jump to navigation

Cübbeli Ahmet Hocamızın “mutlaka okuyun” dediği 3 kitap 12/10/2010

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ AHMET HOCA, DİN NASİHATTIR, EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , ,
1 comment so far

Cübbeli Ahmet Hocamızın “mutlaka okuyun” dediği 3 kitap.

Reklamlar

Recai Kutan’a çirkin fitira 10/10/2010

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR, EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, HABERLER, MİLLÎ GÖRÜŞ, MİLLÎ GÖRÜŞ, NECMETTİN ERBAKAN, SİYASET.
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,
add a comment

Malumunuz ara ara ortalıkta dolanan çirkin bir iftira var. Güya muhterem Recai Kutan peres katiliyle kadah tokuşturmuşmuş… Delili de alttaki resimmiş.. El-İnsaf! İnsanda biraz utanma, arlanma olur, Allah korkusu olur! Hiç mi bu işin ahiretini düşünmezler bu resimleri yayarken..

Resimin fotomontaj olduğu çok açık! Bi kere perese ait olduğu idda edilen elle, peresin gövdesi arasında bağlantı yok, uyum da yok! Hem de arada karar(t)ma var… Üstelik peres sözkonusu tarihte değil (Recai Bey’in Fazilet Partisi Genel Başkanı olduğu tarihte) 92-95 yılları arasında dışişleri bakanlığı yapmış! Yani? Yanisi; YUH!

Muhterem Recai Kutan idda ve iftiraların aksine hala Millî Görüş davasında Erbakan Hocamızla birlikte hizmet etmektedir.

Resme tıklayarak, büyük boyutta görebilirsiniz.

CÜBBELİ AHMET HOCA / 13 KASIM 2008 MESCİD SOHBETİ 07/11/2009

Posted by Abdullah FURKAN in CÜBBELİ AHMET HOCA, DİN NASİHATTIR, EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
Tags: , , , ,
1 comment so far
CÜBBELİ AHMET HOCA / 13 KASIM 2008 MESCİD SOHBETİ’ni mutlaka dinlemenizi ve dinletmenizi tavsiye ederiz… Cübbeli Ahmet Hocamızın internette rastladığınız birçok kısa videosu bu sohbetten alınmıştır..
Sohbetten Geçen Konular;
1-Bidat Ehlinden Sakınılması
2-Senabil Vakfının Durumu (Nurettin Yıldız)
3-M. İslamoğlu’nun Mealindeki Saptırmalar
4-Abduh Kafası Nedir ?
5-Diyalog ve Hoşgörünün Hükmü

Sohbetin Linki; http://www.cubbeliahmethoca.tv/sohbet/mescid/189-13-kasm-08-mescid-sohbeti-.html13

ÇALGI-MÜZİK DİNLEMEK GÜNAHTIR! 27/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
Tags: , ,
4 comments

Ümmetimden bir takım kavimler çıkacak zinayı. ipeği, şarabı, çalgıyı helal sayacaklar. (Hadis. Buharî)
İnsanlardan bazı kimselerde vardır ki, bilmeyerek Allah (celle celaluh) yolundan saptırmak için sözden boşunu (şarkıyı türküyü), satın alırlar da onu oyuncak edinirler. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. (Lokman Sûresi 6. Ayet Meali)

Sahabeyi kiramın önde gelen tefsir alimlerinden Abdullah bin Mesud ve İbni Abbas ayeti kerimedeki “Lehvel-hadis” lafzından maksad: Türküdür, şarkıdır ve ayeti celile de türkü ve şarkının yasaklığı hakkında nazil oldu demişlerdir.

Özellikle İbni Abbas hakkında Peygamber Efendimiz (sav)
“Ya Rabbi dinde onu fakih kıl ve ona tevili öğret”
diyerek dua buyurmuşlardır. huzur

Fakih: Dinde ince anlayış sahibi
Tevil:Kuran’ı anlayıp yorumlama ilmi

Hz. Muhammed (s.a.v.) buyurdular ki;

Sizden birinin içinin gözle görülür şekilde cerahatle dolmuş olması, onun hakkında, içinin şiir, türkü ile dolmasından daha hayırlıdır. (Hadis, Sohbetler)

Sesini yükselterek türkü söyleyen bir kimseye Allahû Teala 2 şeytan gönderir, bu şeytanlardan biri onun şu omzuna diğeri de öbür omzuna otururlari bu şeytanlar o kimse susuncaya kadar onu ayaklarıyla deprendirmeye devam ederler. (Hadis, Sohbetler)

ÇALGIYLA İLGİLİ HADİSLER

(İki ses melundur: Nimete kavuşunca çalgı, musibete maruz kalınca feryat.) [Bezzar]

(Nimete kavuşunca mizmar [çalgı çalmak] gazabı ilahiye sebep olur.) [Deylemi]

(Şarkılar, içkiler yayılınca, yere batmalar görülür.) [Tirmizi, Ebu Davud, İ.Mace]

(Kur’an mizmarlardan okunmadan önce salih amel işlemekte acele edin.) [Taberani]

(Kur’an mizmarlardan okunduğu zaman ölebilirsen öl.) [Taberani]

(Kur’anı mizmarlardan [çalgı aletlerinden] okuyanlara Allah lanet eder.) [Müsamere]

(Belaya maruz bırakan 15 kötü âdetten biri çalgıların yayılmasıdır.) [Tirmizi]

(Gözün zinası [harama] bakmak, kulağın zinası [haram şeyleri] dinlemektir.) [Müslim]

“Resulullah çalgı aletleriyle para kazanmayı yasakladı.” (Begavi)
İçkilere başka isim verilerek içilir. Çalgılarla eğlenirler. Allahü teâlâ, onları yere batırır, domuz ve maymun haline getirir.) [İbni Mace]

(Şunlar zuhur ederse, ümmetimin helaki hak olur: Lanetleşmeler, içkiler, çalgılar ve erkeğin erkekle, kadının kadınla iktifa etmesi.) [Deylemi, Hâkim]

(Mizmarları, putları yok etmek için gönderildim.) [İ.Ahmed, Ebu Nuaym, İ.Neccar]

