jump to navigation

Mustafa İslamoğlunun Hezeyanları! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
Cennet cehennem yok olacaktır” görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur’an talebesi olarak Kur’an’daki “huld” ves “ebed” kelimelerini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebediliğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim.
Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Abdullah b. Mes’ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki günümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşlerini serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim.

Buna da İbn kayyım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi’l-Ervah İla Biladi’l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbn Kayyım’ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz. “

Bir sonraki derste kendi görüşümü naklettim. O da şuydu: “CENNET VE CEHENNEMİN ZAMANI GAYBİ BİR KONUDUR. BU KONUDA KONUŞMAK ĞAYBI TAŞLAMAKTIR. BUNU ALLAH BİLİR. BİZE DÜŞEN CEHENNEMDEN SAKINMAK CENNETİ HAK ETMEKTİR” M.İslamoğlunun sözleri burada bitti. Tenkit;

Ehl-i Sünnet, Cennet ve cehennemin ebediliği hususunda görüş birliği içindedir. Sadece İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’da bu noktada İcma’a muhalif bir tavır görüyoruz.

“İbnu´l-Vezîr” diye bilinen, el-Avâsım sahibi Muhammed b. İbrahim el-Yemânî, Sübülü´s-Selâm sahibi Muhammed b. İsmail es-San´ânî ve Zâhid el-Kevserî, kâfir ve müşrikler için Cehennem hayatının sonsuz olmadığı görüşünü İbn Teymiyye ve İbnu´l-Kayyım´a nisbet etmiştir.[1]

İbn Hazm, üzerinde icma bulunan meseleleri zikretmek maksadıyla kaleme aldığı Merâtibu´l-İcmâ´da “beka-i nar” meselesini de zikretmiş ve şöyle demiştir:

“Cehennem´in hak olduğunda, buranın ebedî bir azap yurdu olduğunda, kendisinin de içindekilerin de sonsuz ve ebedî olarak devam edip, fena bulmayacağında ittifak etmişlerdir?” [2]

M. İslamoğlu, Kur’an-da onlarca apaçık Ayet varken, Alimlerin İcmaı varken, Cennet ve Cehennemin ebediliğini nasıl olurda gaybı bir mesele olarak ele alır? İşte asıl felaket budur!

Ayrıca, Bazı büyük Sahabelerin Fena-i Nar (Cehennemin sonsuz olmadığını söyledikleri) ilgili görüşleri, O büyük Sahabelere atılmış korkunç bir iftiradır! Bu iftiranın sahibi kimlerse Allah Onları kahretsin!
Vede İslamoğlu, Fena-i nar hususunda, İbn Teymiyye ve Kayyım’ın Küfür olan “batıl” görüşlerini nakledip, bunları karşı görüş gibi göstermesi, gerçekte onların suçuna ve günahına ortak olmasıdır!

Hakkı bilip gizlemek ne kötüdür!

Bu Hususta, Allah’ın (C.C) Yüce Resulü (Sav) şöyle buyurur;

“Bid’atlar veya fitneler ortaya çıkıp, Ashabıma dil uzatıldığı zaman, Âlim(ler)de ilim(ler)ini açığa çıkarsın(lar)(halkı aydınlatsınlar). Bunu yapmayana Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olsun. Allah bunlardan ne farzları ne de sünnetleri kabul eder.” (3)

Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabit zarurat-ı diniyyedendir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler burada zikredilemeyecek kadar fazladır. Ümmet seleften halefe bu itikat üzere icma ede gelmiştir. İbn Hazm, “Merâtibu’l-İcma”da cennet ve cehennemin ebedî olduğu konusunda icma edildiğini ve bu icmaa muhalefet edenlerin küfründe icma bulunduğunu söyler. (4)

İşte Kur’andan Bazı Ayetler;

“… İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır”. (Rad Suresi, 5)

2-BAKARA 162- “Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.”

3-AL-İ İMRAN 116- “O inkâr edenler (var ya), onların ne malları, ne de evlatları, onlara Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, ateş halkıdır; orada ebedi kalacaklardır.”

9-TEVBE 17- “Müşrikler kendi inkârlarına kendileri şahit olup dururlarken Allah’ın mescidlerini imar etmeleri mümkün değildir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Ve onlar ateş içinde ebedi olarak kalacaklardır.”

9-TEVBE 63- “Bilmiyorlar mı ki, kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, ona muhakkak ki içinde ebedi kalınacak cehennem ateşi vardır. İşte rüsvaylığın büyüğü de budur.”

10-YUNUS 52- “Sonra o zulüm yapanlara “Tadın bakalım şu ebedi azabı!” denilecek. Vaktiyle kazandığınızdan başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”

43-ZUHRUF 74- “Şüphesiz ki suçlular, cehennem azabında ebedi olarak kalacaklardır.”

Dipnot;

1- Te´nîbu´l-Hatîb, 147; Makâlât, 450

2- İbn Hazm, Merâtibu´l-İcmâ´, 268

3- Hatip, el-Câmi’. İbn el-Asakir

4- Dr. Ebubekir Sifil, Milli Gazete, 24 Temmuz 2004

Mustafa İslamoğlu’nun Kuran Mealindeki Vahim Hataları! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
Çoğu Kişinin Büyük Âlim bilip (!) peşinden koştuğu Mustafa İslamoğlu, Hazırlamış olduğu Kur’an Mealinde, Arap dili belağat ve gramerini bilmediğini ortaya koymuştur!

İslamoğlunun Mealinde 3000’e yakın, linguistik (Dil Bilimi) ve gramatik yanlışı vardır!

1) M. İslamoğlu, eski kadim tefsirlerin “ takdir ” metodunu eleştiriyor. Kelimelerin takdiri gerekseydi, Allah onları lâfzen ifade ederdi, diyor. Böyle bir eleştiri ve yaklaşım, Arap dilini ve dünya edebiyatlarını bilmemektir. Çünkü sözün akıcılığı, vurgusu ve güzelliği için bu kural, bütün dünya edebiyatlarında, özellikle îcaz ve i’caza dayanan Arap dilinde makbul ve müstahsen bir yöntemdir.

