehen­nemin sonsuz olduğunu söyleyen âyetlerin mantûku ortadadır. Mantûkun mefhuma (nassın açıkça söylediği mânânın, ondan çıkarılabilen diğer mânâlara) tercih e­dildiğini tüm ulemâ ka­bul etmiştir. Bırakın ule­mâyı, sapık görüş sâ­hiplerinden bile bunu inkâr eden yoktur.

Yedincisi; Hukub kelimesi, “Dehr (uzun zaman)” mânâsına geldiği gibi, lügât itibarıyla “Ebed (ardı arkası kesilmeyen)” mânâsına da gelmektedir.
Yâni bu kelimenin lügât mânâsı, ebediyete münâfî (sonsuzluk mefhûmuna tamamen zıt) olmadığından bu âyetle, cehennemin sonsuz ol­duğunu söyleyen âyetleri hem âyetler, hem ha­disler, hem de icmâ‘ gereği nesh edemezsiniz. Aksine bunca delil sizi bu âyeti de öncekiler gi­bi anlamak zorunda bırakır.
Hulâsa; Allâh-u Te‘âlâ ce­hennemin e­bedî olduğunu bildirmek için ne buyurmalıydı? “Huld” buyursa tevil ediyorsunuz, “Ebed” bu­yursa tevil ediyorsunuz. Ne buyursa tevil edi­yorsunuz!
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sarih beyanlarına da itibar etmiyorsu­nuz.
Bu durumda biz de sizi ikna etmek mec- buriyetinde değiliz. Kendisine uyulması gere- ken şey ancak hak olandır, hak da ortadadır!
Sekizincisi; İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği Sahâbe kavillerine gelince:[2]
Cehennemin müebbed olmadığına dâir Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edilen söz kasıtlı olarak yanlış yorumlanmıştır. Çünkü o söz:
“Şâyet cehennem ehli cehen­nemde Âlic denilen yerin kumları miktârı uzun zaman kala­cak olsalar da, sonunda çıkacakları bir gün ge­lir” mânâsında değildir. Aksine:“Kumlar sa­yısınca cehennemde bekleyecek olsalardı bi­le, günün birinde çıkar­lardı” şeklindedir ki bu: “Kum tanelerinin bir sonu vardır, ama onlar sonsuz bekleyecekleri için hiç çıkma­ya­caklar. Çünkü kum yığınları tükenir, ebedi olan cehen­nem müddeti tüken­mez.” demektir.
Bu mânâ tıpkı Taberânî’nin, Abdullâh ibni Mes‘­ûd (Radıyallâhu Anh)dan naklettiği:
عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَوْ قِيلَ لأَهْلِ النَّارِ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ فِي النَّارِ عَدَدَ كُلِّ حَصَاةٍ فِي الدُّنْيَا لَفَرِحُوا بِهَا، وَلَوْ قِيلَ لأَهْلِ الْجَنَّةِ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ فِي الْجَنَّةِ عَدَدَ كُلِّ حَصَاةٍ فِي الدُّنْيَا لَحَزِنُوا، وَلٰكِنْ جُعِلَ لَهُمُ الأَبَدُ.»

“Cehennem ehline: ‘Bütün dünyâda bu­lu­nan çakıl taşla­rı­nın sayısı kadar uzun müd­det orada ka­la­cak­sınız!’ denilse, kuşku­suz sevinirlerdi, cennet ehline de: ‘Bütün dünyâ­da bulunan çakıl taş­larının sayısı ka­dar u­zun müddet kalacaksı­nız!’ denilse, kuş­kusuz hüzünlenirlerdi. Fakat onlar için son­suzluk takarrur etmiştir.”(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:­10384, 10/179-180)hadîs-i şerîfine uygun düşmekte­dir.
Demek ki böyle bir şey onlara denilmeye­ceği gibi, cehennem ehli kumlar miktârı kalıp çık­mayacaktır.

Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edi­len kavli i­se Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh) Ömer (Radıyal­lâhu Anh)dan munkatı‘ olarak rivâyet etmiştir.
Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh)ın “Mürsel”­lerinin makbul olup olmadığı ihtilaflıyken, hat­tâ birçokları bu rivâyetleri kabul etmezken İb­nü’l-Kayyim’in, îtikādi bir konuda onlarca â­yet-i kerîmeyi ve sahih hadis-i şerifleri tevil e­derek hak görüşün hilâfına, bâtıl görüşüne delil alması gerçekten üzücüdür.
Zâten Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözü, gü­nahkâr Müslümanlar hakkındadır. Üstelik İb­nü’l-Kayyim’in dâvâsı cehennemin yok olaca­ğı hakkındadır, hâlbuki Ömer (Radıyallâhu Anh)ın “Günün birinde çıkarlardı” sözü, cehenne­min son bulacağını aslâ bildirmemektedir.
Aksine cehennem devam ederken ehlinin oradan çıkacaklarını bildirmektedir. Bu ise İb­nü’l-Kayyim’in iddiasına delil teşkil etmez.
Hulâsa; Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözünü İbnü’l-Kayyim’in mânâlandırdığı gibi anlaya­cak olsak bile yine bu: “Kalbinde zerre mik­tarı îman olanlar cehennemde Âlic denilen yerin kumları miktarı kalacak olsa bile, el­bet çıkacakları bir gün gelecektir” demek o­lur.

İbnü’l-Kayyim’in; Ebû Hureyre, İbn-i Mes‘ûd ve Abdullah b. Amr b. el-Âs (Radıyallâ­hu Anhüm)ün: “Kuşkusuz cehennem üzerine öy­le bir zaman gelecek ki içinde kimse kalma­yacak”rivâyetini dâvâsına delil göstermesi ye­rinde değildir.

Zîra İbn-i Mes‘ûd (Radyallâhu Anh)a âit bu ri­vâyetin râvîsi olan Ubeydullah b. Mu‘âz:“U­lemâmız bu hadis hakkında: ‘Bununla gü­nah­kâr Müslümanlar kastediliyor’ demiştir” ki, Müslümanların sonunda cehennemden çıkacağı ittifak konusudur.

