jump to navigation

Aktivist, radikal, hızlı İslâmcılar… 27/10/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, TARİH.
Tags: , , , , , , , , , ,
add a comment

Ahmedinecat yahudi kökenli mi?O fırka bir Ehl-i Sünnet mezhebi, meşrebi, yolu değildir. Yeterli bilgiye sahip olmayan bazı saf kişiler “Onlar da Kur’ân diyor, onlar da namaz kılıyor, onlar da tesettüre riayet ediyor” diyorlar. Onların namaz kılmalarına hangi Müslüman itiraz edebilir?Sünnîlerle onlar arasındaki ihtilaf ve anlaşmazlık namaz konusunda değildir.

Ehl-i Sünnet ile onlar arasındaki temel ayrılık usûlde, yani akaittedir.

Onlar bazı âyet ve hadîslere lügavî mânâ veriyor ve Yüce Allah’a mekan, cihet, inmek, oturmak, el, yüz, ayak gibi sıfatlar yakıştırıyor. Ehl-i Sünnet bunu kabul etmez. İmamlarımız yed, vech gibi kelimelerin başka lisana tercüme edilmesine bile izin vermemiştir.

Yüce Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) Şeytan’ın boynuzunun Necd’ten zuhur edeceğine dair hadîsi bulunmaktadır.

Son iki yüz küsur yıl içinde Ehl-i Sünnet ulema ve fukahası o fırkayı red ve cerh eden binlerce kitap yazmıştır. Bu kadar alim ve fakih yanıldı mı?

Devrimizde İslâm’ı, bir din olarak değil de bir ideoloji siyasî bir güç kaynağı olarak anlayan ve algılayan aktivist, radikal, hızlı Müslümanlar için akaid meselelerinin fazla önemi yoktur. Onlar için önemli olan, kendi kafalarına göre sözde cihad ve siyaset yapmaktır.

Bendeniz 1960’lı, 70’li yılları çok iyi hatırlıyorum. O tarihlerde birtakım radikal, aktivist, hızlı, astığı astık, kestiği kestik İslâmcılar “Biz Asr-ı Saadet’i geri getirmek için çalışıyoruz” diyorlardı. Sonra Müslümanların eline iktidar geçti, mahallî idareler geçti ve bir de baktık ki, o eski idealist İslâmcıların kısm-ı azamı, bozuk dedikleri düzenin ve sistemin haram ve necis rantlarına saldırmaya, yağmacılık yapmaya, akıllarınca ganimet toplamaya başlamış…

Böyle kimselerin İslâmcılığı, cihad, Asr-ı Saadet özlemi kimseyi aldatmasın.

Pakistanlı aktivist bir şahsiyet var. Hayli kitabı Türkçeye çevrildi. Bu zat imanın şartlarını altıdan beşe indiriyor, kaderi iman şartı olarak saymıyor. Aktivist, radikal, hızlı İslâmcılar için bunun önemi yoktur.

Mısırlı aktivist bir yazarın dilimize çevrilen bir eserinde “Namazların ve duaların tembellik çağının ürünleri” olduğu iddia ediliyor. Bendeniz bunu hayli tenkit ettim. İkinci baskıda “Salavatlar ve zikirler tembellik çağının ürünleridir” şekline sokuldu.

Her iki tercüme de büyük hatadır. Namaz, dua, Peygambere salavat getirmek, Allah’ı zikr etmek farzdır. Bu dört temel farza nasıl olur da tembellik çağının ürünleri denilebilir. Böyle bir söz, söyleyeni küfre götürmez mi?

Allah’ın rahmetine intikal etmiş müellifin böyle bir fâhiş hata yapacağını sanmıyorum. Mütercimin işidir… Lakin bunca radikal, hızlı, Asr-ı Saadet’i geri getirmek iddiasında bulunan İslâmcı nasıl olur da bu fâhiş ve öldürücü hatâyı görmüyorlar ve düzeltilmesini istemiyorlar?

Hızlı, radikal, aktivist İslâmcıların baş tacı ettikleri İranlı bir sosyolog var. Bu kişi, İslâm’ı Tanımak kitabında “Allah gerçek bir Janus’tur” diyor. Yani Yüce Allah’ı hâşâ sümme hâşâ iki çehreli bir Roma putuna benzetiyor. Ne korkunç küfür, ne korkunç zındıklık ve ilhad. Hızlı, radikal, aktivist İslâmcılar için bunun da önemi yoktur. Tenkit ettiğim için bendenize saldırıyorlar.

Çeşitli fırkalara, hiziplere mensup Müslümanlar birleşsinler edebiyatı yapılıyor. Bid’atçiler yüz milyonlarca tasavvuf, tarikat mensubu Müslümanı şirk ve küfürle suçlayacaklar ve sonra birleşme olacak. Böyle bir şey mümkün müdür?

İslâm dininde en önemli konu akaid, usûl, temel inanç hükümlerinin sahih/doğru (Kur’ân’a ve Sünnet’e uygun) olmasıdır.

Bunu ikinci plana atıp, buna önem vermeyip ucuz radikallik ve aktivizm yapmak bizi neticeye ulaştırmaz.

Önce Cenab-ı Hak ile ilgili inançlarımızı tashih etmeliyiz (doğrultmalıyız).

Bütün MüslümanlarınKur’ân, Sünnet, İcmâ-i ümmet, cumhur-i ulema yolunda olması gerekir.

Ehl-i Sünnet ile Ehl-i bid’at ve ilhad kesinlikle uzlaşmaz ve bağdaşmaz.

Bid’at ve dalâlet fırkaları gerçek ve sahih İslâm değildir.
M. Şevket Eygi / Millî Gazete / 27.10.09

Reklamlar

İngilizler Abdülhamid’i neden sevmezdi? 13/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in TARİH.
Tags: , , , , ,
add a comment

ABDÜLHAMİDABDÜLHAMİD’E TEHDİT MESAJI
Abdülhamid 1880’lerin başından itibaren dizginleri Babıali’nin elinden alarak Yıldız’da yeni bir merkez kuracak, tabii İngiltere’nin uyarısı hemen yetişecektir. İngiliz büyükelçisi bir gün huzura çıkarak Sultan’a bir mesaj getirir. Mesajda Abdülhamid’e, amcası Abdülaziz ve ağabeyi Murad’ın başına gelenlerden ders çıkarması öğütleniyor, eğer bu kafayla giderse sonunun iyi olmayacağı ima ediliyordu. Zaten en zayıf anımızı kollayarak Kıbrıs’ı istemekle dost olmadığını göstermiş olan İngiltere, Abdülhamid için artık güvenilmez ama cepheden karşısına alınması da tehlikeli bir rakipti.

ABDÜLHAMİD İNGİLTERE’NİN GERÇEK NİYETİNİ İSABETLE DEĞERLENDİRDİ
Sunacağım belge, İngiltere hakkında ne düşündüğünü göstermesi bakımından ilginçtir. Sadeleştirip kısaltarak aktarıyorum: “İngiltere’nin, Allah korusun, Devlet-i Aliyye’yi bölüp “tavâif-i mülûk” (küçük devletler) şekline koymaya çalışmakta olduğu açıktır. Onu Arnavutluk, Ermenistan, Arap hükümeti ve “Türkistan” tabirleriyle “otonomi” (özerklik) değil, “anatomi” yapmak, yani parçalarına ayırmak istemektedir. Hilafeti de İstanbul’dan kendi kontrolündeki Cidde veya Mısır’a götürecek ve bütün müminleri istediği gibi yönetecektir. Yalnız şurasına teessüf olunur ki, Jöntürk tabir olunan birtakım “çapkın” takımından herifler, kendi el ve ayaklarıyla İngilizlerin maksadı uğruna gece gündüz çalışıyorlar.” Abdülhamid İngiltere’nin gerçek niyetlerini isabetle değerlendirmiştir. Peki ne yapacaktır? Bunu da şöyle açıklar: “Bir hükümetin ve milletin ayakta kalması için birkaç şey lazımdır. 1) Din, 2) Eğitim, 3) Milliyet, 4) Sanayi ve zenginlik. Ne yazık ki, bilgisi tam olan adamlarımız pek azdır. Halbuki Hıristiyanlar bunların tamamına sahiptirler. Bunlar bizde yerleşinceye kadar Osmanlı Devleti’nin, İngiltere ve Rusya arasında bir yol ve politika izlemesi gereklidir.”