Evet Kur’an Arap Dili ve Edebiyatı çerçevesinde inmiş, ilahi bir manadır. Yoksa cümleleri bağlamından koparıp, sloganlaştırmak için değildir.

Bununla beraber, M. İslamoğlu, 19. ayette “ Allah onların nurunu gideriverir ” âyetinde “ Allah onların ( göz ) nurunu giderir ” diye takdir yapmıştır. İşin ilginç yönü, bu takdirin yanlış olmasıdır. Ayetin doğru meali şöyledir: “ Münafıkların reisi, kendilerini aydınlatmak için bir ateş yakar. Ateş onun etrafını aydınlatır aydınlatmaz Allah anında münafıkların aydınlığını giderir; onları içinde asla bir şey görmeyecekleri karanlıklar içinde bırakır. ”

2) “ Takva ” vikaye ( korunma ) kökünden gelen mübalağa mastarıdır. Tek başına gelirse insanın kendisini ( kalbini, ruhunu ) günahlardan, kötülüklerden koruması demektir. Allah kelimesi ile kullanıldığında “ kendinizi Allah’ın azabından koruyun ” şeklinde muzaf takdir edilerek mana verilir. Çünkü Allah’ın kendisinden korunmanın bir manası olmaz. İslamoğlu Efendi, 3/80 –81’de ve 23/51–53’te bu kuralı kullanarak doğru meal vermiştir.

Burada ise, “ İttekullah ” gibi terkipleri “ Allah’a saygı duyun ” diye çeviriyor. Muhammed Esed’den ve İzutsu’dan esinlenerek… Halbuki onlar da bu takdir kaidesini atladıkları için; ve bazı yanlış çevirilerin “ Allah’tan korkun ” diye çevirmelerinden yanlış yola girmişlerdir. Haliyle Batılıların işte bakın “ İslam korku dinidir ” olan propagandalarından çekindikleri için… Hülasa saygı manasına gelen takva kelimesi değildir. “ Haşyet ” kelimesidir. Halbuki 2/23. âyette “ itteku naren ” ateşten sakının, diye doğru çevirmiştir.

3) 2/2. ayette geçen “ lareybe fih ” deyimi bir yüklem iken, sıfat olarak çevrilmiştir. Meal içinde gramere bağlı kalmadan, yuvarlatma tarzında bu gibi yüzlerce cümle var. Bu da Kur’an’daki mucizevî yapıya uygun değildir. Ve “ Gerekçeli Meal ” ismine de uygun değildir.

4) 2/3. âyeti “ O muttakiler ki… ” diye çevirmesi gerekirken “ O hidayete erenler ki; ” çevirmiş. Bu da hem âyetin gramerine, hem de manasına aykırıdır. Çünkü bu iki cümlede demek istenilen mana şudur:

“ Muttakiler gabya iman etmek, namazı doğru kılmak, infak etmek, yeni ve eski bütün vahiylere inanmakla, kendilerini korumuş olurlar. ”

Ayrıca İslamoğlu, “ takva hidayetin sebebidir ” diyor. Tam tersine âyet diyor ki, “ Bu Kur’an hidayettir (yol gösterir). ” Bunun sonucu olarak insanlar şu gibi güzel ameller yapmakla kendilerini korumuş olurlar.

5) 2. âyette “ ilahi ” kelimesini takdir etmek “ la reybe ” yüklemini sıfat yapmak birkaç yönden yanlıştır.

a) Çünkü muhatap bu kitabın ilahiliğini bilse zaten kuşku duymayacak.

b) Takdirsiz ve gramere uygun olarak âyetin meal ve manası şudur: “ Bu bir kitaptır. ( Bilgi ve yasalardır ). Onda kuşkuya asla yer yoktur. Çünkü, özünü koruyan binlerle muttakiye yol göstermiştir.” Yani eğer Kur’an’da bir çürüklük olsaydı bu kadar güzel meyveler vermezdi. “ Çünkü şüpheli ağaçlar ürün ve meyvelerinden tanınırlar. ”

c) İslamoğlu, madem takdir kuralına karşıdır, “ belağata aykırı olarak ” yüzlerce kelimeyi neden âyetlerin içine serpiştirmiştir.

d) İslamoğlu “ Burada kuşku Allah’a ” yöneliktir, diyor. Hâlbuki o günkü Medine’de bulunan insanlar Allah’a inanıyorlardı. Demek bu iddianın tarihi bir dayanağı yoktur.

6) İslamoğlu 3. Notta dediği gibi; eğer fıtri olan takva duygusu hidayete götürüyorsa, o zaman Kur’an’ın hidayet ve rehberliğine ne ihtiyaç kalır, gibi paradokslar ortaya çıkar.

7) İslamoğlu “ Gayb ” terimini idraki aşan gerçekler, diye çevirmiştir. Hâlbuki burada, ruhani, uhrevi, metafizik gerçekler kastediliyor. Ve dinde insanın akıl ve idrakini aşan konular yoktur.

8) 2/6. ayette “ iman etmezler ” deyimi, “ iman etmeyecekler ” olarak çevirirse daha isabetli olur. Çünkü “ la ” gelecek olumsuzluk edatıdır.

9) 2/8. âyette “ Onlar kesinlikle inanacak özellikte değiller. ” mealindeki cümleyi “ Onlar müminlerle değiller ” diye çevirmek ve “ ba ” harfine maiyet manasını vermek, belağat ve grameri hiç bilmemek gibi bir şeydir.

Nitekim ayetle ilgili notun sonunda, doğru tefsir yapmıştır. Bu da bir yanlış ve bir doğrunun birbiriyle çelişmesidir.