Yine İbn-i Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)a âit sahih rivâyetler, cehennemden çı­ka­cak olan­la­rın günahkârlar ol­duğunu bildirir. Onun bu gö­rüşünü nakleden sahih rivâyetleri büyük Mu­haddis ve Fakîh İmam et-Tahâvî (Rahimehullâh)ın “Müşkilü’l-âsâr”(14/­341) isimli eserinde ve “Musannef”lerde açık bir şekilde görüyoruz.
İmam Beğavî (Rahimehullâh) bu iki rivâyeti Hud Sûresi:107. âyet-i kerîmesinin tefsirinde zik­ret­miş ve sonrasında: “Ehl-i Sünnet katında bu rivâyeti sahih sayacak olsak, mânâsı: ‘Orada îman sâhibi kimse kalmayacaktır. Kâfirlerin yeri olan cehennem ise ebediyyen dolu kala­caktır.’ şeklinde olur.”demiştir ki, bu görüş bizzat rivâyeti yapan Beğavî (Rahimehullâh) tara­fından bu rivâyetin mâ­nâsının şerhidir.

Bu iki rivâyeti bir an için İbnü’l-Kayyim gibi yanlış anlayarak, cehennem ehlinin oradan çıkacağını hayal edecek olsak dahi yine de söz konusu rivâyetlerde cehennemin yok olacağına dâir hiçbir delil yoktur.
Cehennem yok olmadıkça, ehlinin orada devamlı kalacağını İbnü’l-Kayyim dâhil tüm Ehl-i Hakk’ın kabul ettiğini söylemiştik. Şu halde bunu kabul eden İbnü’l-Kayyim’e bu rivâyetler destek vermemektedir.
Zîrâ bu rivâyetler kabul olunacak olsa da, cehennemin son bulacağını değil, içindeki ehli­nin çıkarılacağını anlatıyorlar. Netîce olarak gelinen noktada: “Birileri oradan çıkarılacak, cehennem ise devam edecek ve cehennem devam ettikçe müşrikler orada dâim kalacak” şeklinde kaçınılmaz üç kazıyye oluşmuştur.
Bu üç kazıyyeyi esas alınca, mânâ mecbûri olarak: “Kâfirler cehennemde ebedî kalırlarken günahkâr Müslümanlar orada ne kadar uzun zaman ka­lmış olsalar da elbet bir gün çıka­cak­lar­dır.” şeklinde olur ki, bu da Ehl-i Sünnet’in îtikādıdır.

C) İSLAMOĞLU’NUN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI
İslamoğlu’nun ‘Cehennemin son bulup-bulmayacağı’ hakkındaki görüşünü üç madde hâlinde ele alıp tutarsızlığını beyan edelim.

1) Meselede dayandığı kaynağı,
2) “Huld” ve “Ebed” kelimeleri,
3) “Cehennemin ebedîliği gaybî bir mese­ledir”, şeklindeki sözü.
Aslında yukarıdaki izahattan sonra konuş­manın gereği olmadığını, zâten hakkın anlaşıl­dığını, bu konuda konuşmanın baş ağrıtacağını söylemek mümkünse de, makālenin asıl yazı­lım amacı; Müslüman kar­deşlerimizin bu çeşit tutarsızlığı sa­vunan birisi­nin zehirli oklarına hedef olup, ileride doğacak daha büyük ihtilaf ve şiddetlerin içine çekilmesini önlemektir.
1) İslamoğlu’nun bu meselede dayandı­ğı kaynağı: İslam­oğlu’nun, kaynak gösterdiği İbnü’l-Kay­yim’in görüşünü ve dayandığı sa­hâbe delillerinin onu desteklemediğini yukarıda anlatmıştık. Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)dan yaptı­ğı rivâyet ise tamâmen asılsızdır.
Burada şunu söylemeliyiz: Bu hususta ge­len rivâyetlerin cehennem ehlinin ebedî olarak orada kalmayacaklarını söylediklerini var­sa­yacak olsak bile, bu rivâyetler “Merfû‘” hadis hükmünde olur. Böyle olunca da Kur’ân âyet- lerini bunların doğrultusunda tevil etmektense, bun­ları Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamak gerekir.
Ama bu rivâyetleri Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamazsak yâni muhâlif bir mânâda anlayacak olursak, sâdece bu muhâlefet sebebiyle bile, bu rivâyetler şâz ve ma‘lûl sayılacaklardır. Kaldı ki bunların metin ve senetleri ızdırab (mu‘âraza -çelişki-) ve zayıflıktan kurtulmuş değillerdir.
Zayıf hadisle, fezâil-i a‘mâl bâbında amel edilmesi câizse de, böyle îtikādî bir konuda â­yet-i kerîmelerin ve sahih hadislerin beyânına rağmen zayıf bir hadise tutunmak ilmî emânet­le bağdaşır bir şey değildir.

Şu halde İslamoğlu’nun delil gösterdiği İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı belir­miştir. Fakat kendisi: “Ben İbnü’l-Kayyim’in görüşünü kabul etmedim.
Bilakis ‘Bu mesele ğaybî bir meseledir!’ dedim” diyebilir. Güyâ kendisi “Huld” ve “E­bed” keli­melerini araştırmış da bu kanaate var­mış!

2) İslamoğlu: “Bir Kur’an talebesi ola­rak Kur’an’daki “huld” ve “ebed” kelimeleri­ni tahlil ettim” diyor.
Bir bakalım öyle mi? Arap lügatlerinin en büyük ve en önemlisi olan “Lisanü’l-Arab” ve “es-Sıhah”ta “huld” maddesinde, bu kelime ile ilgili şöyle der: “el-huld”; bir yerden çıkmamak üzere orada devamlı kalmaktır. “Dârü’l-Huld” de âhiretin ismidir. Çünkü ehli orada ebedî kalacaktır.
“Huld” kelimesinin “Sonsuz” mânâsında olduğunun delillerinden biri de; bir yerde de- vamlı olmayıp uzun müddet kalacak olan hak- kında “hâlid” kelimesinin kullanımının mecâzî oluşudur.
Yaşlandığı halde saçlarına ak düşmeyen bir kişiye “muhalled” denilmesi, “Sanki hiç öl- meyecek” mânâsında mecazdır ki bu da söyle- diğimiz mânâyı teyit eder mâhiyettedir.
“Ebed” kelimesine gelince, acaba İslam­oğlu hangi lügatte “ebed” veya “huld” kelime­sini araştırmış da kendine tutanak bulmuş(!) bunu ibraz etse de bir görsek. Oysaki bütün lü­gatler aksini söyler.
“Lisânü’l-Arab”ta zikredildiğine göre; “ebed” kelimesi; dâim, te’bîd ve mekân lafızla­rı ile birlikte kullanıldığında “hiçbir şekilde çıkmamak üzere sonsuz ikāmet” manasındadır.
Mısır halkının “te’bid” kelimesini sınırlı zaman hakkında kullanmaları ise onların örfü olup Kur’ân-ı Kerîm’in lügati değildir.
Allâh-u Te‘­âlâ Rasûlüne hitap ederek:
﴿ وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍمِّن قَبْلِكَ الخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الخَالِدُونَ كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ المَوْتِ ﴾

“(Ey Muhammed!) Senden önce de hiç­bir insanı ölümsüz kılmadık, sen öleceksen, onlar sonsuz mu kalacaklar?
Her canlı ölü­mü tadacaktır!” (Enbiyâ Sûre- si:34–35)buyurmuş­tur.