Abdülhamid’in “İngiltere ve Rusya arasındaki politika“sı şudur: Kuzeyimizdeki “Rus kapanı”na düşmeden Ruslarla iyi geçinmek; öte yandan İngiltere’nin çıkarlarını Rusya ile birleştirmesine mani olmak. İkisinin çıkarları çatışırsa yaşama şansımız artacak, diğer ülkelerle ilişkilerimizde elimiz rahatlayacaktır.

KURAN-I KERİM’E VURGU YAPILDI
Hatırlarsınız, Said Nursi’nin “Müstemlekât Nazırı” dediği fakat o sırada Başbakan olan Gladstone, 1882’de parlamentoda eline Kur’an’ı alarak yaptığı konuşmada Mısır Müslümanlarını kastederek, “Bu kitap bu Müslümanların elinde kaldıkça İngilizler hiçbir zaman onlara hakim olamayacaklardır. Yegâne çözüm, Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaktır.” sözünü söylemiştir. Bu konuşmayı çok sonraları işitecek olan Bediüzzaman, “Ben de Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu dünyaya ilan edeceğim.” diye haykırmış ve bütün mesaisini, sinsi İngiliz siyasetine karşı manevî bir set oluşturmaya adamıştır.

Bediüzzaman’ı harekete geçiren Gladstone, Abdülhamid’in de hasmıdır. Nitekim Büyükelçi Layard’da verilen bir muhtıraya, “Düşmanımız Gladstone’dur” diye yazdıran Abdülhamid’dir. “Türkler pılısını pırtısını toplayıp Asya’ya çekilmelidirler” sözünün sahibi Gladstone karşısında Abdülhamid, kozlarını Eyüp Peygamber sabrıyla kullanmıştı.

ABDÜLHAMİD ANLAŞMAYI İMZALAMADI
İngiltere bir şekilde Mısır’ı işgal etmişti ya, Sultan işgali tanımamakta kararlıydı. Ne yapıp edip Abdülhamid’in elinden, işgali resmen onayladığını bildiren bir belge almak gerekiyordu. Bir ara ikna eder gibi oldular da. İngiliz ordusunun 3 yıl içinde Mısır’dan çekileceğine dair sözleşmeye Kraliçe Victoria dahi imza koydu. Sıra Abdülhamid’in onayına gelmişti. Ne var ki o, hiç beklenmeyen bir hareketle anlaşmayı son dakikada reddetti. Zira bu imza, sadece İngiltere’nin Mısır üzerindeki hakimiyetini -geçici bile olsa- tanımayı getirmekle kalmayacak, Müslümanları emperyalizme teslim etmek anlamına gelecekti. (Mısır’ın hukuken elden çıkışı Lozan’dadır.)

GEÇİCİ İŞGALE ASLA RAZI OLMAM
“Hükümranlık haklarım ortadan kalkmadıkça” diyordu Abdülhamid, “hukuken mülküm olan yerlerde yabancı hakimiyeti ve geçici işgale asla razı olmam.” Sen misin razı olmayan! Al sana Ermeni sorunu! Ermeni ayaklanmalarını bastırması bile suç sayılmış, Gladstone Abdülhamid’e yepyeni bir ad bulmuştur: “Kızıl (Kanlı) Sultan.” Sanki 1857’deki Hint ayaklanmasında yüzlerce insanı katleden kendisi değilmiş gibi, İngiltere, Ermenilerin hamisi kesilmiştir. Sevdiğinden değil elbette, Abdülhamid’in kestiği hortumları tekrar tesis edebilmek için piyon olarak kullanmak arzusundan.

Lord Ponsonby adlı insaf sahibi parlamenter, Mondros Mütarekesi’nin hemen ardından Abdülhamid’in hakkını parlamentoda şöyle teslim edecektir:”Abdülhamid Avrupa’nın gördüğü en zarif ve en kurnaz diplomatlardan biriydi. O, Avrupa Birliği (Concert) makinesinin tekerleğine çomak sokacağı ve Düvel-i Muazzama’yı birbirine düşüreceği anı gayet iyi biliyordu.”

İNGİLTERE’DE ABDULHAMİD POLİTİKASI SEVİLMEZDİ
İngiltere’nin kurt diplomatlarından Aubrey Herbert, 14 Aralık 1911’de Avam Kamarası’nda şunları demiş:”İngiltere’de sabık Sultan Abdülhamid ve politikası sevilmezdi. Aynı şekilde Abdülhamid de, karakterinde çok nadir görülen bir samimiyetle İngiltere’den hoşlanmazdı. Aklımızda tutmamız gereken iki şey şudur: Abdülhamid yönetimi, fırsatını bulur bulmaz çıkarlarımızı baltalıyordu, yeni yönetim ise Liberal Güçlerin en büyüğü olan İngiltere’nin dostluğuna güvenmektedir.”

Çıkarları baltalayanların er geç tasfiyesi, yakın tarihte örneğini defalarca yaşadığımız bir kuraldır.

Şanlı Osmanlının Manevi Temelleri 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, TARİH.
add a comment
Kendisini Hakk’a adayan vakıf insanlar ve abide şahsiyetler, ancak can ve malın infakıyla yetişebilirler. Hâkim milletlerle mahkûm milletler arasındaki tek fark, bir avuç yetişmiş insan, yani kendini Allah (Azze ve Celle)’a ve topluma adamış vakıf insan farkıdır.

Vakıf insanların en zirvesinde bulunanlar, peygamberler, veliler ve onların terbiye ettikleridir. Onlar gönüllerdeki insan heyecanını dünyanın dört bir tarafına taşımışlar, tarihin altın sahifelerini onlar doldurmuşlardır.

Nitekim Osmanlı Devleti’nin asıl mimarı, Allah (Azze ve Celle)’ın has kulu Şeyh Edebâli hazretleridir. Sahabe devrinden sonra en ihtişamlı devir olan, Osmanlı, padişahından çobanına kadar bütün halkının Peygamber muhabbetiyle temeyyüz ettiği bir devlettir.

Osman Gazi’nin: “Gayemiz, kuru bir cihangirlik değil, i’lay-ı kelimetullah’tır” ifadesi son sözlerinin özünü teşkil eder. Hz. Peygamber’in adını duyunca salatu selam getirmek, elini kalbe koymak, na’tları ayakta dinlemek, Medine’den gelen menşurları abdest tazelemeden, öpüp gözüne sürmeden ve ayağa kalkmadan okutmamak, Rasulullah’ın (Sav) sakal ve saç kıllarını camilere bir bereket numûnesi olarak dağıtmak hep Osmanlı’nın ortaya koyduğu daha nicesi olan ihtiram tezahürleridir.

Osmanlı’nın manevî temelini atan Ehlullah ve gaziler bu derûn gönül zenginliğine sahip insanlardır. Zira bu kadar hayırlara vesile olacak cihanşümul bir hareket ancak bu denli ehliyetli, takva ve hayır sahibi insanlara nasip olabilirdi.

İslâm-Türk tarihinin en muhkem devirlerinden olan Osmanlı Devri, İslâmî-Millî mefkûrenin dâhiyane terkibi, siyasî istikrar ve içtimaî adaletiyle üç kıtanın ortasında Nizam-ı Âlem’in davasının en kudretli devri olmuştur. Osmanlı mefkûresi İslâmî-insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan mefkûresiydi.

Osmanlı’nın devletin bütünlüğünü esas alan merkezî bir teşkilatlanma özelliği vardı. Fitnenin katilden eşed olduğunun farkında olarak devrin en ileri sosyal nizam ve adaletini kurmuştur. Öyle ki içtimaî manâda demokratik bir hüviyet kazanmıştı. Padişahların şeriata bağlılıkları, ilim adamlarının kuvvetli efkar-ı umumiyeyi beslemeleri, istibdada mânî oluyordu.