10) 9. âyetin meali şöyledir: “ Münafıklar Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışıyorlar. Fakat gerçekte ancak kendilerini aldatıyorlar. Ve kendi kuyularını kazdıklarının bilincinde değiller. ”

Burada İslamoğlu âyetin akıcılığına aykırı iki yanlış yapmıştır.

a) “ Allah’ın onların bu hilelerini ifşa edeceğinden farkında bile değiller ” diye çevirmiştir.

b) “ Onlar farkında olmadan bu hileleri yapıyorlar ” gibi bir manayı hiç kimse vermemiş ki İslamoğlu böyle bir bahis açıyor, 5. Notta…

11) 12. ayetin doğru meali şöyle olmalı:

“ İyi bilinsin ki, onlar bozguncuların ta kendisidir. O kadar çok bozulmuşlar ki, bunun farkında bile olamayacaklar. ”

12) 13. âyette “ Sefihler ” kelimesi aklı hafif, az akıllı manasındadır. “ ahmaklar ” diye çevrilmesi tam isabetli değildir.

“ …gibi mi, inanıyoruz? ” şeklindeki meal ayetin ifadesine ve maksadına aykırıdır. Gerekçesi de yoktur. Münafıkların demek istediği şudur: “ Biz nasıl bu budalalar gibi inanalım? Biz zaten müminiz ” deyip Sahabelere taş atmaktır. Burada hata: “ fi’il–i muzarinin başına soru edatı gelince, geniş zaman manasını bırakıp sadece gelecek zaman manasına geldiğini bilmemektir. ”

13) 7. âyette “ Ve ” edatını “ İşte ” diye çevirmek; cümlede hasır edatı olmadığı halde, hasır (tekellik) manasını vermek; 13. âyette ilim kelimesini şuur ( farkındalık ) manasına çevirmek; 14. ayette inşa kipi olan “ Biz inanıyoruz ” kelimesini “ Biz inandık ” diye çevirmek;

Sh. 9’da “ Ela ” edatını Sahabeleri içine alacak şekilde “ muhatabın uyuyan ve uyuşan bilincini gösterir ” demek yanlıştır.

Çünkü burada uyarı edatının amacı, münafıkların pisliğini ve şeytanlıklarını dile getirmektir.

14) Sh. 9’da “ münafıkların şeytanları ” “ onların reisleri olabilir ”, demek eksik olur. Çünkü kesin mana zaten odur.

15) 14. âyette “ Biz onlarla sadece alay ediyorduk ” şeklinde geçmiş zaman kipi ile meal yanlıştır.

Çünkü, cümle–i ismiyedir. Ve geniş zaman ifade eder. İstihza gibi düşük seviyeli işlerin münafıkların her zaman temel karakteri olduğuna işarettir.

16. âyette “ Onlar doğru yolda olan kimseler değiller. ” şeklinde meal anlamsızdır. Doğrusu şöyle olmalı:

“ Münafıklar kârlı çıkarız, diye hidayete karşı sapıklığı satın aldılar. Ticaretleri kâr etmediği gibi, çıkış yolunu da bulamadılar. ” ( Hidayet yol bulma manasına gelir. )

16) Sh. 9’da 12. Notun bir anlamı yok. Çünkü, bu gibi benzetmeler ( ticari terminoloji ), zaten Arap dilinin doğal yapısıdır. Kur’an sadece bu gibi deyimleri daha beliğ bir şekilde kullanmıştır. Çünkü Kur’an’ın ilk muhataplarının çoğu tüccar idi.

Ayrıca Kur’an için “ dini olan ve dini olmayan alan ” gibi bir ayrım da söz konusu değildir.

Ticaret ve ticaret terminolojisi 7000 yıldır var. Dolayısıyla “ Bunu bu asrın idrakine söylemenin” manasını anlayamadım.

17) 17. âyetteki “naren” kelimesini “ meşale ” diye çevirmek de yanlıştır. Çünkü âyet, münafıkları “ çölde karanlıklar içinde kalıp etrafını aydınlatmak isteyen, bunun için ateş yakan şaşkınlara benzetiyor. ”

Ayrıca ateş, onların nifak ateşine de bakar. Dolayısıyla meşale, diye çevirmek yanlıştır.

18) “ Onlar ( hakikate ) dönemezler ” diye çevirmek de yanlıştır. Çünkü âyet, “ onların çıkış yollarını bulabilecek, geri dönecek imkânlarının da kalmadığını ” söylüyor.

Sh. 10’da 2. Nottaki bilgi yanlıştır. Âyetle alakası yoktur. Yani münafıkların tutuşturmak istediği ateş ( vahiy ve Kur’an ) değildir. Onların Kur’an’a karşı üretmek istediği yanlış fitne ve çareler ateşidir.

19) 23. ayette iki cümle yanlış çevrilmiştir. Doğrusu şöyledir:

“ Eğer bu şüpheniz, bir gerçeğe dayalı ise; Kur’an’ın bir suresinin benzerini getiriniz. Ve Allah’ın dışında şuheda ( merci, güvenli destek ve şahitler olarak kabul ettiğiniz ) güçleri de yardıma çağırın!. ”

* Âyette “ sıdk ” doğruya, gerçeğe dayanmak demektir. Sadık kişiye de bu ismin verilmesi yalana dayanmayıp, konuşmalarının gerçeğe uymasından dolayıdır.

* Şuhedayı da “ Allah dışındaki tanıdıklar ” olarak çevirmek gevşek ve mantıksız bir tercüme olur.

20) Sh. 11’de 5. Nottaki hadis yanlış çevrilmiştir. ( Aslına bakılsın! )

8. Nottaki endad’ı “ rakipler ” olarak; “ tec’alu ” kelimesini de tasarlamak olarak çevirmek de yanlıştır. Çünkü “ endad ” ( Allah gibi tapılan ve kabul edilen ) putlar demektir. Müfredatın deyimine göre “ nidd ” Kur’an’da benzerlik manasına binaen kullanılmıştır. Allah’ın benzeri olmayacağına göre, burada benzerlik tapma yönü demek olur. Ki, Kur’an’da geçen bütün yerlerde bu tapma manası var. Zaten âyetin başı “ ibadet edin ” diye gelmiştir. Evet, Allah’ın düşmanı olur. Ama Allah’ın rakibi olmaz.

“ Ca’l ” ise edinmek, yani put edinmek demektir. Tasarlama diye çevrilse, bu manayı vermez.