(İblise, “Mizmarlar [çalgılar] müezzinin, yazıların dövme, Resulün [elçin] kâhinler, ve falcılardır” denildi.) [İbni Ebiddünya, İbni Cerir, Taberani]

(İlk teganni eden şeytandır.) [Taberani]

(Sesini gına ile yükseltene şeytan musallat olur.) [Deylemi]

(Rahmet melekleri, ceres, [çan, zil, çıngırak] bulunan yere girmez.) [Nesai]

(Melekleri, köpek ve çan bulunan kafileye yaklaşmaz.) [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi]

(Ceres, şeytanın mizmarıdır.) [Müslim, Ebu Davud, Nesai] [Mizmar çalgıdır]

(Şarkıcı kadını dinlemek, yüzüne bakmak haramdır.) [Taberani]

(Cenab-ı Hak, zurna, gırnata, ud, def gibi bütün çalgı aletlerini, cahiliyet döneminde tapınılan putları kaldırmamı emretti.) [İ.Ahmed]

(Bir zaman gelecek, zina, içki ve mizmarı [çalgıyı] helal sayanlar çıkacaktır.) [Buhari]

(Musiki, kalbde nifak hasıl eder.) [Beyheki]

(Suyun otu büyüttüğü gibi, şarkı, oyun ve eğlence kalbde nifakı büyütür.) [Deylemi]

(Rabbim içkiyi, kumarı, darbukayı ve şarkıcı kadınları haram kıldı.) [İ. Ahmed]

Çalgı dinlemek günahtır, o mecliste oturmak fasıklıktır, o çalgı ile lezzetlenmek küfürdür. (Hadis, Sohbetler)

İmam Ebu Hanife Radıyallahu anh, şarkı ve müziğin haram olduğunu oldukça sert bir şekilde savunuyor ve onu dinlemeyi günah sayıyordu

ÇALGILI İLAHİLER MODASI

Zamanımızda dans edecek derecede disko müzikleri gibi ilahi söyleme ve bunlara rağbet etme modası aldı başını gidiyor, din istismarcıları buluğ çağına girmiş kadın olma sıfatlarına malik genç kız çocuklarını bile para için ağlatarak sahnelere çıkarıyor ve bunlar vasıtası ile müslümanların inanç ve i’tikadlarını ifsad edip onları sömürüyorlar. Allah-ü teala kendisinin razı olduğu amelleri gerek kitabında gerek Resulleri vasıtası ile bildirmiştir, bildirdikleri emirler içersinde de; haşa “çalgılarla beni anın bana şükredin dememiştir..!” Hatta Resulullah “sallallahu aleyhi ve sellem” bu tür ilahilerin okunduğu mecliste en ön sırada oturmuş olsa hangi müslüman çalgılar ile kadınlı kızlı Allah’ı anabilir O’nu zikredebilir..? Allah insaf versin…

Dinimizislam.com tarafından İslam kitaplarından alıntı yapılan alt daki fetvaları elinizi vicdanınıza koyarak okuyun hangi alim neyi delil göstererek müziğe ruhsat veya izin vermiş bir tane bulamazsınız.Acizliğimiz ve kulluğumuz münasebeti ile bizlerden hatalar ve günahlar eksik olmaz fakat bu demek değildir ki işlediğimiz hata ve günahlardan müsterih olup onları beğenip taktir edelim böyle bir tutum bizlerin imanını zedeler hatta Allah korusun kati nasslardan birini inkarımız sebebi ile imanımızdan bile oluruz.

***
Nasslardan hüküm çıkaran ulemanın açıklamaları şöyledir:

İSLAM ALİMLERİ BUYURUYOR Kİ:
İbni Hibban’ın bildirdiği hadis-i şerifte, Resulullah, develerin boyunlarındaki ceresleri [çanları] çıkarmıştır. Halbuki çan şehveti tahrik etmez. Çan bulunan yere rahmet melekleri girmiyor. Artık çalgıyı, çalgı aletlerini siz düşünün. Şeyh-ul-İslâm Ahmed İbni Kemal efendi hazretleri Kırk Hadis kitabında buyuruyor ki:
(Mizmarları kırmak ve hınzırları öldürmek için gönderildim) hadis-i şerifindeki mizmar, bütün çalgı aletleridir. Bu hadis-i şerif, her çeşit çalgıyı ve domuz eti yemeyi yasak etmektedir.

Hazret-i Ebu Bekir, iki küçük cariyenin def çalıp şarkı söylediklerini gördü ve onları azarlayarak “Şeytanın çalgısını mı çalıyorsunuz?” dedi. (Buhari)

Hazret-i Ömer, ihramlı bir toplulukta şarkı söyleyen birine, “Allah senin ibadetini kabul etmesin” dedi. (İbni Ebid-dünya)

Eshabı kiramdan Enes bin Malik hazretleri “En pis kazanç, şarkı ve çalgı aletleriyle kazanılandır” dedi. (İbni Ebid-Dünya)

İbni Abbas hazretleri, “Çalgı aletleri haramdır” dedi. (Beyheki)

Âişe validemiz, bir evde şarkı söyleyen birini görünce ona, “Yazıklar olsun sana. Bu şeytandır, bunu çıkarın dışarı” dedi ve onu çıkardılar. (Buhari)

Fudayl b. İyad hazretleri, “Müzik ve şarkı, zinanın teşvikçisidir” dedi. (İbni Ebid-dünya)

Şeyhül İslam Ahmed İbn-i Kemal Paşazade,Risale-i Münire’debuyuruyor ki:
Cevâhir-i Fetâvâ kitabında (Raks [oyun], şarkı ve çalgı haramdır) diyor. İstihsân kitabında çalgı dinlemenin haram olduğu bildiriliyor. Hidâye kitabının sahibi, (Şarkı söyleyenin şahitliği kabul edilmez) diyor. Tefsir âlimlerinin büyüklerinden İmam-ı Kurtubi, “şarkı söylemek, ney çalmak ve raks etmek icma ile haramdır” diyor. Abdülkadir-i Geylani’nin (Raksa helal diyen kâfir olur) fetvası vardır. (Vesiletü’n Necat kitabı)