Osmanlılar ilim ve din ehliyle devletlerini kurmuşlardır. Onlara hizmet, evliyanın dualarını alıp ellerini öpmek en kudretli cihan padişahlarının âdeti olmuş, en ciddi mesele-lerde âlimlerin fetvaları azametli padişahların kararlarını değiştir-meye kâfi gelmiş (hal fetvalarıyla niceleri azledile gelmiştir. Yaklaşık 13 padişah fetva ile hal’ edilmiştir.)ti.

Esasen şûra ehlinin toplandığı Divan-ı Hümayun haftada dört gün vezir-i a’zamın başkanlığında meselenin şeriat-kanun çerçevesinde çözüldüğü bir meclisti. Osmanlı Cihan hâkimiyet ve dünya nizam ideali manevî kudretinin başlıca kaynağını şüp-hesiz İslâm mefkûresi ve cihad rûhundan alıyordu.

Bursa’da temerküz eden gaza rûhu ehlullahın ve Türkmen babalarının (gaziyan-ı rum, abdalan-ı rum..) himmetiyle yükseliyor, câmiler, medreseler, tekkeler, zaviyeler Bursa’yı aşıp Rumeliye dağılıyordu.

Moğol istilası kasırgası İslâm dünyasında siyasî ve içtimaî huzuru yıkmış ve insanların hayat ümitlerini kırmıştı. Bu psikolojinin cemiyeti sarsan depremi arasında, kültür, fikir ve dinamizm kazandıran tasavvufun yanında toplumun câhil zümreleri arasında yayılan, insanların miskince teselli aradıkları, bir takım tasavvufî isimler altında felsefevî cereyanlar baş göstermişti.

Bunlar bu çöküntü psikolojisinde kendilerine yer buldular. Ancak Anadolu uçlarında yoğunlaşan ve Bizans’a karşı fetihlere girişen Türkmenler bu yeni hamleleriyle İslâm cihadını, miskin cereyanların, hayatiyeti, ümitsizliğin yerine geçirdiler. Böylece Anadolu’dan ve İslâm ülkelerinden gelen şeyhler, dervişler gazalara katılıyor, âlimler hakiki tasavvufu anlatıp şüpheleri bertaraf ediyor ve onu İslâm cihad mefkûresiyle birleştiriyorlardı. Bu sebeple hiçbir devirde inkişaf etmemiş surette Osmanlı’nın kuruluşunda tarikatlar, şeyhler, dervişler babalar birinci derecede rol oynuyordu.

Gaziler artık her tarafta âlimlere medreseler, şeyhlere zaviyeler ve imaretler inşa ediyor ilim ve tasavvuf tam bir mizaç içine giriyordu. Osman Gazi ve sonrakilerin çevresinde Türkistan’dan yeni yurda uzanan ve sürekli gaza üzere olan Türkmen babalar ve evliyâ halkası oluştu.

Yesevî dervişleri bütün Türk sahalarına yayıldılar. Bilhassa Nakşibendîlik şer’i esaslara sadakati ile Türk dünyasında Sünnîliğin teminatı oldu. Bunun yanında Kalenderîlik, Halvetiye, Ekberiye, Kadrilik, Melamiye, Bayramiye, Rufailik gibi tarikatlar yayıldı.

Tasavvuf, dünyaya söyleyecek sözü olan bu yeni yurt tutma heyecanındaki Türkmenleri gazaya yönlendirdi. Medreseler ile tekkelerin Osmanlı’daki bu âhengi, sapmaları törpülemiş, yiğitlik sembolü alp tipleri buralarda yoğrularak “alp-erenler” haline gelmişlerdir. Sürekli hareket ve gaza halindeki bu eğitimin bir diğer özelliği de aksiyona yönelik olmasıdır. İstikameti besleyen de bu aksiyon olmuştur.

Sosyal-kültürel ve manevî değerlere dayanmayan mücerred askerî zaferlerin çok kısa sürdüğü tarihte görüle gelmiştir. Bu cihad harekâtının manevi erleri olmasaydı, Atilla’nın yaptığı gibi müthiş bir Türk akınınından öteye gitmeyen bir tarih sahnesi olup geçer giderdi. Ama bu dervişler gittikleri yerlerin eski ahalisi üzerinde çok derin rûhsal ve sosyal etkilerde bulunmuşlardı, Anadolunun havasını değiştirmişlerdi.

Her zaviye ve tekke aslında yeni bir köy ve kasabanın çekirdeği olmuştur. Bir kaç erin hiçbir korku ve kaygı taşımadan dağ başında, dere yatağında, yayla ortasında, derbentlerde, düşman içinde kurduğu zâviye ve tekke kısa zamanda nüfusça çoğalmakta ve rûhanî etkisi çevreyi kuşatmaktaydı.

İşte Şeyh Edebalî, Ahi Koçum Seydi, Şeyh Abdal Murad, Geyikli Baba, Ahilerden Feke Arslan Yunus Yahşi Dursun Fakih, Dunca Baba, Şeyh Baba İlyas, Görekadı, Baba Muhlis, sonraları Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Emir Buharî gibi zevat-ı muhteremler bu mimarinin nadide ustalarıydı.

Hiç bir silahın uzun süreli başarılı olamayacağı bu sosyal ve rûhsal zaferi bunlar başardı.

Gâziyan-ı Rum diye anılan alpler cihadı uç noktalarda yürüttükleri gibi, gayr-i Müslimleri İslâm’a kazandırmak için tebliğ vazifesini de îfâ ediyorlardı. Bunlar halkın arasına muhtelif tarikatlar vasıtasıyla girip bu va-zifeyi îfâ ediyorlardı. Bacıyan-ı Rum’da kadınların aynı sosyal çevrede hizmet için kurdukları bir teşkilattı.

Osman Bey’in kısa sürede başarılı olmasında adalet düşüncesi ile hareket eden Kayı beylerinin ve özellikle bu Alplerin büyük yardımları olmuştur. Tamamen insanî hislerle dolu olan Alpler, zulüm görmüş insanların yardımına koşmuş daima fakirlerin yanında olmuşlardı. Anadolu’da büyük bir siyasî ve dînî nüfûza sahip olan ahiler, Osmanlı’ya tam destek vermişlerdir.

Aynı şekilde Orhan Gazi’nin model tip olması dedesi Şeyh Edebali’nin edep tezgâhında dokunmuş, babası Osman Bey’in yalçın iradesinin kahrediciliğinde bilenmiş, ağabey Alaaddin’in derviş meşrepliği ve tevazuu ile yoğrulmuş ve her şeyden önemlisi devrin alp-erenleri, babaları ve abdallarının nazar ve dualarını üzerinden eksik etmemiş olmalarının bir neticesidir.

Bu Devlet-i Aliye’nin liderliğinde ittifak eden manevî rical, hususiyle Edebali hazretleri, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evren bunu çok arzu etmişler, dua ve niyazda bulunmuşlardır. Moğolların binbir zulümle dolu kasıp kavuran istilası neticesinde bunalan Anadolu’nun mü’min insanı, Allah (Azze ve Celle) dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzura erdi.

Son Selçuklu Sultanı da bu iklimde Osman Gaziye şöyle teveccüh etmişti – ”Oğul Osman Gazi! Sende saadet nişanları çoktur. Sana ve nesline âlemde mu-kabil yoktur. Benim duam, Allah (Azze ve Celle)’ın inayeti Peygamber (s.a.v.)’in mucizatı ve evliyânın himmeti seninledir,) diye iltifat etmişti.

Osman Bey’in çevresinde Şeyh Edebali’nin yanı sıra Şeyh Mahmud, Dursun Fakih, Ka’sım Karahisari, Şeyh Muhlis Karamanî, Aşık Paşa, Elvan Çelebi gibi ilim, iman ve irfan ehli vardı.

Şeyh Edebali, çok cevval bir genç olan Osman Gazi’yi terbiyesine almış ona Ma’rifetullahı tattırmış, güzel ahlâkla olgunluğa erdirmişti. Diğer beylikler böyle manevî erlerden mahrum olduğu için kısa zamanda eriyip giderken Osmanlı, cihan hâkimiyetine yükselmiştir.