İyice bakılacak olsa görülecektir ki, Allah “huld” tâbirini ölüme mukābil getirmiştir. Yâni “Sen fâniysen, onlar bâkî mi kalır?” buyurarak “huld” ve “hâlidûn” kelimelerini “Ölümsüzlük” ve “Sonsuza dek yaşayacak olanlar” mânâsında zikretmiştir. Eğer uzun müddet mânâsında olsaydı, o zaman mânâ; “Ey Muhammed! Sen­den önce de hiçbir insanı uzun ömürlü kılma­dık, sen öleceksin de onlar biraz daha mı yaşa­yacak?” şeklinde olurdu ki bunun yanlışlığı or­tadadır.
Çünkü Nûh (Aleyhisselâm)ın 950 seneden fazla yaşadığı Kur’ân-ı Kerîm’in nassıyla sâbittir. İşte bütün bunlar şunu göstermektedir ki Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Huld” kelimesini “Sonsuz” mânâsında tefsîr etme, “Hakîkat”, diğer mânâlarda kullanmak ise “Mecaz”dır.
Burada şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kur’ân lügati konusunda mütehassıs olan Râ­ğıb el-İsfahânî (Rahimehullâh) “el-Müfredât” isim­li eserinde: “Ebed” kelimesi “Diğer zamanların bölündüğü gibi bölünemeyecek uzun zamandan ibârettir” demiştir.Bölünemeyecek zaman ise ancak sonsuz zamandır. (el-Müfredât, sh:12)
Benim anlamadığım husus; İslamoğlu’nun nereden nasıl araştırdığı ve işi nasıl karıştırdığı­dır! Hem cumhûr ulemânın görüşüne karşı bir şey söylemek ona mı kalmış? Doğrusu anlaşıl­ması zor ve güç bir şey! Demek insan bir şeye kafayı taktı mı, gün gibi ortada olan hakikatleri göremez oluyor. Rabbimiz bizi hidâyete eriştir­dikten sonra kalplerimizi kaydırmasın! Âmîn!

3) İslamoğlu’nun: “Cennet ve cehen­ne­min zamanı ğaybi bir konudur. Bu konuda konuşmak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allah bi­lir. Bize düşen cehennemden sakınmak cen­neti hak etmektir.” şeklindeki hezeyânının reddiyesine gelince:
Geride Ehl-i Sünnet’in ve İbnü’l-Kay­yim’in görüşlerini zikrettik. İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı da anlaşılmış oldu.
Şim­di: “Acaba İslamoğlu, İbnü’l-Kay­yim’in görü­şünü neden söyledi ve sonra ken­di­si, İbnü’l-Kayyim’e de, Ehl-i Sünnet’e de uy­mayıp, bu­güne kadar hiçbir kimse tarafın­dan söylenme­miş bir görüşü kendi görüşü olarak ortaya attı.” konusu merak ediliyorsa, bunun cevâbı basittir.
İslamoğlu, ilk önce İbnü’l-Kayyim’in görüşünü ortaya atarak güyâ bu konuda ihtilaf olduğunu göstermeye çalışmış, sonra da: “Bu konu ihtilaflıdır”, “En iyisini Allâh bilir”, “Bu konuda bir karar vermek ğaybı taşlamaktır” diyerek kafaları karıştırmayı hedeflemiştir.
Böylece o, bunca âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerin ve bütün Ehl-i Sünnet ulemâsının gaybı taşladığını söylemiş olmaktadır. Oysa ğaybı taşlamak, delilsiz ve mesnetsiz konuş- mak ve bilinmedik şey hakkında ahkâm kes- mektir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin tümü gaybı taşlıyorsa, kendisi bu meselenin gaybı taşlamak olduğunu nereden bilmiş? Aslında bu sözüyle gaybı taşlayan ancak kendisidir.
Allah aşkına! Ben bu ümmetin böyle ucuz bir şekilde kandırılıp Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştırılmaması için yazacak, ilmi bir sa­vunmayla hak görüşü müdafaa edip din kar­deş­lerime anlatma çabası güdeyim, o ise kalkıp “bana iftira atıyorlar, gıybet ediyorlar, kendi ayaklarına mermi sıkıyorlar”, gibi laflarla ken­dini mazlum ve mağdur konumuna koyup mil­letin merhametiyle ve hassasiyetiyle oynasın!
Bir taraftan, yeterince ilmi olmadan bo­yundan büyük işlere kalkışsın, yeri geldiğinde Ehl-i Sünnet’in imamlarını ğaybı taşlamakla it­ham etsin, öte yandan insanlara: “eleştiri yap­mayalım” diyerek lafebeliği yapsın! Ey akılları taksim eden Allah’ım! Seni tenzih ederiz.
Bakın şu: “Mezheb kavgası yaparsak ittihadı sağlayamayız” diyene! Demezler mi adama: “Peki ya senin yaptığın ne?!”
Müslümanların ekserîsinin mezhebi olan, hele hele ülkemizde Ehl-i Sünnet’in tamamının görüşü olan ve hiç kimsenin aksine bir görüşü bulunmayan bir konuda Ehl-i Sünnet’e “Ğaybı taşlıyorlar” diye iftira atmakla mı ittihadı sağ­la­yacaksınız?! Biz de inandık!
Artık bize düşen; İslamoğlu gibilerin bid‘­at sayılacak sapık fikirlerinden uzak durup baş­kalarını da bu konuda uyararak ebedî cenneti kazanıp, sonsuz cehennemden kurtulmaya ça­lışmaktır. Zâten yakında âhirete gidildiğinde herşeyin hakîkati ortaya çıkacaktır.
Ve’s-se­lam!