21) 25. âyette “ iman eden ve iman özelliğiyle tanınanlar ” manasındaki bir edebi deyimi ( ki, bu “ellezine ” edatının tam ifadesidir ) “ imana ulaşanlar ” diye çevirmek; “ imana ulaşıp da inanmayan nice kimseler var” olabileceğinden dolayı gevşek ve yetersiz bir çeviri olur.

22) Sh. 12’deki “ Amel–i Salih ” ile ilgili bilgiler bütünüyle yanlıştır. Çünkü:

Kur’an bu deyimi mutlak bırakmıştır. Ki, dine uygun yararlı bütün işleri kapsasın. Dolayısıyla Kur’an’ın her yerinde bütün yararlı işleri içerir. Ayrıca; Kur’an, nûzûl sürecine göre hiçbir ifadeyi ve temel kavramı değişik kullanmamıştır. Kur’an terminolojisinde evrimsel bir boyut yok. Yani, amel–i salih, ( yararlı işler ) küfür, günah, ifsad gibi ne kadar kötü eylem varsa onlara karşı olan eylemlerdir. Dolayısıyla ilimcilik oynayıp bu kelimeyi değişik nüanslara ayırmak ilmi olmaz.

Maalesef İslamoğlu, bu gibi zannî bilgileri mealin içine çokça idhal etmiştir. Mesela “ yararlı işleri ” ( imanla uyumlu iyilikler ) diye çevirmenin mantığını anlamış değilim.

Bu âyette “ her seferinde birbirine benzer fakat değişik olarak o rızık onlara sunulur ” mealindeki cümleyi “ Oysaki bu, o nimetlerin çağrıştırdığı belli belirsiz bir benzerlik ” şeklinde çevirip, Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle anlamsız bir anlam vermek, cümlenin öznesini ve yüklemini göstermemek, acaba hangi gerçeğe dayanıyor, diye sormak gerekir…

23) 26. âyette “ haya etmeyi ” kaçınmak diye çevirmek yanlıştır. “ İman edenler, bu gibi misal vermenin hak olduğunu, kendilerini terbiye eden Rablerinin rububiyeti gereği olduğunu bilirler ” mealindeki evrensel bir bilgiyi “ iman edenler bilirler ki gerçek, Rableri katındandır ” diye, gramere ( zamiri atlayıp iki yüklemli cümleyi bir yükleme indirgemek şeklinde ) aykırı olarak âyeti manasız bir slogan yapmak, bence Müslümanlara büyük bir hakarettir.

“ Men yeşau ” tabiri Kur’anî bir kalıptır. Genellikle “ Allah istediğini saptırır, istediğini de hidayete erdirir ” şeklinde çevrilir. Fakat bu deyimin geçtiği yerlerde veya bir önce veya bir sonraki âyetlerde “ İnsanlar fısk veya doğru tercihte bulunduktan sonra, Allah, düzenli ve yasal meşietiyle onları ya saptırır veya hidayete erdirir ” bu âyette “ Allah fasıklardan ( yasal yaşamayanlardan ) başkasını saptırmaz, ” cümlesinde olduğu gibi, bir gerekçeye değinir. Bu gerekçeye dayanarak yasal ve haklı olarak ilahi meşiet vurgulanır. Bu yasal işler için determinizm olmasın, diye meşiet kelimesi seçiliyor.

Demek Kur’an’ın bütünlüğünü görmeyenler, meşiet ( yeşau ) kelimesinin “ yasal ilahi icraat ” manasına geldiğini bilmeyenler, ukalalık yapıp burada özneyi “ Allah’tan ” kişiye veriyorlar. Veya Mustafa İslamoğlu gibi bu fiil, çift öznelidir, diye bir çıkış arıyorlar. Halbuki bir fiilin çift özneli olması, 2×2’nin 6 etmesi gibi bir saçmalık olur.

Ayrıca burada öznenin kesin olarak Allah’a raci olduğunu gösteren 20’den fazla âyet vardır. Fihristten “ yeşau ” maddesine bakınız.

24) 28. âyette “ cansızken ” sıfatını; “ öldüren ”, “ dirilten ” fiillerini yanlış çevirmiştir. Fiiller gelecek zaman kipleridir, geçmiş zaman olarak çevrilmemeli! Son cümleyi de “ sonra Ona döneceksiniz ” diye çevirmek, hem gramere, hem üsluba daha uygun olur.

25) 29. âyetin meali ve ilgili notu çok güzeldir. Fakat “ Ve ” edatını “ nihayet ” diye çevirmek yanlıştır. Burada atıf illet manası içindir. Yani:

“ Allah yeri göğü her şeyi sizin için yaratmıştır. ( Bu yaratma ona zor gelmez. ) Çünkü O her şeyi bilendir. ” ( Yani bilgi, işi kolaylaştırır. )

26) 30. âyette “ bozgunculuk çıkaracak, kan dökecek ” gelecek zaman kipi iken fiilleri, “ fesad çıkaran, kan döken ” diye geçmiş zaman fiilleri olarak çevirmek yanlıştır.

İslamoğlu bu âyetle ilgili 2. Notta Rağıptan “ melek ” kelimesinin “ milak ” kelimesinden türediğini naklediyor. Halbuki Rağıpta böyle bir ifade yok. Ayrıca İslamoğlu, Rağıptan “ Her meleğin melaike olduğunu, fakat her melaikenin melek olmadığını ” özetle naklediyor. Haliyle Rağıptaki diğer ifadeler olmayınca bu cümle bir bilmece gibi kalıyor. Rağıbın izahına göre manası şudur:

“ Melek bir şeyi yönetmekle görevli olan ruhani varlıktır. Dolayısıyla her melek melaikedir. Fakat melaike daha çok ibadet ve zikir ve tesbih yapan ruhani varlıklar demektir. Onların maddi âlemden bir şeyleri yönetmesi gerekmez. Dolayısıyla her melaike melek değildir. ”

İslamoğlunun, temel kaynaklardan yaptığı alıntılarının çoğu kısa ve anlaşılmayacak niteliktedir. Mesela: Taha 15. âyetin notunda “ uhfiha ” kelimesinin zıt manalı olabileceğini söylüyor. Ve yanlış telaffuz ile okuyor; “ Ehfiyeha ” diye yazmıştır.