Yunus Hüdai

Osmanlıya Atılan İftiralar! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in TARİH.
add a comment
Bursa’da Ulu Câmi’yi yapan, Emir Sultan Buhari’nin kayınpederi olan ve İslâm’a aykırı işlere mânî olmadıklarından dolayı bazı kadıları cezalandırmaya kalkışan Yıldırım Bayezid’in, bir içki müptelâsı olduğu aslâ iddiâ edilemez. Ayrıca Molla Fenâri veya Emir Sultan’ın, içki içtiği için Yıldırım Bayezid’in şahitliğini kabul etmediği iddiası da doğru değildir.

Belki Molla Fenâri’nin, bir konuda şâhitliği arzu edilen Yıldırım’ın, cemaatle namazı terk etmesinden dolayı şâhitliğini kabul etmediği doğrudur; o da bunun üzerine cemaatle namazı terk etmemek için sarayının yanına yeni bir câmi inşâ ettirmiştir. Ancak, Yıldırım Bayezid devrinde işin biraz gevşediğini kaynaklar kaydetmiştir; lâkin bu, onun içki içtiğini göstermez.

Hattâ bazı kaynaklar, Bayezid’in Sırp Kralı Lazar’ın kızı Marya (Despina) ile evlendikten sonra, bu kadının Müslüman olmaması veya başka sebeplerle, az bir süre için de olsa içki kullandığını ifade etmektedir. Ne zaman içki içmeye başladığı belli değildir; fakat hemen tövbe ederek Ulu Câmi’yi inşaya başladığı ise, yine kaynaklar tarafından açıklanmaktadır. Şâyet geçici süre içki içmiş olsa bile, bu günahı açıktan yaptığını ve içkili sofralar düzenlediğini söylemek söz konusu olamaz. Şer’an içtiğinin ispatı da hemen hemen mümkün değildir.

Yıldırım’ın intiharı iddiâsı ise, muteber yerli ve yabancı kaynaklarda yer almamaktadır. Sadece, Fuad Köprülü’nün bazı zayıf rivâyetleri zorlama yorumlara tâbî tutarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında dile getirmesinden sonra mesele alevlenmiştir. Mükrimin Halil Yinanç ve İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi tarihçiler, bu iddiânın tamamen yanlış olduğunu delilleriyle ortaya koymuşlardır.(1)

Fatih’in İçki İçtiği Doğru mu?

Fatih’le alâkalı iddiaların hiçbir güvenilir kaynakta yeri yoktur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) övdüğü bir devlet adamına, bu nevî iftirâ ve isnatları hiçbir delile dayanmadan seslendirmek ise, belli çevrelerin kasıtlı yayınları olarak değerlendirilmelidir.

Mevcut Osmanlı ve hatta Bizans tarihlerinin hiçbirinde, Fatih’in içki içtiğine dair yazılı belge sayılabilecek bir bilgi bulunmamaktadır. Yalnızca, Fatih’in şiirlerinde geçen bazı tabirleri, İstanbul’un fethinden dolayı gururları incinen bazı Batılı tarihçilerin kendilerine göre yorumları vardır. Fatih, Avnî mahlasıyla yazdığı şiirlerde, kadından ve şaraptan bahsetmiştir; ancak bunlar, divan edebiyatımızdaki mecaz ve istiare gibi kurallar çerçevesinde söylenmiştir ve özel mânâlar taşımaktadır. Divan edebiyatını bilenlerin hiçbiri 500 yıl boyunca, bu şiirlere bakarak Fatih’e böyle bir iftirada bulunmamıştır. Fatih, yazdığı gazellerde kullandığı şarap ve benzeri kelimelere, ince remizler, mecâzî mânâ ve mazmunlar yüklerken, bir gün gelip de birtakım araştırma ve ilim özürlü insanların bu kelimelere gayr-ı meşru anlamlar yükleyeceklerini tahmin bile edemezdi. Onun şarabı Mevlânâ’nın, Hacı Bektaş’ın ve Hacı Bayram’ın kasîdesinde demlenmektedir ve ilâhî aşkın mest eden şarabıdır.(2)

IV. Murad Sefih ve İçkici miydi?

IV. Murad’ın sefâhat içinde olduğunu söylemek tamamen yanlıştır ve hiçbir temel tarih kitabında böyle bir şeye rastlanmamıştır. IV. Murad ve diğer padişahların gayr-ı meşru kadınlarla beraber olmaya ihtiyaçları yoktu. Zirâ, teserrî dediğimiz câriyelerle, meşrû dairede hayat yaşamaları her zaman mümkündü. Nitekim IV. Murad’ın, Ayşe Sultan isimli bir hanımı ve karı-koca hayatı yaşadığı yedi sekiz de cariyesi olduğu nakledilmektedir. IV. Murat’ın açıktan içki kullandığına dair rivayetler de kesin doğru değildir. Gizlice ve buhran dönemlerinde içki kullansa bile, açıktan içki içtiği ve sarhoş olduğu söylenemez. İçki düşmanı olan bir padişahın, içkici ve sarhoş biri olduğunu söylemek çok zordur. Fakat yine de gençliğinde böyle bir günaha girdiğini de ihtimal dâhilinde görüyoruz. Gizlice içse dâhi, bundan pişmanlık duyduğunu anlıyoruz.(3)

I. İbrahim Deli miydi?

I. İbrahim’in buhranlı bir hayatı bulunduğu ve kendisinin mütevâzı, sâde-dil, hırs ve gururdan uzak, elmas yürekli hassas bir insan olduğunda tarihçiler müttefiktir. I. Mustafa’ya söylenen, hafif akıllılık gibi tâbirler, bu sultan için hiç kullanılmamıştır. Her zaman hatalarını kabul eden bir şahıstır. Muteber Osmanlı kaynaklarında, onun için deli lakabı kullanılmamaktadır. Sadece, son zamanlarda kaleme alınan bazı kaynaklar, ısrarla bu lakabı ön plana çıkarmaktadırlar. Halbuki, onun devletin askerî, mâlî, adlî ve idârî ıslahatı için yaptıkları ve yapılanlara olan teşvikleri, isnat edilen bu sıfatı yalanlayan yeterli bir delildir. Bütün bunlara rağmen, I. İbrahim’in tahta çıktığı zaman hasta olduğu kesindir.

Kaynaklar, onun zaman zaman hafakanlar içinde kaldığını ve yüreğinin sıkıldığını ifade etmektedirler. Devrin şartları göz önüne alındığında, Sultan İbrahim’in muhakemesinde ve idrak melekelerinde bir bozukluk olmadığını uzmanlar belirtmektedirler. Acılı geçmişi, iyi bir eğitim görmemiş olması, şahsiyetinin oturmayışı ve sorumluluk duygusunun fazlalığı, onu bu hale sokan sebeplerdir.

Uzmanların tespitine göre rahatsızlığı, anksiyete bozukluğu denilen nevroz türünde bir hastalıktır; Psikotik ve deli değildir. Zâten hekimler de, elem-i asabî teşhisini koymuşlardır ki, bu da yaygın anksieteden başkası değildir. Bu hastalık, aklı bozan cinnet türünde bir hastalık sayılmamaktadır.(4)

Abdülaziz İntihar mı Etti?

Mesele incelendiğinde görülmektedir ki, olay intihar değil, açıkça Hüseyin Avni Paşa, Mithat Paşa ve arkadaşlarının işledikleri bir cinayettir. Zirâ, Ahmed Cevdet Paşa’nın ifadesiyle, “makasla sol kolunun damarlarını kestikten sonra, yaralı kol ile sağ kolunun damarlarını kesmesi inanılmaz bir durumdur.” Diğer taraftan, koskoca Osmanlı Padişahının bu şekilde ölümü üzerine, şer’ân ve kânunen her çeşit soruşturma ve tıbbî incelemenin yapılması gerekirken, aslâ bu yola gidilmemiş ve sadece Fahri Bey denen birinden sorularak alel acele sahte ölüm raporu hazırlanmıştır.