——————————————————————————–

[1] http://www.mustafaislamoglu.com/sorular.php
[2] İbni Cerir (Rahimehullâh) bu kavilleri naklettikten sonra: “Hepsinde ‘kavil’ vardır!” Yâni senet bakımından kabul edilemeyecek du­rumlar, bu sözlerin her birisi için geçerlidir.

R

CENNET ve CEHENNEM SONSUZDUR! 1 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , , , ,
add a comment

ÂYETLER GAYBI TAŞLAMIYOR! CEHENNEM SONSUZDUR!

Emin Ali Yüksel
بِسمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحيِم

Bilerek veya bilmeyerek, hak görüşleri temelinden sarsmayı âdet hâline getirenler, bir türlü başarılı olamamıştır. Yüzyıllardır çürütül­müş olmalarına rağmen, aynı iddiaların bora­zanlığını yapacak birileri mutlaka olmuştur.
Nedense son asırlarda sesleri daha fazla yükselmiş, hakîkatin savunucularının sessizli­ğinden istifâde etmeye çalışarak meydanı boş zannedip dalmışlardır.
Ehl-i Sünnet müdâfîleri de makāle, dergi, internet ve diğer iletişim vâsıtalarıyla onlara her zaman hak ettikleri cevâbı vermişlerdir.
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi mer­hum, cehennem azâbının ebedî olmadığını sa­vunan Kazan’lı Mûsâ Cârullah Bigiyef’e karşı “Ye­ni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiy­yesi” ismiyle yayımlamış olduğu reddiyesinde bu konuyu son derece güzel açıklamış ve muâ­rızına tutunacak hiçbir şüphe bırakmamıştır.
Yine Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî “el-İ‘tibâr bi Bekāi’l-Cenneti ve’n-Nâr” isimli eserinde, “el-Emîr” diye bilinen Muhammed b. İsmail es-San‘ânî de “Ref‘u’l-Estâr li-İbtâli Edilleti’l-Kāilîne bi Fenâi’n-Nâr” isimli eserinde, İbni Teymiyye ve İbnu’­l-Kayyim’in cehennem azâbının ebedî olmadığı yönündeki görüşlerini çürüten ve inkâra mahal bırakmayacak şekilde hak görüşü ispat eden deliller getirmişlerdir.
İbnü’l-Kayyim’in kitabı gibi, ona reddiye mâhiyetinde yazılan bu kitaplar da mevcuttur. Ne var ki cehennem azâbının ebedî olduğu ko­nusunda şüphe uyandırmakta sakınca gör­me­yen İslamoğlu, keşke İbnü’l-Kayyim’in kitabı­na gösterdiği ilgiyi ilmî emânet adına bu kitap­lara da gösterseydi.
İslamoğlu’nun kendisine sorulan bir soruya web sitesinde[1] verdiği cevâbı aynen aktarıyoruz.
1. “Cennet cehennem yok olacaktır” gö­rü­şü benim görüşüm değildir. Bir Kur’an talebesi olarak Kur’an’daki “huld” ve “ebed” kelime­le­rini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebedili­ğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Abdullah b. Mes’ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki gü­nümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşleri­ni serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim. Buna da İbnu’l-Kay­yım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi’l-Ervah İla Bi­ladi’l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser Arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbnu’l-Kayyım’ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bil­mezseniz bilen birine sorabilirsiniz.
Siz yanlış adrese kızıyorsunuz. Hz. Ebube­kir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Abdullah b. Mes’ud’a kız­manız, onlara hesap sormanız lazım. Onlara hesap sormanız gerekirken bana hesap sorma­nız adil değildir. Hak değildir. Zulümdür. Allah razı olmaz.
2. Bakara suresinde Cennet ve nar’ın ilk geçtiği yerde bu konudaki farklı görüşleri bir müfessirin ilim namusu gereği zikrettim. Bir önceki kasette/CD’de başkalarının görüşünü naklettim. Bir sonraki derste kendi görüşümü naklettim. O da şuydu: cennet ve cehennemin zamanı gaybi bir konudur. Bu konuda konuş­mak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allah bilir. Bize düşen cehennemden sakınmak cenneti hak et­mektir.Evet, İslamoğlu’nun hezeyanları burada sona erdi.
Meselenin daha güzel anlaşılabilmesi için; evvelâ İslamoğlu’nun ve İbnü’l-Kayyim’in bâtıl görüşlerini nakledelim, sonra hak görüşün ne olduğunu anlatalım, tâ ki de­lil­lerin kimi ne kadar desteklediği anlaşılsın.
Şunu baştan söyleyelim: Cehennem var oldukça kâfirlerin oradan çıkmayacağı İbnü’l-Kayyim dâhil tüm İslam âlimlerince söz birli­ğiyle sâbittir. Hiçbir şekilde hiçbir görüşü ka­bul edilmemiş ve bâtıl mezheb olduğuna ittifak edilmiş Cehmiyye mezhebi’nin kurucusu el-Cehm b. Safvân’dan başka “Fenâ-i cennet ve nâr (cennet-cehennemin yok olacağı)” görüşü­nü savunan olmamıştır.
Cehennem yok olmadan kâfirlerin oradan çıkacağını ise hiçbir âlim, hattâ el-Cehm b. Safvân dahî söylememiştir.
Şimdi makālemizin temelini oluşturan üç görüşü beyân edelim:

a) Ehl-i Sünnet’in ve diğer mezheplere mensup olan Müslümanların ekseriyeti: Cennet ve cehennem ebedîdir. İçindekiler de o­rada ebedi ka­lacaklardır. Kal­binde zerre mikta­rı îman olan cehennemden çı­kıp cennete gire­cektir. Kâfirler ise aslâ cennete gire­mezler ve cehennemden çıkartılmazlar.

b) İbnü’l-Kayyim: Cehennem var olduğu müddetçe kâfirler orada ebedî kalacaklardır. Ancak gün gelecek cehennem yok olacaktır ve içindekiler cehennemden cennete taşınacaktır

c) İslamoğlu: Cennet ve cehennemin za­mânı gaybî bir konudur. Bu konuda ko­nuş­mak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allâh bilir. Şunu da söyleyelim ki; İslamoğlu, nak­let­tiğimiz cevâ­bında “Cen­net cehennem yok o­la­caktır, görüşü benim görüşüm değil­dir.”sözü ile İbni Kay­yim’in görüşünü kastediyorsa bu bir anlama hatâsıdır.