Şeyh Muhammed Rebhami hazretleri buyuruyor ki:
“Saz, tanbur, def, ney ve diğer çalgı aletlerini çalmak, Allahü teâlânın emrini tutmamak olur.” (Riyad-ün-Nasıhin)

İmam-ı Şa’rani hazretleri buyuruyor ki:”Hakim-i Tirmizi’nin Nevadiru’l Usul adındaki kitapta rivayet ettiği hadis-i şerifte Resul-i Ekrem efendimiz, (Her kim şarkı sesine kulak verirse, onun ruhanileri dinlemesine izin verilmez) buyurdu. Oradakilerden biri tarafından, (Ya Resulallah, ruhaniler kimlerdir?) diye soruldu. Resulullah da, (Cennet ehlinin okuyucularıdır) buyurdu. (Muhtasar-ı Tezkire-i Kurtubi)

İmam-ı Birgivi hazretleri buyuruyor ki:
“Saz dinlemekten kulaklarını korumalıdır.” (Risale-i Birgivi)
“Şarkı, Kitap ve Sünnetle yasaklanmıştır.” (İmam-ı Kurtubi)

“Şarkı ve müzik aletlerinin haram olduğu konusunda icma vardır.” (İbni Salâh)

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İmam-ı Şami, Mültekıt kitabında (Hiçbir âlim, teganniye mubah demedi) buyurdu. (mektubat-i rabbani 266. mektub)

“Kur’an-ı kerimi musiki perdelerine uydurarak okumak haramdır.” (Fetava-i Bezzâziyye)

“Çalgı çalmanın haram olduğu, icma ile bildirildi.” (Makamat-ı Mazheriyye)

“Çalgı çalarak veya oyun arasında Kur’an okuyan kâfir olur.” (Tergib-üs-salât)

İmam-ı Münavi hazretleri (Nikahı herkese duyurun! Bunun için de, camide yapın ve def çalın) hadis-i şerifini açıklarken, (Mescitlerde def çalınmaz. Hadis-i şerif, mescid dışında çalınmasını, mescitte yalnız nikah yapılmasını emrediyor) diyor. (Hadika)

“Dümbelek, ney, saz çalmak haramdır.” (Tahtavi şerhi)
(Mevlana hazretleri ney çalmamış ve dinlememiştir sonradan mevleviliğe sokulmuştur, kendisi zikrin bile gizlisini yapar idi.)

“Teganni ile okuyan bir imamın arkasında kılınan namazın iadesi gerekir.” (Halebi)

Kur’an-ı kerimi, Arap şivesine uygun, tecvid ile ve güzel ses ile okumalıdır. Ebu Davud’daki hadis-i şerifte, (Kur’anı güzel sesle okuyun) buyuruldu. Yani “Allah’tan korkarak okuyun” demektir. Bu da, tecvid ilmine uyarak okumakla olur. Yoksa, harfleri, kelimeleri değiştirerek, manayı, nazmı bozarak teganni ile okumak haramdır. (Berika)

“Teganni haramdır.” (Tıbb-ün-nebevi)

Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak ve dinlemek haramdır. Burhâneddin-i Mergınânî hazretleri buyurdu ki:
Kur’an-ı kerimi teganni ile okuyan hafıza, ne güzel okudun diyen kimsenin imanı gider. Tecdîd-i iman gerekir. Kuhistânî de, böyle yazmaktadır. (Dürr-ül-müntekâ)

“Teganni ile şarkı söylemek ve dinlemek haramdır. Tekkelerde ilahiler okuyarak raks etmek, oynamak, dönmek haramdır. Şimdi, dinden haberi olmayan fasıklar, böyle tarikatçılık yapıyorlar.” (Fetava-yı Hindiyye 5 Cild 352. sahife)

Allame Zahirüddin bin Cafer diyor ki:
(Mevlidde, salihlerle salevat okumak, her zaman sevaptır. Fakat, buna haram karıştırmak, mesela çalgı, şarkı, raks gibi şeyler yapmak büyük günah olur.)
Büyük âlim ibni Arabi hazretleri Fütuhat-ı Mekkiyye kitabında, raks ile ve dönerek olan simanın yasak olduğunu bildirmiştir. (Mektubat)

“Sima esnasında raks (dans) günahtır.” (Merec-ül-bahreyn)

Kitab-ül-kırare’deki hadis-i şerifte, kıyamet alametleri sayılırken, (Kur’an-ı kerim mizmardan, [çalgılardan] okunur) buyuruluyor. (Tergib-üs-salât)

“Ney de, diğer çalgılar gibi asla caiz değildir. Eğlence ve para kazanmak için şarkı söylemek haramdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek, raks etmek caiz değildir.” (Redd-ül Muhtar- İbni Abidin)

“Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyanın büyüklerinden olan Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretleri, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı. Musiki dinlemedi ve raks etmedi. Zikrin kalb ile, sessiz olacağını Mesnevi’de bildirmektedir.” (S. Ebediyye)

“Raks ile, söz ile [şarkı, çalgı ile] başkalarını eğlendiren şahit olamaz.” (Mecelle m. 1705)

İlahi, hasta olmayan kalbi yumuşatır, haram olmaz. (ilahiler ile) Çalgı çalmak ise bütün âlimlerce haramdır. (Makamat-ı Mazheriyye)

“Hak sevgisi ile sima dinleyen sıddık, nefse uyup dinleyen zındık olur.” (Siyerül-aktab)

“Sıkıntı gidermek için, kendi kendine nağme okumak caizdir. Fakat, başkalarını eğlendirmek için okumak caiz değildir. Her çalgı haramdır.” (Ahlak-ı alaiyye)

“Keyf ve eğlence için, her çalgıyı çalmak ve dinlemek haramdır. Yalnız savaşta, askerin moralini kuvvetlendirmek için, bando, mızıka çalmak ve bunlara sulhta da hazırlanmak ve düğünlerde davul, def çalmak caizdir. Mescitlerde her çalgı haramdır.” (Ukud-üd-dürriyye)