Hüseyin Avni paşa, muayene taleplerini şiddetle reddetmiştir. O dönemi ve bizzat olay günlerini yaşayan muteber tarihçilerin (A. Cevdet Paşa ve Mahmud Kemal gibi) ve olay sırasında yayınlanan Avrupa basınının kanaati de olayın cinâyet olduğu yönündedir. Kısaca, İngilizlerin kuklası olan Mithat Paşa, Hüseyin Avni Paşa ve avareleri, kendi emellerine ters gördükleri Abdülaziz’i, İngilizlerin tahrikiyle şehit etmişlerdir.(5)

II. Abdülhamid Kızıl Sultan mı?

Doğuda Ermeni terörünün şiddetlenmesi üzerine Sultan II. Abdülhamid, merkezi Erzincan’da bulunan IV. Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşa’yı, bunu durdurmak üzere görevlendirmiş ve teröristlere aman vermeyen paşanın bu hareketi Avrupa basınının pâdişah aleyhine kampanya başlatmasına sebep olmuştu ki; Fransız Akademisi üyesi Tarihçi Kont Albert Vandal’ın, onun hakkında ilk defa “Le Sultan Rouge” lakabını kullanması sürpriz sayılmamıştı. Maalesef, İttihatçılar bu tâbiri “Kızıl Sultan” diye tercüme ederek, Ermenilerle birlikte Abdülhamid’i kötülemeye başlayacaklardı.

İttihatçıların, Ermeni kâtili diye Abdülhamit’i ithâm etmeleri ve onu Kızıl Sultan diye karalamaları, ne yazık ki sonraki devrin ders kitaplarına kadar yansıyacaktı. Oysa Abdülhamit, saltanatı boyunca, bazı tarihçilerin iddiâlarının aksine, Çırağan Baskını gibi fiili durumlar hâriç, muhaliflerine aslâ îdam cezası (Mithat Paşa gibi) vermemiştir. 31 Mart olayında 1. Orduya, Rumeli’den gelen çapulcuları durdurmak için, kardeş kanı akar korkusuyla talimat dâhi vermekten kaçınmıştır.(6)

Vahidüddin Vatan Hâini mi?

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı ve Sultan Vahidüddin’in şahsiyetiyle ilgili yapılan değerlendirmelerin tek taraflı olduğu hemen göze çarpmaktadır. Düşman toplarının Saraya çevrildiğini gören Vahidüddin ve Osmanlı kurmayları, bütün gayretlerini, Anadolu’ya gönderilecek bir komutan vâsıtasıyla, bağımsızlık tohumlarının yeniden yeşertilmesi için harcamışlardır.

Sadrazam Damad Ferid, Mustafa Kemal Paşa’yı padişaha götürmüş ve askerlerin istediği insan olarak takdim etmiştir. Harbiye Nâzırı Şâkir Paşa, Mustafa Kemal’in cumhuriyetçi olduğunu ve hânedânı devre dışı bırakabileceğini hatırlatmışlarsa da; pâdişah önemli olanın vatan ve devlet olduğunu ifade etmiştir. İşte bu şartlar altında, 9. Ordu Müfettişi kisvesiyle Anadolu’ya gönderilmesi kararlaştırılan Mustafa Kemal ile Sultan Vahidüddin defalarca özel olarak görüşmüşlerdir. Bandırma vapuruna, Mustafa Kemal ile birlikte kimlerin bineceği tespit edilmiş ve bunların vizeleri temin edilmiştir.

Bütün bunlar, Vahidüddin’in emriyle olmuştur. Her türlü masraf, pâdişahın özel imkânları ve gizli ödenekten karşılanmıştır. 1920-1922 tarihleri arasında, fiilen idâre T.B.M.M.’inde olmasına rağmen, Vahidüddin, Kuvâ-yı Milliye ve T.B.M.M. aleyhine bir tek şey yapmamıştır. Aksine, işgâl kuvvetlerini yatıştıracak bazı tasarruflar dışında, gizlice ve imkânları nisbetinde, onların işlerini kolaylaştıracak desteklerde bulunmuştur. Dolayısıyla, Sultan Vahidüddin vatan hâini değil; vatanın istiklâli için tâcını ve tahtını terk eden bir vatanperverdir. Bütün gayretlerine rağmen İstanbul’u işgâlden kurtaramayınca, Kuvâ-yı Milliye’ye de köstek olmamıştır. İstanbul’u terk ettikten sonra, İngilizler ve İtalyanlar, onun taşıdığı hilâfet sıfatını Anadolu aleyhine kullanmak istemişlerse de, Sultan Vahidüddin’in iman kuvveti ve vatan sevgisi buna mâni olabilmiştir.(7)

Baltacı Mehmed’in Katerina’yla İlişkisi Oldu mu?

Prut zaferini en ince ayrıntılarıyla anlatan tarih kaynaklarının (en ayrıntılısı Râşid’in, III. Ahmed devrine 4 cilt ayırdığı meşhur eseridir) hiçbirinde, Baltacı Mehmed Paşa’nın Rus Katerina ile gayrı meşru bir ilişkide bulunduğu veya en azından Çar ve hanımı Katerina’nın bu savaşın yapıldığı mekâna geldikleri yazılı değildir. Bilindiği gibi, 1710 yılında Ruslara karşı ilan edilen harpte, açlık ve düzensizlik sebebiyle Petro’nun savaş meydanına gelmeyip uzaktan idare ettiği ordusu mağlubiyetle karşı karşıya gelmişti. Rus ordusunun komutanı Şermetivef’di ve Deli Petro ile karısı aslâ harp meydanına gelmemişti.

Çar, mağlup olacağını anlayınca, başbakan Baron Şafirov vasıtasıyla çok değerli mücevherlerini hediye göndermiş ve sulh antlaşması yapılmasını arzulamıştı. İsveç Kralı Şarl’ın ve Kırım Hanı Devlet Giray’ın farklı kanaatlerini dinlemeyen ve müşâvirlerinin tesiri altında kalan Baltacı Mehmed, çok cazip şartlarla sulh akdi yaparak, muzaffer bir komutan olarak İstanbul’a gelmek üzere yola çıkacaktı. Bu arada, padişahın çok sevdiği Şeyhülislâm Paşmakçızâde Ali Efendi, Dâmad Ali Paşa ve Dârüssa’ade Ağası Süleyman Ağa, sert hareketlerinden ve patavatsız sözlerinden dolayı, Baltacı’nın aleyhindeki faaliyet ve planlarına pâyitahtta hız vermişlerdi. Paşa, henüz İstanbul’a gelmeden Rus Çarı’nın sözünde durmamasını da bahane ederek, hemen aleyhte bir plan hazırlamışlardı. İlk planları, Baltacı’nın İsveç Kralı ve Kırım Hanı’nın sözlerine önem vermediğini; zirâ Rus Çarını diri diri yakalama fırsatı elde edildiğini ve Çar tarafından gönderilen paralar sebebiyle sulh yolunu tercih ettiğini ısrarla padişaha anlatmak olmuştu. Taraftarları, tek kabahatin gece ile gelen altın arabaları olduğunu, yoksa Çarı yakalamamak için bir sebep bulunmadığını da ilave etmişlerdi.

İşte bu noktada tarihçi Hammer, Katerina’nın sulh antlaşması uğruna bütün kıymetli mücevherlerini Osmanlı komuta heyetine gönderdiğini ve Şermetivef vasıtasıyla sulhu sağlaması için Vezir-i A’zama mektup ilettiğini ifade etmiştir. Bazı çağdaş tarihçiler de, Baltacı’nın aslâ rüşvet almadığını, belki müşâvirlerinden Ömer Efendi ve Osman Efendi’nin bu hediyeleri kabul etmiş olabileceğini kaydetmektedirler. Dikkat edilirse, Baltacı’nın Katerine ile çadırda beraber olduğuna dâir, mûteber Osmanlı kaynaklarında ve çağdaş tarihçilerin eserlerinde en küçük bir bilgi bulunmadığı gibi; Çar ve hanımının aslâ harp yerine gelmediğini ve bu tür iddiâların tamamen yalan olduğunu ifade eden beyanlar yer almaktadır. Purut Savaşıyla ilgili yerli ve yabancı bütün kaynakları inceleyerek iki ciltlik bir eser kaleme alan Tarihçi Akdes Nimet Kurat da, bu iddiaların fantastik bir dedikodu/hikâye olduğunu belgeleriyle ortaya koymuştur. Katerina’nın, Purut antlaşmasının imzalanmasındaki rolü inkâr edilemez; fakat bu çadır buluşması ile değil, Katerina’nın akılcı stratejisi ile gerçekleşmiştir. Katerina, Osmanlıların merhametli olup, boyun eğene kılıç çekmelerinin söz konusu olmadığını; şartları aleyhlerine de olsa barış antlaşması teklif edilmesini istemişti.