Zîrâ İbni Kayyim sâdece cehennemin son bulacağını söylüyor.
İslamoğlu kendisine sorulan soruya verdi­ği cevabının sonlarına doğru, soran kişiye: “E­ğer Kur’an’a, Sünnete, Sahabe kavillerine, İs­lam’ın ana kaynaklarını kendi di­linden okuyup yorumlayacak ve karşılaştıracak bir bilgiye sa­hip âlimseniz, yapacağınız tek şey vardır: gös­terdiğim kaynağı açıp oradan nak­lettiğim bilgi­lerin doğru nakledilip etmediğini kontrol et­mek. İşte bunu yapsaydınız ve benim oradan yanlış, yalan, eksik ve çarpık naklettiği­mi tesbit etseydiniz; Ben, sizi tebrik eder, size dua eder, sizin elinizi öperdim”. diyor.
Biz de gösterdiği kaynağa bakınca gördük ki, görüşünü dayandırdığı sahabeden Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)a ait böyle bir görüş, ne onun kaynak verdiği İbnü’l-Kayyim’in kitabında, ne de başka bir yerde mevcut değildir. Şu halde “bana demediğimi, dedin diyorlar” ve “iftira e­diyorlar” diyen kendisi, kendisini vasıflasın!
Ayrıca, bir kitapta var diye, zayıf-sahih a­yırmadan ve rivâyetlerin mânâları­nın ne oldu­ğunu anlamadan her görülen nakle­dilemez.
İslamoğlu’nun, bâtıl görüşüne delil olarak diğer sahabeden yap­tığı nakillerin gerçekte ne mânâya geldiğini ise makālemizin ilerleyen bö­lümlerinde göreceğiz.

A) EHL-İ SÜNNET’İN VE DİĞER MEZ­HEPLERE MENSUP OLAN MÜSLÜMAN­LA­RIN EKSERİYETİNİN GÖRÜŞÜ
Bu görüşe âit delilleri dört maddede zikre­deceğiz.
1) Cehennemin sonsuz olduğunu açıkça söyleyen âyet-i celîleler:
Eğer İbnü’l-Kayyim’in “Ce­hennem de­vam ettiği müddet kâfirler oradan çıkmayacak, ama gün gelip cehennem son bula­cak” şeklin­deki görüşü doğru olsaydı, azâbın devamlılıkla vasıflanmaması gerekirdi. Zîrâ cehennem son bulunca hâ­liyle azap da son bulur. Oysaki Al­lâh-u Te‘âlâ onların azapta devamlı kalacakla­rını birçok âyet-i kerîmesinde beyân etmekte­dir. Bunlardan bir kısmını zikredecek olursak:
﴿ إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ ﴾
“Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklar. Azapları hafifle­tilme­ye­cektir. Onlar azap içinde kurtuluştan ümit kesmişlerdir.” (Zühruf Sûresi:74–75)
﴿ إِنَّ اللّٰهَ لَعَنَ الْكَافِرِينَ وَأَعَدَّ لَهُمْ سَعِيرًا خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا لَا يَجِدُونَ وَلِيًّا وَلَا نَصِيرًا ﴾
“Şu muhakkak ki, Allâh kâfirleri rah­metinden kovmuş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. (Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost bulabilirler, ne de bir yardımcı.” (Ahzâb Sûresi:64–65)
﴿ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَإِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَخَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ﴾
“Al­lâh’a ve peygamberine kim karşı ge­lirse ona, içinde sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır.” (Cinn Sûresi:23)
﴿ يُرِيدُونَ أَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ ﴾
“Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar o­radan çıkacak değillerdir. Onlar için devam­lı bir azap vardır.” (Mâide Sûresi:37)
﴿ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَا يُقْضَى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَا كَذٰلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍ ﴾
“İnkâr edenlere de cehennem ateşi var­dır. Öldürülmezler ki ölsünler, ce­hennem a­zâbı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ileri gi­den her nankörü böyle cezâ­lan­dı­rı­rız.” (Fâtır Sûresi:36)
﴿ وَأَمَّا الَّذِينَ فَسَقُوا فَمَأْوَاهُمُ النَّارُ كُلَّمَا أَرَادُوا أَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا أُعِيدُوا فِيهَا وَقِيلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ ﴾
“Ama (kâfir olan) fâsıkların barı­nak­ları ateştir. Oradan her çıkmak iste­dik­le­rinde o­raya geri çevrilirler ve ken­dile­ri­ne: “Haydi tadın o ateşin yalan­layıp dur­duğunuz azâbı­nı!” denir. (Secde Sûresi:20)
Görüldüğü gibi âyetler cehennemin son­suz olduğunu bildirmekle birlikte, azâbın de­vamlı ve elemli olduğunu da açıkça söy­lemek­tedir. Yine cehennemin ebedîliğini bildiren bir­çok âyetten bir kaçı şöyledir:
﴿ بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَأَحَاطَتْ بِهِ خَطِيئَتُهُ فَأُولٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ ﴾
“Hayır! Kim bir kötülük eder de kötü­lüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada de­vamlı kalırlar.” (Bakara Sûresi:81)
﴿ إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَظَلَمُوا لَمْ يَكُنِ اللّٰهُ لِيَغْفِرَ لَهُمْ وَلَا لِيَهْدِيَهُمْ طَرِيقًا إِلَّا طَرِيقَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًاوَكَانَ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرًا ﴾
“İnkâr edip zulmedenleri Allâh aslâ ba­ğışlayacak değildir. Cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değildir. Onla­rın iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Ora­da ebedî olarak kalacaklardır. Bunu yapmak Allâh için pek kolaydır.” (Nisa Sûre­si:­168–169)
﴿ إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ لَوْ كَانَ هَؤُلَاءِ اٰلِهَةً مَا وَرَدُوهَا وَكُلٌّ فِيهَا خَالِدُونَ ﴾
“Siz ve Allâh’ın dışında taptığınız şey­ler cehennem yakıtısınız. Siz oraya gi­recek­siniz. Eğer onlar birer tanrı ol­sa­lar­dı oraya (cehenneme) girmezlerdi. Hâl­bu­ki hepsi orada ebedî kalacaklardır.” (Enbiyâ Sûresi:98–99)