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
“Eğlence veya para kazanmak için başkalarına şarkı söylemek, sözbirliği ile haramdır. Çalgı ile raks etmek büyük günahtır. Sıkıntısını gidermek için kendi kendine şarkı söylemek günah değildir. Çalgı olarak, yalnız kadınların düğünlerde def çalması caizdir.” (Redd-ül-Muhtar)

Fısk ve içki içilen yerlerde çalgı çalmak ve bunu dinlemek haramdır. Resulullah çobanın kavalını işitince, parmakları ile mübarek kulaklarını kapadı ise de, yanında bulunan Abdullah bin Ömer’e kulaklarını kapamasını emretmedi. Bu da, elde olmadan duymanın haram olmadığını göstermektedir. Bayramda, savaşta, hac yolunda, sahurda, düğünlerde ve askerlikte davul çalmak da caizdir. [Okullarda, millî ve siyasi toplantılarda bando, mızıka, mehter marşı çalmak caizdir.] (Hadika)

“Def, tambur ve her çeşit çalgıyı evinde, dükkanında bulundurmak, kendisi kullanmasa bile, satmak, hediye etmek, kiraya vermek günahtır.” (Berika)

“Müzik, nefsin gıdası, ruhun zehiridir, kalbi karartır.” (Dürr-ül mearif)

“İlahileri çalgı ile, ney çalarak okumak bid’attir. Harama helal diyen ve haramı ibadete karıştıran kâfir olur.” (S.Ebediyye)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Resulullah efendimiz, geldiği bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullahı övmeye başladılar. Resulullah efendimiz, (Onu bırakın, oyun arasında beni övmeyin. Beni övmek [mevlid, ilahi] ibadettir. Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet)

[Bazıları, bu hadis-i şerife istinaden kadınların şarkı söylemesinin ve çalgının caiz olduğunu söylüyorlar. Şarkı söyleyenler cariye idi. Cariyenin avret yeri erkeğinki gibidir. Sesi de avret değildir. Hür kadınların sesi de avrettir, saçları kolları da avrettir. (Hadika, Berika)]

“Her çeşit çalgı dinlemek haramdır.” (Fetava-i Bezzaziyye, Hadika, Ahlak-ı alaiyye)

“Müzik bütün dinlerde büyük günahtır.” (Dürr-ül-münteka)

“İncilin yasakladığı müziği, sonradan papazlar Hıristiyanlığa soktu.” (Mevahib-i ledünniyye şerhi Zerkani)

Müzik ancak çok çok özel durum ve şartlarda çok çok sınırlı olarak caiz olabilmektedir. Bunun içinde özel fetva almak gerekir. Yoksa müzik methedilecek, uğraşılacak, değerli, anlamlı bir şey değildir.

KİME İNANIYOSUNUZ SAPIKLARAMI YOKSA HADİSLEREMİ ?

http://www.facebook.com/posted.php?id=1673813904&share_id=137507367534&comments=1#/video/video.php?v=1053674481847

ÇALGI / MÜZİK DİNLEMEK GÜNAHTIR! grubu;

EY OĞUL! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
Tags: , , , ,
add a comment
1. Birisiyle tartışırken vakar ve efendiliğini elden bırakma.

2. Bilgisizliğini ortaya koyma. Bu konuda aceleci olma. (daha&helliip;)

Daha.. 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
Tags: , , ,
add a comment

Dört şey güzeldir, fakat dört şey ondan daha güzeldir.

1. Erkeklerin utanması güzeldir. Fakat kadınların utanması ondan daha güzeldir.
2. Herkesin adil olması güzeldir. Fakat emir sahiplerinin adil olması daha güzeldir.
3. İhtiyarın tevbesi güzeldir. Fakat gencin tevbesi daha güzeldir.
4.Zenginin cömertliği güzeldir. Fakat fakirin cömertliği daha güzeldir.

Dört şey kötüdür. Fakat dört şey ondan daha kötüdür.

1. Gencin günah işlemesi kötüdür. Fakat yaşlının günah işlemesi daha kötüdür.
2. Cahilin dünya işlerine dalması kötüdür. Fakat alimin dünya işlerine dalması daha kötüdür.
3. İnsanların ibadette gevşeklik yapması kötüdür. Fakat hoca ve talebelerin ibadette gevşeklik yapması daha kötüdür.
4. Zenginlerin kibri kötüdür. Fakat fakirin kibri daha kötüdür.

Derviş gönülsüz gerek… 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
Tags: , , , , , , ,
add a comment

Dervişlere arkadaşlarınıza davrandığınız gibi kaba davranmayın! Zira onlar haya eder de cevap veremezler…Bu ise gayretullaha dokunur. Buradaki ‘dervişler’ ifadesine derviş olma yolunda olanlar da, şeklen derviş olanlar da dahildir. Çünkü dervişler hayatı sıradan insanların yaşadığı gibi yaşamazlar.. Zarara zararla karşıllık vermeyen dervişlerin de elbet bir sahibi (Allah-cc) vardır… Bir şiir; Dövene elsiz gerek Sövene dilsiz gerek Derviş gönülsüz gerek Sen derviş olamazsın Sen Hakkı bulamazsın… Yunus Emre’

MİRAÇ KANDİLİ 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
Tags: , ,
add a comment