Baltacı’nın antlaşmayı imzalamasının altında ise, Osmanlıların İkinci Viyana Bozgunu ve akabinde 16 yıl süren savaşların verdiği yılgınlığın büyük etkisi vardı. Paşa, yeniçeri askerine tam olarak güvenememiş, Purut’ta yeniçerilerin yanlış taktiklerle gereken başarıyı gösterememeleri gözünü korkutmuştu. Paşanın bu tutumu, İstanbul’da ona karşı bir cephenin oluşmasına sebep olmuş ve rüşvet alıp Rusları saldığı söylentisiyle sadrazamlık makamından azledilerek 1711’de Midilli’ye sürgün edilmesine yol açmıştı. Purut’taki başarısızlığın müsebbibi sayılan Baltacı ise, henüz cepheden dönmeden önce, İstanbul’dan gelen haberler üzerine padişahın annesi Ematullah Valide Sultan’a yazdığı mektupta kendisini şöyle savunmuştu: “Düşman elçileri sulh için geldiklerinde: ‘Şevketli kudretli padişah efendimizin kılıcı keskin ve hazinemiz çok, cephanemiz lazım gelenden onbeş kat fazladır, biz cenkten usanmadık’ diye reddettik. Ardından yine gelip: ‘Sizin şeriatınız gereğince aman dileriz’ dediklerinde, ‘tekliflerimizi kabul ederlerse sulh yapalım’ dedik. İki taraftan barışa dâir kağıtlar alınıp verilip, Allah’ın izniyle hem düşmanımıza gâlip gelip ve hem de isteklerimizi kabul ettirdik.

Bu, Şevketli Efendimiz’in kuvvetinin eseridir. Bu sene kâfirler ile savaşıldığı zaman berabere kalınmak dâhi herkesin canına minnetti. Kimsenin hatırına gelmeyen uzun bir cenk yaptık ve bu cenk zaferle sonuçlandı.” Neticede, Baltacı’nın bu büyük fırsatı kaçırması, tarihçiler tarafından eksiklik olarak kabul edilmektedir. Aleyhinde kampanya başlatanlar ve bazı Batılı Tarihçiler, Katerina’nın mücevher ve mektup gönderdiğini de kabul etmektedirler. Osmanlı tarihçileri, bunun da Dârüssa’ade Ağası ile yakınlarının ithamları olduğunu açıkça belirtmişlerdir. Ancak hiçbir tarihçi ve Rus Vekâyi’nâmeleri bile, Katerina’nın harp meydanına geldiğini yazmamıştır ve bu sadece kuru bir iftirâdan ibârettir.(8)

Matbaanın Gecikmesinde Dinin ve Bağnazlığın Etkisi Nedir?

Osmanlı Devleti’ne matbaa 1727 yılında değil, daha erken tarihlerde gelmiştir. Müslümanların eserlerini bastıkları ilk resmî matbaanın tarihi 1727’dir. Ancak Yahudiler 1488’den, Ermeniler 1567’den ve Rumlar da 1627’den itibaren matbaalarını kurmuşlardı. Hatta II. Bayezid zamanında 19, Yavuz Sultan Selim zamanında 33 kitap basılmıştır. Bu kitapların üzerinde, “II. Bayezid’in himâyelerinde basılmıştır” ibâresi yer almaktadır. III. Murad, Arap harfleriyle basılan geometriye dâir “Usul’ül-Oklidis” kitabının serbestçe satılması için 1588 tarihli fermanla izin ve müsaade vermiştir.

IV. Murad zamanında İstanbul’da bir matbaa kurulması için izin istendiğini ve bu iznin verildiğini Mustafa Nuri Paşa kaydederken, Enderun Tarihçisi Atâ da, ilk resmî matbaa teşebbüslerinin IV. Mehmed zamanında başladığını ve ancak neticeye 1727 yılında ulaşıldığını anlatmaktadır. İlk matbaa IV. Mehmed (1648-1687) devrinde, yani İbrahim Müteferrika’nın matbaasından yaklaşık bir asır evvel kurulmuş ve bazı kitaplar da basılmıştır; lâkin harfleri hakkıyla tanzim edilmediğinden devam ettirilememiştir.

Bu bilgiler, Osmanlı padişahlarının matbaa aleyhinde oldukları görüşünü reddetmektedir. O halde, Osmanlı Devleti’ndeki matbaanın değil, belki resmî matbaanın kuruluşunun tarihi 1727’dir. Yoksa matbaa, Avrupa’da Gutenberg tarafından 1455’te kurulan müesseseden 33 yıl sonra Osmanlı ülkesine girmiş ve çok sayıda kitap da basılmıştır. Osmanlı Devleti, gerileme ve duraklama devrine girince, matbaadan yeterince yararlanamamıştır ki; maalesef bu konuda Osmanlı’daki esnaf teşkilatı loncaların ve bunlara bağlı hattatların menfî anlamda rolleri olmuştur. Kont Marsigli, 1727’de İstanbul’da 90 bin hattatın bulunduğunu söylemektedir ki; yarısı bile doğru kabul edilse, yine de büyük bir rakamdır. Bunlara bağlı olarak sahaflar, kalemciler, mücellitler, divitçiler ve benzeri esnafın baskısı da, resmî matbaanın gecikmesinde önemli rol oynamıştır. Marsigli’nin şu cümleleri bunu teyit etmektedir: “Gerçekten Türkler, kendi kitaplarını bastırmazlar. Zannedildiği gibi, matbaanın onlar için yasak bir iş olduğundan ileri geldiği kesinlikle doğru değildir.”

Şu halde, matbaanın resmen kurulmasının gecikmesini; pâdişahlara, ulemâya (din adamları) ve dinî taassuba bağlamak yanlış olur. Matbaanın câiz olmadığını iddiâ eden bazı âlimlerin çıkmış olması da mümkündür; fakat aynı hâdise Avrupa’da da yaşanmıştır. Papa Alexsandre VI, 1501’de yayınladığı emirnâmeyle ruhsatsız yayınlanan kitapların yakılmasını emrettiği gibi, Fransız Kralı II. Henri de, ruhsatsız kitap basanları idamla tehdit etmiştir. Matbaanın kurulması için dinen ve aklen hiçbir engelin bulunmadığını açıklayan layiha üzerine, mesele Şeyhülislâm Abdullah Efendi’ye sorulmuş, o da müsbet cevap vermiştir. Bu fetvadan sonra Temmuz 1727 tarihli padişah fermanı çıkmış ve kurulan matbaada ilk olarak 1729’da Vankulu Lügati basılmıştır.

Fermanda şimdilik tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm kitaplarının basılmayacağı da belirtilmiştir. Matbaanın geç gelmesinde ulemanın hiçbir tesiri (bunu ilk ortaya atanlar Karacson ve Szézarnak adlı iki Katolik Macar’dır) olmadığını Niyazi Berkes şöyle izah etmiştir: “Ulemadan böyle bir direnme geldiğini gösteren hiçbir delil yoktur. Şeyhülislâm Abdullah Efendi fetvayı hemen vermiş; ulemadan on bir kişi ilk kitabın başına “takrizler” yazmışlardır. Bunlarda kitap basmanın şeriata aykırılığından hiç söz edilmemiştir.”