Halbuki zıt manalı deyince “ nerede ise ben kıyameti gizleyeceğim ” mealindeki âyeti “ nerede ise kıyameti gerçekleştirip açıklayacağım… ” şeklinde meal vermeliydi. Zaten doğru mana da bu ikincisidir. Çünkü kıyamet zaten gizlidir. İslamoğlu bu âyetteki “ ekâdu ” fiili için nakıs değil de “ tam ” olduğunu söylüyor. Halbuki bu gibi nakıs fiiller, haber aldıktan sonra “ tam ” fiil olma ihtimalleri kalmaz. Ki burada “ ekâdu uhfiha ” şeklinde haber almıştır.

27) 3. Nottaki “ Halife ” meful olarak bir başkasına vekâlet veren, deyimi manasızdır. Doğrusu “ başka birinin yerine halife yapılan ” olmalı. ( Müncide bakın. )

28) İslamoğlunun “ Âdem ” ile bütün insanlık kast edilmiş, diye izahı çok isabetlidir. Fakat bu bilgi yanında üç şeyi eksik bırakmıştır.

A) Halife ( Allah’ın yeryüzündeki vekili ) eril bir kelimedir. M. İkbal, Ali Şeriatı, Bediüzzaman gibi düşünürler, burada Âdem insanlığın, ruhani, ilmi, kültürel yönünü temsil eder. Ve ancak insan tür olarak Allah’ın yeryüzündeki icraatını yerine getiren bir halife olabilir, diyorlar. Bu manasıyla çoğulu Hulefa gelir. Dişil olma yönü de vardır. Bu yönüyle beraber çoğulu “ Halaif ” tir. “ Allah siz yeni nesilleri ( erkeğiyle kadınıyla ) geçmiş nesillerin halaifi yaptı ” mealindeki âyette olduğu gibi.

B) “ Halk ” kelimesi etimolojik olarak şekillendirme demektir. “ Ca’l ” ise daha çok soyut eylemler için kullanılır. İşte buna göre, yaradılış ile ilgili deyimler eğer, biçimsel biyolojik yöne bakıyorsa “ Halaka ” fiili kullanılıyor. ( 7/11’e bakınız. ) Burada ( 2/30 ) iş, soyut bir eylem olduğundan, ( insan türünün yeryüzündeki hilafeti kastedildiğinden ) Ceale fiili kullanılmıştır. “ Ben bir halife edineceğim ” denmiştir. Dolayısıyla İslamoğlunun 4. notu faydalı bir bilgi vermiyor.

C) Madem İslamoğlu Âdemden maksat insan türüdür, diyor. Az da olsa bu biyolojik ve sosyolojik süreci anlatması ve gerekçelerini göstermesi gerekirdi. Fakat maalesef Sh. 16–18’deki notların çoğu birbiriyle çelişiyor. Kur’an ise çelişkilerden münezzehtir.

29) Âyet 32’deki “ Sen tek otoritesin! ” şeklindeki çeviri, Allah’ın kutsiyetini, sonsuzluğunu ifade etmiyor. Hocamız bu manalar için “ bu kelimeyi seçtim ” dese de mana öyle değildir. Âyet 33’teki secde, hizmet, itaat ve saygı manasındadır. “ Emre hazır olmak ” şeklinde çevirmek bu manaları vermez. Âyet 34’te aynı cümle içinde “ olmuştular ” ve “ oldu ” kelimeleri zaman açısından uyumlu değiller. Ayrıca “ olmuştular ” gibi mış–miş’li fiiller Kur’an’a ve ilahi hitaba yakışmaz.

Âyet 36’da “ yerleşme, karar kılma ” manasına gelen kelimeyi “geçici bir hayat alanı” olarak ve “ belli bir süre yaşamak ” manasına gelen kelimeyi de “ tadımlık bir haz ” diye çevirmek, sorumluca ve kelimelerin hakkını veren bir çeviri değildir.

30) İslamoğlu her halde Kur’an’ın çoğu yerde eşyanın bilinçli yapısına işareten “ akıllar ” için kullanılan “ hüm ” zamirini yanlışlıkla eşyaya değil de “ Esmaya ” yönlendirmiş; birçok ihtimalli manayı vererek işi kapalı bırakmıştır.

Evet, her şey bilinçli bir dosyadır. Eşyanın ( insan dilindeki kelimeler olarak ) isimleri ise, içlerindeki yazılım ve bilince göre verilmiş birer nişandırlar. Esma demek, Arapça kelimeler demek değildir. Allah’ın sonsuz varlığının eşyalar ve varlıklar olarak yansımasıdır. Yani her şey Allah’ın ismidir.

“ Hüm ” zamiri meleklere de raci olabilir. Çünkü melekler, eşyanın dayanağı olan bilinci temsil ediyorlar.

31) “ Âdemin algıladığı kelimeler ” ( 2/37 ) deyimi de; insanoğlunun doğal, sosyal ve dini olarak edindiği yasalar demektir. İnsanoğlu bu yasalarla yeryüzünde yaşam imkânını bulup eksiklerini kapatabilmiştir. “ Allah İbrahim’i kelimelerle ( yasalarla ) imtihan etti. O da onları tamamladı ( uyguladı ) ” âyetinde ve “ kelimetullahi hiyel–ulya ” âyetinde kelime, yasa ve şeriat manasına gelir. İşte dil, tarih ve realiteye uygun olan bu izahı, Sh. 15–16’daki 24–25. notlarla karşılaştırın, farkı ve eksikliği görürsünüz.