Miraç Gecesi, bütün İslâm âleminin mukaddes kabul edip ihya ettiği en mübarek gecelerden birisidir. Hiç şüphe yok ki vakitler aslında birbirine eşittir. Bir vakit diğer bir vakitten kendiliğinden üstün olamaz. Öyleyse bir vaktin diğer vakitlerden daha şerefli ve faziletli olması mutlaka o vakitte meydana gelen bir yüce işten ve mübarek bir olaydan kaynaklanmaktadır. Zaman ve mekanlar kendilerinde meydana gelen büyük ve önemli olaylarla değer kazanırlar. Miraç gecesi hayırlarla dolu olayların meydana geldiği bir gecedir. Miraç Gecesi’ni, bu derece yücelten husus: Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin en büyük mucizelerinden biri olan İsra ve Miraç mucizesinin bu gecede gerçekleşmiş olmasıdır. İsra ve Miraç, insanlığın kurtuluşu için gönderilen Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, ALLAH Teâlâ’nın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için yaptırılan mukaddes ve manevi bir yolculuktur. Birçok hikmet ve ilahi sırları bünyesinde barındıran bu gece, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz güç ve kuvvetinin gösterilmesi için Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize ALLAH Teâlâ tarafından yaptırılan, zamana ve mekana anlam kazandıran İsra ve Miraç, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz için ALLAH Teâlâ’nın inayet ve desteğine mazhar olarak moral kazanma anlamını taşırken o günkü Müslümanların Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize bağlılığını ve ALLAH Teâlâ’ya inancını pekiştiren bir imtihan olmuştur.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, ALLAH Teâlâ’nın huzuruna kabul edilişini temsil eden İsra ve Miraç mucizesi bizlere, insanın, ilahi rızaya ve desteğe ulaştığında akıl ve idraki zorlayan derecede nice üst derecelere ulaşabileceğini gösterdiği gibi, mana aleminde yükselip ilahi rahmet ve huzura erişmenin, öncelikle gönül ve ruh temizliğinden, ahlaki erdemlere yükselişten, her şeyin sahibi olan Yüce ALLAH’a bağlılık ve boyun eğmeden geçtiğini de hatırlatmaktadır.

Kelime anlamıyla “gece yolculuğu” manasına gelen İsra ve “yükselmek, yükseğe çıkmak, yükselmeyi sağlayan vasıta” anlamlarına gelen Miraç; alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, Mekke döneminde bir gece, Yüce Yaratan’ın sonsuz kudretinin eserlerini temaşa etmesi için önce Mescid-i Aksa’ya, oradan da semaya yaptırılan hikmet yüklü yolculuğu ifade eder.

Bu sebeple sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin hicretten onsekiz ay önce, bir kısım ayetlerini göstermek için şanı yüce ALLAH tarafından, bir gece Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan, çevresi mübarek kılınmış olan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmesi, oradan da fiziki zaman ve mekan boyutlarının aşıldığı bir yükselişe ulaştırılması kutlu hadisesinin yaşandığı İsra ve Miraç mûcizesinin yıldönümü olan bu gecenin, müminler açısından önemi çok büyüktür.

Bu mubarek gece her yıl, İslâm dünyasının dört bir tarafında derin bir huşu ve hürmet ile karşılanır ve uğurlanır. İslâm aleminin saadet ve selâmeti, mü’minlerin mağfiret-i ilâhiyyeye nail olmaları için bu mübarek gecede milyonlarca Müslümanın elleri semaya açılır. Mü’minler, içtenlikle yüce ALLAH’a yönelirler, affedilme ümitleri canlanır ve Cenab-ı Hak’tan feyizi, rahmeti ve affedilmeyi büyük bir heyecanla gönülden arzu ederler.

Camilerimiz, mescidlerimiz bu gece, sabaha kadar üstlerine gökten yağan nurlar ile, kendilerini dolduran Müslümanlardan taşan nurlar arasında parıldar durur. Bu gecede camilerimizi kubbelerine kadar dolduran dualar bütün bir yıl ümmet-i Muhammed üzerinde ilahî bir rahmet olur. Bu gece, camilerimizde, mescidlerimizde tan ağarıncaya kadar Kur’an-ı Kerîm okunur, dinlenir, namaz kılınmak ve dua-niyaz yapılmak suretiyle ihya edilir. Bu mübarek gecenin hepimiz ve bütün İslâm alemi için maddî ve manevî hayırlara bereketlere ve afv ü mağfirete nail olmamıza vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan niyaz ederiz. Ve bilhassa idrak ettiğimiz bu mübarek gecenin; çağın getirdiği sıkıntılarla bunalan ruhlara, manevi hayatın ihmaliyle daralan kalplere, ümitsiz, karamsar, günleri gafletle geçen kimselere gerçek manada maddi ve manevi bir kandil olması için dua ve niyaz ediyoruz.

Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize en büyük ihsanı olan İsra ve Miraç hadisesi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicretlerinden 18 ay önce, Receb ayının 27. Gecesi vuku bulmuştu. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin büyük mû’cizelerinden biri olmak üzere, Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi gecenin çok az bir kısmında Mekke-i Mükerreme’deki Mescid-i Haram’dan alıp Kudüs-ü Şerif’teki Mescid-i Aksa’ya kadar götürmesine “İsra” denir ki: “Kulu Hz. Muhammed’i, bir gece Mescid-i Haram’dan alıp Mescid-i Aksa’ya kadar götüren ALLAH her türlü noksanlıklardan münezzehtir. O Mescid-i Aksa ki, biz O’nun etrafına feyz ve bereket verdik, etrafını mübarek kıldık. Bu gece yolculuğunu, O’na bizim kudret ve azametimize delâlet eden ayetlerimizden, nice şaşkınlık verici şeylerden bazısını gösterelim diye yaptırdık. Muhakkak ki O, evet sadece O, her şeyi hakkıyla işiten ve her şeyi de hakkıyla görücüdür.”(İsra sûresi:1) ayet-i kerimesi, sahih hadis-i şerif ve icma-ı ümmet ile sabittir. Bu sebeple inkarı küfrü gerektirir, yani bunu inkâr eden kafir olur.

Mescid-i Aksa’dan göklere, ondan sonra da Cenâb-ı Hakk’ın dilediği alay-ı illiyyine çıkartılmasına “Miraç” denir ki, o da ayet-i kerime, sahih-i hadis-i şerif ve icma-ı ümmet ile sabittir. Ancak Mirac’ın tafsilatı meşhûr hadis-i şerif ile sabittir. Binaenaleyh Miracın aslını inkâr eden kâfir olur. Fakat tafsilatını inkâr eden bid’atçı olur. Yani şeriatın hükmüne muhalefet etmiş olur.