Zannedildiğinin aksine ulema, bu ve benzeri pek çok yeniliğin girmesinde engelleyici değil, teşvik edici bir rol oynamış ve toplum bünyesinden (loncalar gibi) gelebilecek farklı tepkilerin önünü alıp yumuşatma vazifesi görmüştür. Esasen Müteferrika da ulemadan değil, halkın tepkisinden çekinmiş ve fetva alarak bu tepkiye karşı bir kalkan yapmak istemiştir. Dolayısıyla, ne Şeyhülislâm ve din adamları, ne de pâdişah yasaklayıcı ve engelleyici bir mevkîde yer almamıştır. Müteferrika’nın fetva istediği dilekçe, “Biz tefsir, kelâm ve fıkıh kitapları dışındakileri basmak istiyoruz” şeklinde gelince; fetva ve ferman da ona göre çıkmıştır; yoksa herhangi bir yasaklama kesinlikle mevzu bahis olamaz. Son tahlilde matbaanın geç gelmesi katiyen dinî bir mesele değildir ve bu mesele, teknik, ekonomik ve siyasî problemlerimizden ayrı ele alınamayacağı gibi, içtimaî karakterimize ilişkin kökleri de göz ardı edilemez. Bu hususta en ihatâlı ve isabetli tespitleri Osmanlı Tarihçisi Ahmet Cevdet Paşa serdetmiştir: “Matbaa yeni bulunmuş bir gezegen gibidir. Bunun ışığı Şarka oldukça geç ulaşmıştır. Çünkü vakit ve hâl; yani dönemin şartları bunu gerektirmiştir. O dönemde matbaa henüz Avrupa’da bile tam olarak kabul görmüş değildi. Hem zaten o zamanlar, Avrupalılar ile pek içli dışlı; ilişkilerimiz yeterince kuvvetli değildi.”(9)

Osmanlı İlim ve Teknolojide Batıdan Geri mi Kaldı?

Osmanlı’nın, ilmî ve teknolojik gelişiminin durmasında; bu sahadaki gelişmeleri takipte Batıdan geri kalmasının müessir olduğu kısmen doğru olmakla birlikte; büsbütün de gerçeği yansıtmamaktadır. Zirâ, Osmanlı’nın son devirlerinde bile, gücü yettiği nisbette Batıdaki ilmî ve teknolojik icat ve keşifleri izlediği bir tarafa; hatta öncülük dâhi ettiğini gösteren hâdiselere şâhit olmaktayız.

Dolayısıyla, bu mevzûda henüz sağlıklı bir yaklaşım sergilediğimiz söylenemez. Osmanlı’nın Batıdaki gelişmelerin neresinde olduğunu anlamak için şu üç misâl önem arzetmektedir: Telgrafı icad eden Amerikalı Samuel Mors, yaptığı aletin değerini önceleri ne anavatanında ne de Avrupa’da anlayacak kimse bulamamıştı. Çaresiz kalan Mors, Osmanlı’nın ilme ve ilim adamına verdiği kıymeti duyarak şansını bir de İstanbul’da denemek istemişti. Nihayet aradığı desteği bulan Mors, cihazın eksik parçalarını tamamladıktan sonra, 1847 yılında saraya telgraf hattı çekmeye muvaffak olacaktır. Bu hizmetten çok memnun kalan Sultan Abdülmecid (1823-1861) Mors’u, elmaslı madalya ve üzerinde kendi imzasının yer aldığı ihtira (patent) belgesiyle taltif ederek; hem ona olan hoşnutluğunu hem de ilme verdiği değeri açıkça gösterecektir.

kinci misâl, Pastör ve kuduz aşısıyla ilgilidir. Pastör’ün kuduz aşısını keşfedip ilk defa uyguladığında Osmanlı tahtında Sultan II. Abdülhamid bulunuyordu. Kuduz aşısını bulduktan sonra devlet başkanlarına mektup yazan Pastör, kuracağı enstitü için yardım talep etmişti. Meselâ Rus Çarı, sadece 2 metre boyundaki portresiyle birlikte kuru bir tebrik mektubu yollamakla yetinmişti.

Sultan Abdülhamid ise, bakteriyoloji alanındaki yeniliklerin yurda getirilmesi ve Pastör Enstitüsü’nün kurulması amacıyla bir heyet oluşturup Fransa’ya göndermişti. Abdülhamid bununla da kalmamış, enstitüye 10 bin altın ve birinci dereceden Mecidiye Nişanı hediye etmişti. Zikredeceğimiz son misâl, Osmanlı’nın ilk denizaltı gemisiyle alâkalıdır. Lale devrinde, III. Ahmed’in şehzâdelerinin sünnet düğününde tertiplenen şenlikler içerisinde en ilgi çekici olanı, Tersane Başmimarı İbrahim Efendi’nin yaptığı denizaltı ve onun mahâretleri idi. Adeta dev bir timsahı andıran denizaltı, sarayın sahiline yanaşarak ağzını açmış ve içinden ellerinde pilav ve zerde taşıyan adamlar çıkarak padişaha yemek ikram etmişlerdi. Aslında bu, denizaltı gemisinin ilk şeklinden başka bir şey değildi. Dünyada denizaltıcılığın başlaması açısından önemli bir yere sahip olan bu gemi, Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığında, Seyyid Ahmed Vehbi’nin “Surnâme-i Vehbi” isimli eserinde, çizimleriyle beraber kayıtlıdır.(10)

Yalanların İdeolojik Tortusundan Kurtulmak

Tarih, ideolojilerin ve siyasî iktidarların çıkar aleti ve savaş kalkanı olmaktan artık kurtarılmalıdır. İnsanlığın geleceğini geçici menfaatler uğruna karartmanın değil; daha parlak ve müreffeh bir gelecek inşâ etmenin aracı haline getirilmelidir. Tarihe, siyasî-ideolojik ön yargılar ve art niyetlerle değil; tarih ilminin öngördüğü disiplin ve metod çerçevesinde yaklaşılmalıdır. Ancak böylelikle, tarihî yalanların tuzaklarından sâlimen korunabilir; daha sağlıklı bir tarih bilgisi ve görüşüne kavuşulabilir. Doğrulardan kaçmanın ya da korkmanın zannedildiği gibi fayda değil, telâfisi imkânsız zararlar açtığı âşikârdır. 2000’li yıllarda arzuladığımız yükselişi yakalayabilmenin olmazsa olmazlarından birisinin de, doğru bir tarih bilgisine, anlayışına ve nihâyet geçmişle barışık olmaya bağlı olduğu şüphe götürmez bir hakikattir. Bu hususta atacağımız ilk âcil adımsa, geleceğimizi tarihî yalanlar üzerine binâ etme ve geçmişle kavgalı olma illetinden bir an evvel kurtulmaktır.(11)

Dipnotlar:

1) Neşrî, Kitâb-ı Cihân-nümâ, Neşr: A. Köymen, F. Unat, c.1, Ank.1987, s.332-333,358-363; Lütfi Paşa, Tevârih-i Âl-i Osman, İst.1341, s.45,59-60; Solakzâde, Tarih-i Solakzâde, İst.1297, s.51-91; Hoca Sa’deddin Efendi, Tâc’üt-Tevârih, c.1, İst.1279, s.217; İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.1, Ank.1982, s.260-323; Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c.2, İst.1983, s.306-352; Ahmed Refik, Kadınlar Saltanatı, c.1, İst.1923, s.22-25; Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ank.1992, s.7-10; Fuad Köprülü, “Yıldırım Bayezid’in İntiharı Meselesi”, Belleten, c.7, Sayı:27(1943), s.591-599; Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, İst.1999, s.59-61./

2) Namık Kemal, Evrâk-ı Perişan, Neşr. İ. Pala, Ank.1989, s.99-114; Mustafa İsen, “Osmanlı Hânedânının Şairliği ve Fâtih”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Sayı:40(1997), s.8-10; Akgündüz,Öztürk, age, s.100.