2) Cehennemin Sonsuz Olduğunu Açıkça Söyleyen Hadîs-i Şerîfler:
Ebû Hureyre (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُعَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «مَنْ تَرَدّٰى مِنْ جَبَلٍ فَقَتَلَ نَفْسَهُ فَهُوَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ يَتَرَدَّى فِيهِ خَالِدًا مُخَلَّدًا فِيهَا أَبَدًا. وَمَنْ تَحَسّٰى سُمًّا فَقَتَلَ نَفْسَهُ فَسَمُّهُ فِي يَدِهِ يَتَحَسَّاهُ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدًا مُخَلَّدًا فِيهَا أَبَدًا. وَمَنْ قَتَلَ نَفْسَهُ بِحَدِيدَةٍ فَحَدِيدَتُهُ فِي يَدِهِ يَجَأُ بِهَا فِي بَطْنِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدًا مُخَلَّدًا فِيهَا أَبَدًا.»
“Her kim bir dağdan yuvarlanır da kendini öldürürse o da cehennem ateşinde e­bedî ve dâimî olarak yuvarlanacaktır.
Her kim zehir içer de kendini öldürürse o kimse de, zehrini cehennem ateşinde ebedî ve dâimî kalarak içecektir. Her kim kendini bir demir parçasıyla öldürürse, demiri elin­de, onu karnına saplar bir hâlde cehennem ateşinde ebedî ve dâim olarak kalacak­tır. (Bu­hârî, Tıbb:55, 5442, 5/2179; Müslim, Îman:47 no:109, 1/103-104)
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «يُجَاءُ بِالْمَوْتِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأَنَّهُ كَبْشٌ أَمْلَحُ فَيُوقَفُ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ فَيُقَالُ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ هَلْ تَعْرِفُونَ هٰذَا فَيَشْرَئِبُّونَ وَيَنْظُرُونَ وَيَقُولُونَ نَعَمْ هَذَا الْمَوْتُ قَالَ وَيُقَالُ يَا أَهْلَ النَّارِ هَلْ تَعْرِفُونَ هٰذَا قَالَ فَيَشْرَئِبُّونَ وَيَنْظُرُونَ وَيَقُولُونَ نَعَمْ هٰذَا الْمَوْتُ قَالَ فَيُؤْمَرُ بِهِ فَيُذْبَحُ قَالَ ثُمَّ يُقَالُ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ خُلُودٌ فَلَا مَوْتَ وَيَا أَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ فَلَا مَوْتَ.»
Ebû Sa‘îd el-Hudrî (Radıyallâhu Anh)dan ri­vâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlullâh (Sal­lâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyâmet günü (ehl-i cennet, cennete, cehennemlikler de cehenneme ayrıldıktan son­ra) alaca bir koç sûretinde ölüm getirilecek.
Bir dellâl: ‘Ey Cennet halkı!’diye bağı­racak,cennettekiler hemen boyunlarını uza­tıp başlarını kaldıracaklar ve bakacaklar. Dellâl: ‘Bunu tanıyor musunuz?’ diye sora­cak. Ehl-i Cennet’in hepsi onu görerek: ‘E­vet ta­nıyoruz, bu ölümdür’, diyecekler. Son­ra dellâl: ‘Ey Cehennem halkı!’, diye yüksek sesle ses­lenecek, onlar da boyunlarını uzatıp başlarını kaldırarak bakacaklar.
Dellâl: ‘Bunu tanı­yor musunuz?’ diye sorunca onlar da onu gö­rerek: ‘Evet tanıyo­ruz, bu ölümdür’, diyecekler. Ardından ko­yun sûretindeki ölüm (Cennet’le Cehennem a­rasın­da) boğazlanacak. Sonra dellâl: ‘Ey Cennet hal­kı! Cennette ebedî yaşayacaksı­nız, artık ö­lüm yoktur’. (Cehennem halkına da) ‘Ey Ce­hennemlikler siz de karargâhınız­da ebedîsi­niz, size de ölüm yoktur!’ diye­cek.” (Müslim, Kitâbü’l-Cennet:­13, no:2849, 4/2188; Buhârî, Tefsîr:221, no:4453, 4/1760; Tirmi­zî, Kitâb-u Tefsîri’l-Kur’ân, Hadis no:3156)
Mu‘âz b. Cebel (Radıyallâhu Anh) şöyle de­miş­tir: Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) beni Ye­men’e gönderdi. Oraya varınca halka şöyle de­dim:

“Ey insanlar! Kuşkusuz ben size Rasûlül­lâh tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Muhak­kak Allâh’a dönüş, cennet ya da cehennemden birine dönüştür. Bu dönüş ölümsüz olacak, oradan ayrılma olmayacak ve cesetlerinize ölüm sirâyet etmeyecek şekilde bir dönüştür.” (Süyûtî, el-Câmi‘u’s-Sağir, no: 852)
Daha birçok meşhur hadîs-i şerîf, kalbinde zerre îman bulunan kimsenin cehennemden çı­kacağını, kâfirlerin ise ebediyyen çıkamayaca­ğını bildirir.
Şefaatle ilgili tevâtür derecesine ulaşmış birçok hadis günahkâr mü’minlerin cehennem­den çıkarı­lacaklarını açık bir şekilde ortaya ko­yar ve bu hüküm sâdece günahkâr Müslüman­lara hastır.
Faraza kâfirler de cehennemden çıkacak olsa­lardı, onlar da günahkâr Müslümanlar gibi olur­lardı ve şefaat hadislerinin hiçbir anlamı kal­mazdı. Zîrâ herkes cehennemden çıkacaksa tahsisin ve Peygamberin şefa­atinin ne anlamı ve önemi kalır ki!