İslamoğlu birçok şeyi ihtimaller karanlığında bırakmakla, yani bir yandan evrimi ve Âdemin insan türünü temsil ettiğini söylüyor, öbür yandan “ Allah ilk insana dilleri öğretti. İlk insan, ilk peygamber Âdemdir ( Sh. 18, 25. Not ) ” gibi ifadelerle akılları karıştırıyor. Halbuki Kur’an’ın bir ismi “ Kitabun Munir ” dir. ( Aydınlatıcı kitap )

32) İslamoğlu, 38. âyetteki “ Bu cennet ortamından hepiniz inin dedik. Kesin olarak benden size bir rehberlik ( hidayet) gelecektir. ” mealindeki iki cümleyi “ Emrettik: oradan hep birlikte çıkıp inin! Fakat benden bir rehberliğin size ulaşması şarttır. ” şeklinde çevirmiştir.

Burada “ imma ”, “ ma ” edatını almış, muhakkak manasına gelen “ in ” den ibarettir. Şart edatı da olsa, Hocanın dediği gibi cevabı olmayan bir şart değildir. O zaman şöyle meal verilir: “ Benden size bir rehberlik gelince; kim ona uyarsa onlara ne korku vardır, ne de üzülürler. ”

33) Sh. 20 Not 3’te “ Huld ” kelimesi dünyaya ilişkin geldiği üç yerde “ inkâr, vehim ve red ” için kullanılır, diyor. Galiba demek istediği “ Huld ” ( ebedilik ) kavramı dünya hayatı ile ilgili kullanıldığında daima olumsuz manasıyla kullanılmıştır. Çünkü dünyada ebedilik yoktur.

İslamoğlu bazen bir âyetin bir veçhini, bir masadakını ele alıp mananın tümü olarak gösteriyor. Mesela:

Fatiha suresinde “ Mağdub ” kelimesinin manası Yahudilerdir. “ Dallin ” de Hıristiyanlardır, diyor. Halbuki böyle bir genelleme ehl–i kitapla ilgili yüz âyete aykırıdır. Bir kısım kadim müfessirlerin böyle bir tercihi ise, Yahudilerin fazlaca esbapperest olduğundan ve Hıristiyanların İsa’nın tabiatının anlaşılmasında boğulduklarından dolayıdır.

Nitekim B. Said Nursi, 30. Söz’de bu âyetteki “ mağdup ” lardan maksat, esbaba tapanlarlardır. “ dallin ” den maksat, tabiat ve madde içinde boğulanlardır, diyor.

İşte, İslamoğlu Müslümanların bu asırda materyalizme, paraya, dünya hayatına bağlanıp, ilahi gazap içinde kaybolduklarını dile getireceğine, onları uyaracağına, bundan maksat benim “ Yahudileşme Temayülü ” adlı kitabımda anlattıklarımdır, diye işi materyalize edip dünyevileştiriyor.

Sanmayın Fatiha suresinin mealinde sadece bu gibi yöntem yanlışlığı vardır. 20–30 tane daha tercüme ve notlandırma yanlışlığı, orada da var.

Bu son dönemde Ali Ünal Beyefendi de bir meal yazdı. Ortaçağın Ortodoks anlayışına uydurup cemaati dağılmaktan kurtarmak için 3000 âyeti tahrif etmiştir.

Daha önce modernite dinine girmiş olan Batılıları tatmin etmek için M. Esed de bu şekilde binden fazla âyeti tahrif etmiştir. Mustafa İslamoğlu, bu iki zat gibi Kur’an’ın metnini hepten göz ardı etmemiştir. Fakat yine de 3000’e yakın, linguistik ve gramatik yanlış içeriyor. Ayrıca okuyucuya sağlıklı bir yorum hakkı vermiyor. ( Bakara 102’ye bakınız. ) İnşallah döner tashih eder.

Numune olarak biz bu kadarıyla yetinelim.

BAHADDİN SAĞLAM

Mustafa İslamoğlu Holiganlarına Duyuru! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment

Islamoglu_028Bismihi Teala
Evet, maalesef bir holiganlık ki sormayın!

Mustafa İslamoğlu, tenkit edildiği anda hemen “Tekfir” edildi yaftası yapıştırılıyor! İslamoğlu’nun bazı görüşleri (Hatalı, kasıtlı veya İfsat edici) ifade edildiği anda hemen “iftira” Yaftası yapıştırılıyor!

Artık bu duruma bir son vermek gerekir! Çünkü doğru ile yanlış karışmış durumda! Yani (İftiralar ve Gerçekler)

Öncelikle şunu belirtmeliyim, BU KAYNAKLARIMIZDA İslamoğlunun ağzından bizzat duyulmamış, kişisel web sitesinden tespit edilmemiş veya İslamoğlunun kitap makale vb. yayınlarından alıntılanmamış olan, kulaktan duyma hiçbir bilgi ve belgeye yer verilmemiştir!

İmdi, bu holiganlar bizim de iftiracı olduğumuza hükmederek bize sürekli; “M. İslamoğlunun iftiralara cevabı” adlı bir video linki gönderiyorlar.

Evet, maalesef İslamoğlundan “itidal sınırları” dışında, nefret eden bazı “cahiller” İslamoğlu hakkında iftiraya başvurmuş olabilirler! Bu Normaldir… Bir şekilde gündemde olan insanlar çeşitli iftiralara maruz kalabilirler…

Burada normal olmayan bu iftiracı yaftasının genele yayılması! Sanki İslamoğlunu fikir ve görüşlerinden ötürü tenkit eden herkes iftiracı pozisyonuna düşürülmek isteniyor!

Yukarıdaki linkte, İslamoğlu “benim için “Ters ilişki” ye caiz dedi diyorlar” şeklinde bir cümle kurdu. İmdi, gerçektenburada İslamoğluna ya iftira atılmış veya bu bilgiyi kendisine ileten kişi veya kişiler meseleyi çarpıtmış!

Bu Meselenin aslı Aldananlar. Org okurları tarafından bilinmektedir, bu konu hakkında islamoğlu ne demiş ise kelimesi bile değiştirilmeden aynen alıntılanmış ve tenkid edilmiştir.