3) Naima, Tarih-i Naima, c.3, İst.1280, s.213,338,420-421,429-430,449; Peçevî, Tarih, c.2, İst.1281, s.399 vd.; Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c.1, İst.1986, s.346-350; Uluçay, age, s.54-56; Akgündüz, Öztürk, age, s.190-191./

4) Naimâ, age, c.4, s.243-244,298-334; Uluçay, “Sultan İbrahim Deli, Hasta mıydı?”, Tarih Dünyası, 15 Temmuz-1 Ağustos, 15 Ağustos-1 Elül 1950, 1 Şubat ve 15 Nisan 1951 Tarihli Sayıları; Sefa Saygılı, “Sultan İbrahim Deli miydi?”, Eğitim Bilim Dergisi, Şubat 1999, s.26-27./

5) Mahmud Celâleddin Paşa, Mir’ât-ı Hakikat, Neşr: İ. Miroğlu, c.1, İst.1983, s.116-121; Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, Neşr: C. Baysun, c.4, Ank.1986, s.155-160; Enver Karal, Osmanlı Tarihi, Ank.1988, c.4, s.169-264, c.7, c.255-360; Uzunçarşılı, “Sultan Abdülaziz Vak’asına Dair Vak’anüvis Lütfi Efendi’nin Bir Risalesi”, s.349-373./

6) Öztuna, age, c.2, s.576-578; Öztuna, Türkiye Tarihi, c.12, s.198; Süleyman Kocabaş, Çarpıtılan Tarihimiz, İst.2000, s.67-77; İsmail Hami Danişmend, 31 Mart Vakası, İst.1974, s.41-53; Sina Akşin, 100 Soruda Jön Türkler İttihat ve Terakki, İst.1987, s.139; Akşin, 31 Mart Olayı, İst.1972, s.31; Nazif Tepedelenlioğlu, İlan-ı Hürriyet ve Sultan II. Abdülhamid, İst.1960, s.58; Y. Kenan Necefzade, II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki, İst.1967, s.42; İsmail Çolak, “31 Mart Vak’asının Anatomisi”, Anadolu Gençlik Dergisi, Mart 2003, Sayı:38./

7) İlhan Bardakçı, Vahdeddin’den Mustafa Kemal’e, İst.1993, s.77-78; Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İst.1980, s.173-174; Naşit Hakkı Uluğ, Siyasi Yönleriyle Kurtuluş Savaşı, İst.1973, s.51-53; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, İst.1981, s.408; Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Ank.1986, s.116; Stanford Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, c.2, İst.1983, s.497; Mehmet Kafkas, Millî Mücadelede Öncüler, c.1, İzmir 1991, s.43-51; Necip Fazıl Kısakürek, Sultan Vahidüddin, İst.1976, s.156-245; Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, c.1, Ank.1973, s.193; Murad Bardakçı, Şahbaba, İst.1998; Osman Özsoy, Kurtuluş Savaşının Perde Arkası, s.127-148; İsmail Çolak, “Tahttan Hacizli Tabuta Vahdeddin”, Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ekim 1997, Sayı:43, s.15-24; İsmail Çalık, “Vahdeddin İngiliz Uşağı mıydı?”, Yeni Dünya Dergisi, Mart 2002, Sayı:101, s.46-50./

8) Râşid, Tarih, c.3, s.366-372; Mustafa Nuri Paşa, Netâic’ül-Vuku’ât, Neşr: N. Çağatay, c.3, Ank.1987, s.20-22; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.4, K.1-2, s.83-95,280-285; Münir Aktepe, “Baltacı Mehmed Paşa”, TDVİA, c.5, s.35-36; Akgündüz, Öztürk, age, s.210-212./

9) Küçük Çelebizâde, Tarih, c.6, İst.1287, s.470-473; Tayyarzâde Ahmed Atâ, Tarih-i Atâ, c.1, İst.1293, s.157-158; Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, c.1, İst.1885, s.60-62; Uzunçarşılı, age, c.4, K.1, s.158-162; Mahmud Gündüz, “Matbaanın Tarihçesi ve İlk Kur’ân-ı Kerim Basmaları”, Vakıflar Dergisi, c.12, Ank.1978, s.335-350; Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ank.1973, s.53,57; Berkes, “İlk Türk Matbaası Kurucusunun Dinî ve Fikrî Kimliği”, Belleten, c.26, Sayı:104(1962), s.724-736; Akgündüz, Öztürk, age, s.212-214; Mustafa Armağan, “Ah Bir Matbaa Erken Gelseydi!”, Tarih ve Düşünce Dergisi, Haz.-Tem.2003, Sayı:40./

10) Nak. İbrahim Erdinç Şumnu, “Saklı Tarihten Aktüel Yorumlar”, Zafer Dergisi, Ekim 1988, Sayı: 142, s.24-26; Nezih Özokur, “Çalınan Hazineler”, Zafer Dergisi, Aralık 1987, Sayı: 132, s.11./

11) Bu konuda ayrıca bak. Çalık, “Yalanlar Kıskacındaki Tarih(imiz)”, Yeni Dünya Dergisi, Eylül-Ekim 2001, Sayı:95-5900_123645842357_116725287357_2559775_5849953_a

Kemalîlerle Uğraşmıyormuşum… 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, HABERLER, SİYASET, TARİH.
Tags: , , , , ,
add a comment

mehmet_sevket_eygiM. Şevket Eygi / MİLLÎ GAZETE

 

/ 11 EYLÜL 2009

Bendenize birtakım ucuz tenkitler yöneltiyorlar.Cesaretim varsa bid’atçi Müslümanları bırakıp Kemalîlerle mücadele etmeliymişim…

Bunlar gerçekten ucuz tenkitlerdir.

Ülkenin Cumhurbaşkanı, Başbakanı yanlarına hanımlarını alıp bir akşam yemeğini yemek için orduevine gidebiliyorlar mı?GATA askerî hastanesindeki bir hastayı ziyaret edebiliyorlar mı?

Demek ki, bu ülkenin protokolda ilk iki şahsiyeti bile resmî ideolojiyle baş edemiyor.

Bendeniz gazetecilik yapmak üzere İstanbul’a 1960’da geldim. Yarım asır… Bu müddet zarfında kötü düzene, kötü sisteme hep muhalif kaldım.Kapasitem ne kadarsa o nispette… Kendimi dev aynasında gören megola-manyaklardan değilim.

Ucuz mücahidlikten hiç hoşlanmam…

Devletle sistemi (düzeni) ayırırım. Devleti desteklerim, ayakta tutarım; düzenin veya sistemin değişmesini, yerine iyisinin gelmesini isterim.

Düzen kötü, öyleyse bu devlet batsın demem. Öğrenciliğimde az buçuk “Âmme Hukuku Dersleri” okumuşumdur.
http://www.facebook.com/pages/MiLLi-NAKIS/116644614650

Türkiye demek üç şeydir:

* Ülkenin, sınırları belli coğrafî bir boyuttur.

* Halktır, Türkiyelilerdir.

* Ve Devlettir.

Devlet yıkılırsa Türkiye de yıkılır, batar, biter.

Türkiye’ye yapılan en büyük kötülük, miadı dolmuş, fosilleşmiş bir resmî ideolojiyi devlet ile özdeşleştirmektir. Bu kötülüğü iki zümre yapıyor. Kemalîlerle, bir kısım İslâmcılar.

Türkiye’nin millî, sosyal, kültürel bir kimliği vardır. Bu da temel esaslardandır. Yakın tarihimizde millî kimliği değiştirmek istediler, böyle bir saçma şeyin gerçekleşmesi mümkün olmadığı için yapımızda yıkmadık, çatlatmadık, sarsmadık, harap etmedik yer bırakmadılar.

Bendeniz Müslüman bir Türkiyeliyim ama kesinlikle İslâmcı değilim. İslâm ilahî ve hak dindir, İslâmcılık bir ideolojidir, ikisi özdeş olmaz.

İslâmcılıktaki yanlışlardan hiçbiri İslâm’da yoktur.

İslâm’ın ve Müslümanların önündeki en büyük engel Kemalîler değil, İslâm’ı yanlış anlayan, yanlış yorumlayan birtakım bedevî kültürlü (Ah ibn Haldun!..) İslâmcılardır.

Kemalîlik artık bitmiştir. Onu ayakta tutan Müslümanların:

Müttehid (birlik) olmamalarıdır.

Şehir ve medeniyet kültür ve zihniyetine sahip olmayıp; bedevî kültürü dairesinde bulunmalarıdır.

Yeterli sayıda vasıflı, güçlü, üstün Müslüman elemanlar yetiştirip bunlardan etkin kadrolar kuramamalarıdır.

Bir kısmının, utanç verici bir din sömürüsü sergilemeleri; pisliğe bulaşmayanların ise buna karşı nehy-i münker yapmamaları, tam tersine büyük ölçüde desteklemeleridir.

Başlarına bir İmam-ı Kebir seçmemeleridir.

Bozuk ve kirli düzenin haram rantlarına bir kısım sözde dindarların aç köpekler gibi saldırmasıdır.

Emanetlerine ehil ve layık olanlara vermemeleridir, verdirtmemeleridir.

Bozuk düzeni veya sistemi kanıksamış, alışmış, onu kabul etmiş olmalarıdır.