İsra ve Miraç hadisesi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz uyanıkken, şahsı yani hem mübarek vücudu ve hem de ruhu ile olmuştur. Rüyada veya sadece ruhu ile olmamıştır. Eğer böyle olsaydı, Mekke müşrikleri ve hatta imanı zayıf bir kısım Müslümanlar tarafından inkâr edilmezdi. (Taftazani, Şerh-i Akaid:174, Aliyyü’l-Kâri, Şerhü’l-Emali:20, Sırrı Giridi, Nakdü’l-Kelâm fi Akaidi’l-İslâm, 306-310.)

Zulmün ve adaletsizliğin hükmettiği, inanan yüreklerin acıyla burkulduğu yıllardı. Müşrikler göz ve gönül aydınlığı olarak gönderilen son elçiyi yalanlıyorlar, O’na inanmış bir avuç mü’mini hor ve hakir görüyorlardı.

Cenâb-ı Hakk’ın şan ve şerefini yüceltip iki cihanın güneşi yaptığı Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin mübarek gönlü üzüntülüydü. İnsanlar bir azgın canavar gibi ışığa, iyiliğe, fazilet ve yüceliğe düşman, İslâm’a ve O’nun emirlerine karşı, ALLAH Teâlâ’ya ve gücüne isyanla doluydu. Gözleri kör, kulakları sağır beşeriyet; kutsal tebliği reddediyor, son Peygamberi ve ilahi vahyi yalanlıyordu.

İşte İsra ve Miraç mu’cizesi, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin kendini en yalnız ve en üzgün hissettiği böyle bir devrede olmuştur. O’nun bu üzüntüsü, ilahi yardımdan ümitsizliğinden değildi. O’nun üzüntüsü, amcası Ebû Talib’i, sevgili eşi ve en yakın destekçisi Hz. Hatice (R.Anha)yı kaybetmiş olmasındandı.

Bununla birlikte müşrikler tarafından Müslümanlara uygulanan baskı henüz kalkmamış, Müslümanların bir kısmı, müşriklerin zulümlerine dayanamayıp Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin izni ile Habeşistan’a göç etmişler ve bunların hepsinden önemlisi, onbir yılı aşkın hak mücadelesine rağmen Müslümanların sayısı istenilen dereceye ulaşamamış ve kâfirler çoğunluğu teşkil ediyordu.

Yatsı vakti sıralarında bu olup bitenlerin muhasebesi içinde Harem-i Şerif’in duvarına yaslanmış bir vaziyette uykuya dalan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin gönlünü almak ve O’nu teselli etmek için Receb ayının 27. Gecesi’nde Yüce ALLAH, Cebrail’e şöyle emretti:

– Cennetten Burak denen biniti al, Habibime git! O’nu hoş bir şekilde uyandır ve ALLAH Teâlâ kimseye nasip etmediği şerefi sana nasip etti, seni huzuruna davet ediyor, de! Bu ilâhi emri alan Cebrail (A.S.) derhal Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize geldi:

– Ey ALLAH’ın Sevgilisi, Peygamber! Kalk! Esirgeyici ve bağışlayıcı olan Rabbin seni huzuruna davet ediyor, dedi.

Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin heyecanı büyüdü. ALLAH Teâlâ, O’nu kendi katına çağırıyordu. Bundan ötesini Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin mübarek hadis-i şeriflerinden okuyalım: Enes b. Malik (R.A.) den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz İsra ve Miraç olayını ashabına şöyle anlatmıştır:

Ben Hatîm’de yatmış bulunduğum sırada, bana Cebrail (A.S.) geldi de; göğsümü uzunlamasına, şuradan şuraya kadar yardı ve kalbimi çıkardı. Sonra bana içi iman dolu altından bir tas getirildi. Kalbim yıkandı. Sonra içine iman, ilim-hikmet dolduruldu. Sonra eski haline iade olundu. (Bu ameliye, meleki nurların galebesi, tabiat ateşinin söndürülmesi, vücudunun zat-ı âlâ’dan üzerine inecek olan feyizleri kabüle hazır hale getirilmesi için yapılmıştır.)

Daha sonra bana katırdan küçük, merkebden büyük beyaz bir binit Burak getirildi. O, adımını, gözünün erişebildiği yerin en sonuna atardı. Burak’a, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizden önceki Peygamberler de binmişlerdi. Nitekim Hz.İbrahim (A.S.) da, ona binip önüne Hz. İsmail (A.S.)ı, terkisine de Hz. Hacer’i bindirerek Mekke-i Mükerreme’ye getirmişti. Hz.İbrahim (A.S.), Beyt-i Haram’ı, ziyaret için O’nun üzerinde gelir giderdi.

Burak’a, Burak ismi; ya rengi son derece parlak oluşundan ya da hızlı gidişi Berk (şimşeğ)i, andırışından dolayı verilmişti. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; Burak’a binmek üzere yaklaşınca, Burak, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize karşı hırçınlaştı. Cebrail (A.S.) elini, O’nun yelesinin üzerine koyup:

– Ey Burak! Sen şu yaptığından utanmıyor musun? Sen, bunu Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimize mi yapıyorsun?! Ey Burak! VALLAHi, ALLAH Teâlâ’nın, Hz.Muhammed (S.A.V.) Efendimizden önceki kullarından ALLAH Teâlâ katında, bundan daha şerefli bir kimse senin üzerine binmemiştir! Sakin ol! deyince Burak utandı, ter döktü. Uysallaşıp sakinleşti. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, O’nun üzerine bindi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizle Cebrail (A.S.) birbirlerini bırakmaksızın Mescid-i Aksa’ya doğru yollandılar. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Mescid-i Aksa’ya yürütülmesi, oranın ALLAH Teâlâ’nın nişanelerinin zuhur ettiği bir yer, Mele-i âlâ sakinlerinin himmetlerinin tealluk ettiği, peygamberlerin bakışlarının odak noktası olduğu bir mekân olmasındandır. Bu haliyle orası melekut alemine açılan bir pencere mahiyetindedir. Bir müddet gittikten sonra, Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

– İn de namaz kıl! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz indi ve orada namaz kıldı. Cebrail (A.S.):

– Sen, nerede namaz kıldın biliyor musun? Sen Taybe (Medine)de namaz kıldın! Oraya da hicret edeceksin! dedi. Sonra gittiler. Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

– İn de namaz kıl! dedi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz inip orada namaz kıldı. Cebrail (A.S.):

– Sen nerede namaz kıldın biliyor musun? Sen Tûr-i Sina’da namaz kıldın! Yüce ALLAH, Hz.Musa (A.S.) ile orada konuşmuştu dedi.