Cehennemin sonsuz olduğuna dâir Sahâbe ve Tâbi‘în’in icmâ‘ı (görüş birliği) vardır.
İbni Hazm, üzerinde icmâ‘ bulunan me­seleleri zikretmek maksadıyla kaleme aldığı “Merâtibu’l-İcmâ‘” isimli eserinde “Bekā-i nar­ (cehen­nemin devamlı olması) meselesini de zik­retmiş ve şöyle demiştir: “…Cehen­ne­min hak olduğunda, buranın ebedî bir azap yurdu olduğunda, kendisinin ve için­de­ki­lerin sonsuz ve ebedî olarak devam edip, fena bulmayaca­ğında ittifak etmiş­ler­dir…” (İbn Hazm, Merâtibu’l-İcmâ’, sh:268)
Bu esere “Nakdü Merâtibi’l-İcmâ’” a­dıyla bir tenkit yazmış olan İbni Teymiyye bi­le, yukarıdaki satırlar hakkında tek kelime et­memiştir. (Ebu Bekir Sifil, İnkişaf Dergisindeki “İbn Teymiyye Ve İbnu’l-Kayyım’ın Cehennem’in Ebediliği Meselesindeki Görüşünün Tesbiti” isimli makalesinden.)
Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî şöyle der: “İbni Hazm gibi icmâ‘ meselelerin­de son derece şiddetli dav­ra­nıp her bir icmâ‘ı kabul etmeyen kişinin, kabul ettiği icma‘ en yüksek mertebede bir icmâ‘ olur.” (Muhammed Zahid el-Kevserî, Makalât; “Mes’elet’l-Hulud” 328)
Ehl-i Sünnet îtikādı; cennetin, cehenne­min ve içindekilerin son­suz oldu­ğu, cehennem ehli­nin azâbının hafifle­tilmeye­ceği şeklindedir.
Bunda ihtilaf eden hiç­bir Ehl-i Sünnet âli­mi yoktur.
Sıraladığımız bu delillere daha birçoğunu eklemek mümkündür.
……….DEVAMI====>2 DE

Mustafa İslamoğlu’nun sapkın görüşleri.. 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , , , , , ,
add a comment

MUSTAFA İSLAMOĞLU : O’da Efgani mezhebsizini savunanlardan.[1] Türkiye’deki mezhepsiz reformcuları kaynak alarak kitaplar yazanların içinde kalemi güçlü bir isim. Hiç değilse İmamlar ve Sultanlar kitabında, imam-ı Azam (rh.a) efendimizi Ebu Hanife’den hariç “Azam” lakabı ile anabilmiş, Allah rahmet eylesin, şehid imamdır diyebilmiştir.Tabi burada maksadı tağuta karşı kendine malzeme olarak İmam-ı Azam efendimizi seçmek değilse !

Bu cümlelerinin onu Muhammed Abduh, İbn Hazm, İbn Teymiyye, M.Abdulvehhab, Mevdudi..vs. gibi isimlerin ve rafizi vehhabi etkilerinden kurtarmaya bir sebep olmasını dilerim. Zira kitaplarında kaynak olarak ele aldığı isimlerden bazılara bunlar ! Bu isimlerin ne korkunç itikad hırsızları olduğunu benim gibi ilimsiz biri tesbit edebildiğine göre, kendisinin bunları bilmemesi düşünülemez !Geriye bir tek ihtimal kalıyor : Bu isimlerin çağırdığı itikadı-Allah korusun- benimsiyor olmak !

Bahsi geçen kitabında (sh: 178) İmam-ı Yusuf (rh.a.) gibi bir müctehidi yargılaması haddini bilmezlik olsa gerek.Bu mübarek imamı yargılamaktan geri durmayan birinin, mezhepsiz olduğu bilinen Mevdudi’yi de aynı sayfada İmam Yusuf’a nispet edercesine övmesi enteresandır.

Bir başka kitabında çok talihsiz cümleleri var. Sevgili Peygamberimizin gözlerinin, mübarek ağız biçiminin, inci dişlerinin güzelliğini, sesinin gür çıktığını, yani peygamberi mucizeden olmak üzere, seslerinin çok uzaklardakilerin dahi duyabildiğini, boylarının herkesten yüksek göründüğünü, tenlerinin misk-i amber gibi koktuğunu, bir çocuğu sevse o çocuğun başında mübarek ellerinden yayılan kokunun günlerce ayrılmadığını çeşitli muteber ehl-i sünnet kitaplarında okumuşsunuzdur.

İslamoğlu’da tüm bunları epey malumatla mezkur kitabında naklettikten sonra bakın ne diyor : Rabbimiz Hz.Peygamberi örnek olarak gösterdiği halde, nedense klasik ulema ille de onu efsaneleştirmek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlardır… Verilmek istenen insan tipi taklid edebilecekleri bir nebi değil de kendisine sadece hayranlık duyulmak için oldukça aşkınlaştırılmış insanüstü bir peygamber tipi çizmekteler…Elbette efsaneler örnek alınsın diye değil, sadece insanlara ” onlar kim, biz kim! ” dedirtmek ve hayret ıslıkları çaldırmak için oluşturulur…Geçmişte bu tavır niçin takınıldı, bilemem.Lakin çağın mantığı da buna çok benziyor. Kutsa ve müzeye kaldır.. Onun örnekliği iki ayaklı Kur’an oluşundan gelir.Onunla ilgili söylenenler gerçek de olabilir..(!) [2]

nedense klasik ulema.. İmam-ı Suyuti,İmam Müslim, İmam Buhari, İmam Taberani, İmam-ı Kastalani, İbn-i Cerir M.Taberi (RA) gibi mübarek ve mutemet isimler mi klasik ulema ? Yani eski bakışlı, dar ufuklu klasik ulema demek istiyor. Efendimiz aleyhisselatü vesselamın hayatlarını cephe cephe gözlemlemiş, yıllarca hizmetlerinde bulunup O’nu (SAV) aşkla yeterince anlatamamış olmanın sıkıntısını çekmiş sahabe mi klasik ? Zira senin klasik dediğin ulemalar bu sahabe zincirinden gelen anlatımla bize o şanlı Peygamberi anlattılar.Yine bu dini biz -Allah razı olsun- onlardan öğrendik.

Siz çağdaş ulema olmaya özendiniz ve mezhep tanımazları akıl hocası bildiniz ! Çağdaş Hamidullah alçağı, Peygamber düztabandı, tükrüğünden başka mucizesi yoktu dememiş miydi.? Kitabında nakillerde bulunduğun M.Abdulvehhab “benim elimdeki bastonumun bana faydası var, Muhammedin (SAV) faydası yok dememiş miydi ? “Kişi sevdiğiyle beraberdir” onu efsaneleştirmek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlardır… İlk nur ve son Peygamber.Allah (CC)’ın “habibi” sevgilisi..Buna rağmen sen, Allah Resulünün bizlerden farklı yanının olacağını, diğer insanlardan üstün vasıflara haiz olacağını kabul etmiyor musun? Kaba bir maddeci bakışla dinin tebliğ eden elçiydi hepsi o kadar mı ? Tebliğ ettiklerine bakın, tebliğciye bakmayın diyorsan, Al-i İmran suresi: 31′i muteber ehl-i sünnet tefsirlerinden oku. Biraz da Mesnevi’yi okuyalım ki, maddi gözümüz kapansın, manevi aşk gözümüz açılsın. (daha&helliip;)

İBNİ TEYMİYE’NİN KİBRİ… 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: ,
add a comment

776760_49124735BAKALIM ESAS FİTNECİ, TEKFİRCİ KİMMİŞ ?
Hatip, vâiz ve ilmî çok bir fakîh idi. Çok kitap yazdı. Şiî’leri ve Yunan feylesofları reddetti. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. Allâme İbn-i Hacerî Mekkî hazretleri, buna “Allahü teâlânın, ilmîni sapıtmasına sebep ettiği kimsedir.” buyurdu.