(Bu Konuda İslamoğlu’nun (Allah Resulüne (Sav) “Peygamberlik görevini hakkı ile yerine getirememiştir” deyip İftira atan bir “Zındık”) olan Hümeyni’yi aklama çabası ve onu büyük imamlarla kıyaslaması ( Humeyniyi İmam Şafi gibi Müçtehid sınıfına sokuyor) ve mevzu beis olan Ters ilişkiyi kesin haram olarak değilde, sanki ihtilaflı (tartışmalı) bir mesele gibi lanse etmesi tenkit edilmiştir)

Yine İslamoğlu; iftiralara cevap videosunda kendisi hakkında, Mezheb İmamlarına karşı tahkir edici hakaret vs. (Hatta Sahabe-i Kiram Hakkında) söylemlerde bulunduğu iddia ediliyormuş. Lakin islamoğlunun belirttiği gibi bu iddaların iftira olma olasılığı yüksek! İslamoğlu da haklı olarak ben bunu yapacak kadar edepsiz miyim diye sezenişte bulunuyor tabi..

(Yalnız maalesef kendisinin edep hususunda “defo”lu olduğu malumdur!) Çünkü, birçok gözlerin ve kulakların şahit olduğu üzere, İslamoğlunun Mason olduğu tescilli “Efgani” için, “Onu karalayanlar onun tuvalet bezi olamazlar” şeklindeki, yüzlerce (Efganiyi Karalayan) Ehli sünnet Âlimine hakaret ve aşağılayıcı sözleri sabittir!

Ayrıca, İslamoğlu hakkında; Hayızlı kadın Namaz kılar ve Oruç tutar diye fetva verdiği iddia edilmiş! Evet, İslamoğlunun “Hayızlı namaz kılar” diye bir fetva vereceği her halde düşünülemez. Büyük olasılıkla bu da iftira olabilir! Lakin “Hayızlı kadın oruç tutabilir” fetvası iftira değildir!

Maalesef, bu hususta İslamoğlunun Sünnet’i es geçip direkt Kur’andan hüküm çıkarmak gibi bir “Cinayet”i sabittir! Hâlbuki, Hayızlı kadının oruç tutması “Sünnet”te kesinlikle haramdır! Burada İslamoğlunun, Dinde İkinci Hüccet olan Sünnete çarpık bakışını görmek mümkün!

İslamoğlunun, iftiralara cevap videosunda birde Şia hakkında ki söylemleri var ki gerçekten gülünç!

Sonuçta, Aldananlar.org olarak, Allah’ın izni ile İslamoğlu Holiganları ne yaparsa yapsın İslamoğlunun “nedense sürekli “tekerrür” eden yanlışlarını” bazı durumlarda yanlış hafif olup (!) “Cinayet” olabilecek hatalarını İlmi delillerle tenkit edip Çürütmeye devem edeceğiz…

Aldananlar. Org; İddia edildiği gibi “varsa eğer” İslamoğlu’na karşı başlatılan iftira kampanyasından, “Kurt’un Hz. Yusuf’un (As) kanlı gömleğinden Uzak olduğu gibi” Uzaktır…

Saygılarımla…

Yahya Baştürk

Gayri Müslimlere Benzeme Tehlikesi! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment

İmam Suyuti – Gayri Müslimlere Benzemek

Gayr-ı Müslimlere benzemek ve onlarca kutsal sayılan gün ve vakitlerde onlar gibi hareket etmek dinimizce bid’at (Küfür Olan Bid’at) kabul edilir.

Nitekim cahil Müslümanlardan birçoğu Hıristiyanların en büyük bayramı olan Paskalya’da ve Noel (yılbaşı)de ateş yakmak, kadayıf ve mum gibi şeyler hazırlamak suretiyle Hıristiyanlara katılır, yaptıklarını yapmaya özenirler.

Paskalya töreninde yumurta boyamak, çörek yapmak, tütsü satın almak, bebek, kadın ve çocukların kına yakınması, yeni giysiler satın alınması ve buna benzer Hıristiyanların kendilerince kutsal addedilen günlerde yapılan diğer şeyler. Gayr-ı Müslimlerin kutsal addettiği gün ve bayramların adedi pek çoktur. Bunları araştırmak ve tanımaya çalışmak müslümana vazife değildir. Onlar tarafından hürmet gösterilmesi sebebiyle yaptıklarından her hangi birini veya böyle günlerden bir günü veya bir yeri tanıması ona kafidir. Çünkü bunların İslam dininde yeri yoktur.

Böyle günlerde Allah’a ve Resûlüne inanan kimsenin alması gereken tavır İslamın tasvip etmediği herhangi bir davranışta bulunmaması, aksine normal günlerden biriymiş gibi değerlendirmesidir.

Çoğu insanlar tarafından Hz. İsa (a.s.)ın doğum günü zannıyla yılbaşına yakın günlerde yapılan ateş yakmak (hususi) yemekler hazırlamak, mum satın almak v.b. şeyler… İşte böyle günlerde (bu günler için) yapılanların tamamı dinen nahoş kabul edilmiş adetlerdendir. Zira bu nevi doğum zamanlarının bir eğlence vakti olarak tayin edilmesi Hıristiyanların geleneği, onların ibadetidir. Böylesi hareketlerin İslam dininde bir yeri olmadığı gibi, selef devrinde yaşanmış milat’la ilgili bir olaya da tesadüf edilememiştir. Bunun kaynağı Hıristiyanlara dayanır.

İsa (a.s.)nın doğumunu (noel) kutlamak maksadıyla ortaya konan, söz konusu bu hareketlerin adet haline gelmesindeki tabiî sebeplerin kalkışı da dikkate alınması gereken bir husustur.

Mesela milad’ın tesadüf ettiği kış mevsiminin, esasen ateş yakmaya uygun bir zaman olduğu düşünülürse, ateş yakma işleminin gelenek haline gelmesindeki tabiî sebep ortaya çıkmış olur.

Diğer yandan Hıristiyanlar inanırlar ki Yahya (a.s.). İsa (a.s.)yı doğumundan bir müddet sonra vaftiz suyunda vaftiz etmiştir. Bundan dolayı onlar, yani Hıristiyanlar bu vakitte vaftiz olunurlar ve bunu vaftiz töreni diye isimlendirirler.