Nihayet Beytülmakdis’e ulaşıldı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz orada, Burak’ı kendisinden önceki Peygamberlerin bağlaya geldikleri halkaya bağladı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Mescid-i Aksa’ya girdi. İçlerinde Hz.İbrahim, Hz.Musa ve Hz.İsa Aleyhimüs-selamların da bulunduğu bazı peygamberler, orada Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz için toplanmış bulunuyorlardı. Cebrâil (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi ileri sürdü. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz onlara imam oldu. Orada, iki rekat namaz kıldı, kıldırdı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize iki kap getirildi ki, kabın birisinde şarap, diğerinde süt vardı.

– Bunlardan hangisini istersen al! denildi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz onlara baktı. Şarabı bırakıp sütü seçti, aldı, içti. Cebrail (A.S.) Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize:

– Sen, fıtrat’ı seçtin! Fıtrat’a isabet ettin! Fıtrat’a, yöneltildin! Hamd olsun ALLAH’a ki, seni fıtrat’a yöneltti. Eğer sen şarabı almış olaydın, senden sonra ümmetin azardı. Sütü tercih etmekle, sen de fıtrat’a yöneltildin, ümmetin de fıtrat’a yöneltildi. Şarap size haram kılındı, dedi.

Cebrâil (A.S.); Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi Beytü’l-Makdis’deki Sahre’nin üzerine çıkardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bakınca orada; tabanı Sahre’de, tepesi semâda, Meleklerin inip çıktıkları, bakanların ondan daha güzel bir şeye bakmadıkları bir Mi’râc’ın kurulu olduğunu gördü. Şöyle buyurdular:

– Beytülmakdis’te olanlardan boşaldıktan sonra Miraç’a götürüldüm. Ben şimdiye kadar ondan daha güzel bir şey görmedim. O, öyle bir şeydir ki, ölünüz, ölüm anında gözlerini ona diker. Adem oğullarının ruhları, göklere O’nun üzerinde çıkarılır. Arkadaşım Cebrail (A.S.), beni kanadının üstüne koydu, ona yükseltti. Gök kapılarından Hafaza Kapısı diye anılan kapıya kadar çıkardı.

MEHMET TALU

Emri bil Maruf Nehyi anil Münker / Dr. Ebubekir Sifil 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
add a comment

Mü’min, yeryüzünde Allah Teala’nın iradesini temsil eden kimsedir. Bu bakımdan onun, emr-i ma’ruf ve nehy-i münker göreviyle muvazzaf kılınmış olmasını anlamak zor değildir. Ma’ruf Allah Teala’nın rızasının, münker ise gazabının bulunduğu şeydir. Kur’an, ma’rufun emredilmesini ve münkerin yasaklanmasını, dünyasını vahyin inşa ettiği insanların temel/kaçınılmaz görevi olarak tayin ve tesbit eder. Bu, peygamberlerden (hepsine selam olsun) başlayarak aşağıya doğru inen tabii/fıtrî tavırdır.

Söz gelimi Efendimiz (s.a.v)’den bahseden ayetlerden birinde şöyle buyurulur: “Onlar (Ehl-i Kitab’a mensup iken iman etmiş olanlar), yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o Resul’e, o ümmî Peygamber’e uyan kimselerdir. O onlara ma’rufu emreder, münkeri yasaklar…” (7/el-Arâf, 157)

Bu, tabii olarak O’nun ümmetinin de temel görevidir: “Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma’rufu emreder, münkeri yasaklar ve Allah’a inanırsınız.” (3/Âl-i İmrân, 110)

Burada Ümmet-i Muhammed’in temel vasfı olarak zikredildiğini gördüğümüz emr-i ma’ruf ve nehy-i münkerin “Allah’a iman” vasfına takdim edildiğine bilhassa dikkat edilmelidir. Allahu a’lem burada şöyle bir inceliğe dikkatimiz çekiliyor gibidir: Allah Teala’ya iman, birinci derecede kişinin kendi şahsıyla ilgilidir. Emr-i ma’ruf ve nehy-i münker ise bu Ümmet’in “insanlık için ortaya çıkarılmış olması” esprisinin en mükemmel şekilde kendisini gösterdiği alandır. Biz bütün insanlığa karşı böyle evrensel ve külli bir görev ile muvazzaf bulunuyoruz…

“Sizden kim bir kötülük gördüğünde onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbinden buğz etsin ki, bu imanın en zayıfıdır “(1) buyuran Efendimiz (s.a.v), bir diğer rivayette de dikkatimizi son derece mühim bir noktaya çekmiştir: Ümmet-i Muhammed, emr-i ma’ruf ve nehy-i münker görevini, önceki din mensuplarına arız olan hastalıkları yaşamaya başladığı zaman terk edecektir. (2) Hz. Dâvud ve Hz. İsa (ikisine de selam olsun) diliyle lanetlendiği Kur’an tarafından haber verilen İsrailoğulları grubunun özelliklerinden birisinin de münkeri yasaklamamak olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz.

Yine Kur’an, bu babda ikinci bir ontolojik gerçeği daha önümüze koymuştur: Mü’minler ma’rufu emredip münkeri yasaklarken (9/et-Tevbe, 71), münafıklar da münkeri emredip ma’rufu yasaklarlar. (9/et-Tevbe, 67) Elbette hiçbir münafık “ben münafığım” demez ve İslam’a açıktan cephe almaz. Bu nokta üzerinde hassasiyetle durulmalıdır.