Sıfat-ı İlâhiyye hakkında sorulan suale verdiği cevap Ehl-i Sünnet âlimlerini gücendirmiştir.

Allahü teâlâyı insan suret ve siretinde kabul ettiği için Kahire kalesinin kuyusuna hapsedildi.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin büyüklüğünü anlıyamamış ,tasavvufu inkar etmiş ve doğru yoldan ayrılmıştı. Nitekim Zehebî de aynı yola sapmıştı.

Ehl-i Sünnet âlimlerinden ayrıldı, İslâm âlemine fitne ve fesat ateşi saldı.

İmâm-ı Suyûti, Kamu’ul Mu’ârid kitabında buyuruyor ki, “İbn-i Teymiyye kibirli idi, kendinî beğenir, herkesten üstün görünmek, karşısındakini küçümsemek ve büyüklerle alay etmek âdeti idi.”

Mason Abduh’un yetiştirmelerinden Camiülezher’in eski rektörü Mustafa Abdurrazik Paşa diyor ki: “İbn-i Teymiyye fetva verirken, mezhebe uymaz, bulduğu delil ile hareket ederdi. Tasavvuf büyüklerinin keşfini inkâr ederdi.”

Yine Abdurrazik Paşa diyor ki, “Vehhâbilik, bir bakımdan İbn-i Teymiyye’ye bağlı olduğu gibi, son asrın müceddidi bildiğimiz M. Abduh’daki dinde reform fikirleri de bir bakımdan İbn-i Teymiyye’ye bağlıdır.”

İbn-i Teymiyye evliyanın büyüklerinden Sadreddinî Konevî hazretleri için diyor ki: “Muhyiddin-i Arabi’nin arkadaşı olan Sadreddin, Aklîyyat ile kelâm ilimlerinde üstadından daha ileride olmakla beraber, ondan daha kâfir, daha az bilgili, daha az imanlıdır. Bunların mezhebi kâfirlik olduğu için daha hünerli olanları,daha çok kâfir oluyorlar.”

İbn-i Teymiyye müslümana kâfir diyenin kendisinin kâfir olacağını bilmediği düşünülemez. Fakat şeriatı kendi sapık görüşüne uydurmaya kalktığı ve aklı ermediği hakikatleri inkar ettiği için dalâletten dalâlete sürüklenmiştir.

Kur’ân-ı kerîmi ve Hadîs-i şerîfleri Ehl-i Sünnet âlimlerinin yanlış anladıklarını iddia edecek kadar ileri gitmiş ve Ashâb-ı kirâmın bile çok yerde yanıldıklarını söylemiştir. Allah’ın dinîni kendisinin düzelttiğini, Kur’ân-ı Kerîmin mânasını sadece kendisinin anlamış olduğunu söylerdi.

Müşebbihe denilen bid’at fırkası gibi konuşur, Allahü teâlâya madde ve cisim derdi. Yaratanı insan şeklinde sanıyordu. Bu bozuk inancına o kadar saplanmıştı ki Şam Camiînin minberinde “Cenâb-ı Hak, gökten yere benim şimdi indiğim gibi iner.” diyerek minberden aşağı indiğini İbn-i Battuta haber veriyor.

Tatarhaniye fetva kitabında, Milel ve Nihal kitabında ve bütün Ehl-i Sünnet kitaplarında mücesseme ve müşebbihe fırkaları gibi düşünen ve konuşanların kâfir olduğu bildirilmiştir. İbn-i Teymiyye gibi Allahü teâlâ arş üzerinde oturur, iner, yürür gibi sözlerde bulunmak küfürdür.

Cehennem azabının kafirlere de sonsuz olmayacağını söylerdi. Dört mezhebin sözbirliği ile bildiklerine uymayan sözlerin küfür olacağını kabul etmezdi.

El-Cebel camiînde Hazret-i Ömer Radıyallahü anh’ın çok hata yaptığını söylemiştir. Hazret-i Ali Radıyallahü anh’ın ise üçyüz defa yanıldığını söylemiştir. Hadîs-i şerîfte ise “Allahü teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üzerine koymuştur ve Ömer hiç yanılmaz.” buyurulmuştur. İbn-i Teymiyye ise Hazret-i Ömer radıyallahü anh’ın yanıldığını söylemekle Hadîs-i şerîflere karşı gelmektedir. Halbuki böyle Hadîs-i şerîfleri bilmeyecek kadar cahil değildi, fakat bilgisinin çokluğu nisbetinde çok yanıldı.

İmâm-ı Gazalî’nin kitablarında mevzu hadîslerin çok olduğunu iddia ederdi. İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, El-a’lâm bi kavatı il İslâm kitabında İbni Sübkî gibi âlimlerin kitaplarından alarak buyuruyor ki “İmâm-ı Gazalî’nin yazılarında kusur bulan kimse, ya hasetçidir veya zındıktır.” Zevacir S.37

İbni Battuta, İbni Hacer-i Mekkî, İbni Sübkî ve Ebû Hayyan Zahirî Endülûsî gibi sözleri senet olan derin âlimler, İbn-i Teymiyeyi Rafîzi saymışlardır. Hiç bir Ehl-i Sünnet âlimi İbn_i Teymiyye’yi övmemiştir. Talebeleri Zehebî ve İbnülkayyim gibi aynı yolun yolcuları onu göklere yükseltmiştir. Peygamber aleyhisselâmın anne ve babasına saldıran Aliyyül Kari ile Kur’ân-ı Kerîme mahluk diyen mason Abduh gibi kimseler İbn-i Teymiye’yi İmâm bilmişler, Ehl-i Sünnetten ayrılarak dalâlete düşmüşlerdir.

Doğan Çilingir-(İlâhiyatçı)