Emr-i ma’ruf ve nehy-i münkerin kimler tarafından, ne şekilde yerine getirileceği, bu yazının çerçevesini aşan önemli ayrıntılara sahiptir. Elbette bu çerçevede herkesin, gücü, etkinliği ve konumu ile orantılı bir sorumluluğu vardır.Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu temel görevin “çoğulculuk”, “hoşgörü”, “herkesi kendi konumunda saygıya değer bulma” gibi yaldızlı sloganlara kurban edildiği vakıasıdır.

Ulemanın nelerin “büyük günahlar” kategorisine girdiği meselesi üzerinde dururken, emr-i ma’ruf ve nehy-i münkerin terk edilmesini de zikrettiğine bilhassa dikkat edilmelidir.(3) Bunda şaşılacak bir taraf yoktur. Zira bu görevin terki bu Ümmet’in en temel yükümlülüklerinden birinin terki demektir. İnsanları ilahî vahyin diriltici iklimine davet etmek gibi son derece önemli ve anlamlı bir görevi terk etmenin izahı olabilir mi?…

1- Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve daha başkaları rivayet etmiştir.

2- İbn Mâce rivayet etmiştir.

3- Bkz. İbn Kesîr, I, 645 (4/en-Nisâ, 29. ayetinin tefsirinde)

Dr. Ebubekir Sifil

Fıkhı Sevmek ve Öğrenmek 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in DİN NASİHATTIR.
add a comment
Fıkıh İslâm’ın ilk asırlarında zuhur etmiş büyük ve mutlak müctehidlerin, Kur’ân’dan ve Sünnet’ten çıkarmış oldukları uygulamaya ait hükümlerin tamamına verilen addır.

İlk asırlarda yirmi küsur mutlak müctehid zuhur etmiş, bunların dördünün fıkıh sistemi Ümmet tarafından benimsenmiş, diğerleri uygulanmamıştır.

Bütün bu mutlak müctehidler muhterem, mübarek, aziz, eli öpülesice, Müslümanların veliyyinimeti, üstadı, rehberi, ışık tutucusu, ebedî saadete götüren yolun kılavuzu, âlim, ihlâslı, takvalı, faziletli, mânen yüksek dereceli kimselerdir. Onları severiz, onlara hürmetsizlik etmeyiz, onlara minnet ve teşekkür borçluyuz. Sa’yleri, hizmetleri makbul olsun. Ruhaniyetleri üzerimize sâyeban olsun.

Resûl-i Kibriya Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) zaman-ı saadetlerinde mezhep yoktu, mezhebe lüzum yoktu. İmana gelip Müslüman olanlar dinin hükümlerini, namazın nasıl kılındığını, abdestin nasıl alındığını ve diğer dinî işleri O’na bakarak, O’ndan bilgi edinerek bilip öğreniyorlardı.

Nihayet “Bugün dininizi tamamladım” ayeti geldi, İslâm bütünüyle tebliğ edildi. Efendimizin vefatından sonra dinimiz hızla yayıldı. Kısa zamanda doğuda Çin sınırlarına, batıda Atlas Okyanusu’na dayandı. Yayan olarak, atla, gemiyle aylarca yolculuk yapılmasını gerektiren uzak iklimlerde Tevhid bayrağı dalgalandı. Arapça bilmeyen, çeşit çeşit lisanlarla konuşan insanlar İslâm ile şereflendi, işte o zaman fıkıh ilmi tesis edildi, mutlak müctehidler, varyantlarıyla beraber yüz binlerce hadîsi taradılar. En temel ve asıl hükümlerden en küçük ve ayrıntıya ait bilgileri ihtiva eden fıkıh ilmini kurdular. Bu ilim bir bahr-i bi-pâyandır, yani kenarı, kıyısı, sahili olmayan muazzam bir okyanustur.

Kur’ân elbette ana kaynağımızdır ama fıkıh bilmeden iki rekat namazı sahih olarak, yanlışsız olarak kılmak mümkün değildir. Resulullah Efendimiz “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılınız” buyurmuşlardır.

Kitabullah’ın mücmel (özet, kısa) geçtiği konuları Sünnet açıklar, tamamlar, aydınlatır, tafsil ve teşrif eder.

Bugün mezhepleri inkâr edenler bile, namaz kılabilmek için fıkıhtan yararlanır. Ol mâhiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler…

Fıkıh ve hak mezhep düşmanlığı bugünkü İslâm dünyasının en büyük felaketidir. Fıkıhsızlık ve mezhepsizlik en büyük bid’at ve fitnedir.

Peygamber zamanında mezheb yokmuş… Ne ucuz bir gerekçedir bu!.. O saadetli devirde Mushaf, yani tek bir kitap şekline getirilmiş yazılı bir Kur’ân nüshası da yoktu. Kitabullah ayrı ayrı sayfalara, çeşit çeşit malzemeler üzerine yazılmıştı, bunlar dağınık ve perakende idi. Sonra, lüzum ve zaruret üzerine Hz. Ebubekir zamanında Kur’ân tek bir Mushaf halinde yazıldı. Hazreti Osman zamanında bu Mushaf çoğaltıldı, Darülislâm’ın çeşitli bölgelerine gönderildi… Peygamber zamanında Mushaf yoktu diyerek onu da mı bid’at kabul edeceğiz?

Fıkha nasıl ulaşılır? Dört hak mezhep yoluyla…

Cadde-i Kübra’da giden cumhur-i ulema bin küsur yıldan beri dört hak ve doğru mezhep olduğunda ittifak etmişlerdir.

Fıkıh sadece taharetten, ibadetlerden bahs etmez. Fıkıh, insanın bütün faaliyetleriyle ilgili hükümler koyar. Bu hükümler Kur’ân’dan, Sünnet’ten, icmâ-i ümmetten ve kıyas-ı fukahadan elde edilmiştir. Muamelât, nikah ve talak hükümleri, miras, ticaret, ceza hukuku, ahkâm-ı sultaniye daha nice konular.

Her Müslümanın evinde, dört hak mezhepten hangisine bağlı ise, onun fıkhını anlatan muteber ve güvenilir bir kitap bulunmalıdır. Mesela: ÖmerNasuhi Bilmen’in Büyük İslâm İlmihali.

M. Şevket Eygi914933_62298108 / MLLÎ GAZETE