Müslüman cahillerden birçoğu bu vakitte çocuklarını hamama sokarak bunun çocuğa faydalı olacağını sanırlar. Hâlbuki bu tür davranışlar haram kılınmış, en çirkin münkerattan olup, Hıristiyanlara has adetlerdir.

Allah teala mevzu ile ilgili olarak Resulüne şöyle hitap buyurur:

“Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar Allah’a karşı sana hiç bir fayda veremezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takva sahiplerinin dostudur.” (1)

Bilmeyenlerin, hakiki ilimden yoksun kalmış olanların arzu ve istekleri boş şeylerden ibarettir. Nefsinin heva ve heveslerine uyduğu yerde âlimin cahile tabi olması, onun yaptığını yapması doğru olmaz.

Allah c.c. yine Peygamberine hitaben şunları buyurur:

“Sana gelen ilimden sonra bilfarz onların arzularına uyacak olursan, an dolsun ki, Allah’dan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (2)

Bu ayetle Peygambere bu şekilde hitap edilirse, ya peki cahillerin peşinden yürüyenlerin, kâfirlerin izinden gidenlerin, Allah ve Resulünün müsaade buyurmadığı konularda küffarın yaptığını yapanların, kendilerinin bile üzerinde çekişme içerisinde oldukları dinleri ve dindaşlarıyla ilgili hususlarda onlara tabi olanların halleri nice olur.

Manevi ilimlerden nasipsiz kalmış bir çok müslümanın kafirlere ait gün ve bayramlardaki onlara benzeme gayretlerine günümüzde -üzülerek- şahit olmaktayız. Oysa Nebi (s.a.) efendimizin mevzu ile ilgili birçok açıklama ve tavsiyeleri mevcuttur.

O (s.a.) bir had işlemde şöyle buyururlar:

“Kıyamet günü insanların azab bakımından en şiddetlisi, Allah’ın kendisini ilmiyle faydalandırmadığı alimdir.” (3)

Onlarla aynı gayeyi, aynı amacı paylaşmasa bile müslümanın onlara benzemesi özenmesi İbn Ömer’in Rasûlullah (s.a.)dan naklettiği delille haramdır.

“Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır.” (4)

Amr b. Şuaybin babasından, onun da dedesinden yaptığı rivayete göre Rasulullah (s.a.) efendimiz.

“Bizden başkasına benzemeye çalışan, bizden değildir” (5) buyururlar.

Dolayısıyla Yahudi ve Hıristiyanlar bizden olmadıklarına göre onlara benzemeye özenmemeliyiz.

Ebu Hüreyre’nin naklettiği bir hadiste Peygamber (s.a.) şu şekilde buyurur:

“Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz.” (6)

Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği başka bir hadiste de Nebi (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

“Ağarmış saçı (boyamak suretiyle rengini) değiştirin ve Yahudilere benzemeyin!” (7)

Buhari ve Müslimin İbn Ömer’den ortaklaşa naklettikleri bir hadiste ise Peygamber (s.a.) şunları buyurur:

“Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıkları kazıyınız, sakalları koyuveriniz.” (8)

Görüldüğü gibi Peygamber (s.a.) mutlak olarak müşriklere benzememeyi, onlara muhalefeti emretmektedir.

Ömer b. el-Hattab bu meydanda müminlere şöyle tavsiyede bulunur:

“Müşriklerle sıkı ilişkiler içersine girmekten ve kiliselerindeyken yanlarına gitmekten sakının.”

Rivayetlere göre Hz. Ömer müslüman beldelerinde törenlerini açıktan yapmamalarını onlara şart koşmuştur. Müşriklere tören ve geleneklerini (başkalarını etkileyecek şekilde) açıktan icra etmeleri yasaklanmışken müslüman nasıl olur da onların yaptıklarını yapar? Diğer taraftan Müslümanların onlara benzeme gayretleri, tören ve bayramların açıktan yapılması konusundaki onların arzu ve cesaretlerini arttırmıştır. Hâlbuki müşriklerin söz konusu törenlerini alenen yürütmekten men edilişlerindeki sebep, bunların bozulmaya yol açabileceği, yani müslümanlar üzerinde kötü tesir bırakabileceği endişesinden kaynaklanmıştır. Çünkü bu tip adet ve gelenekler ya bir masiyet ya da bir küfrün sembolü mesabesindedir. Müslümansa bu hareketlerin tamamından men edilmiştir.

Ömer b. el-Hattâb şunları söyler:

“Dinleriyle ilgili konularda Allah düşmanlarından uzak durun. Zira Allah’ın gazabı onların üzerine iner.”

Kutsal günlerinde (onların yaptıklarını yaparak) onlara refakat etmek gazabullaha sebep olur. Çünkü böylesi adet ve hareketler ya onlarca sonradan icad edilmiş (uydurulmuş) ya da işlerliği kaldırılmış (mensuh) hükümlerden ibarettir. Hakiki ilimse bunların hiç birini benimsemez. Nitekim onlarca kutsal gün ve zamanlarındaki yaptıklarını yaparak onlara benzemek helal değildir. Diğer yandan böyle konularda onlara benzeyen müslüman yardım ve tasvip görmez, bilakis ondan nehyedilir.

Nitekim suyunu sıkarak şarap yapan kimseye üzüm satmak helal olmaz. Törenler için davet alan kimse davete icabet etmez. Adet olmadığı halde böyle günlerde hediye veren müslümanın, bu çeşit davranışında kâfirlere benzeme söz konusu olduğu için hediyesi kabul edilmez.

Bilinmelidir ki küffara benzememe konusunda hassasiyet göstermek Allah’ın bir emridir. Zira küfür demek kalbin hasta düşmesi demektir. Belki daha da kötüdür. Kalp sıhhatini yitirdiği zaman, hiç bir organ huzur bulmaz. Her şeyin sıhhat ve dirliği ancak o şey için kalp vazifesi gören unsurun sıhhat ve salahıyla mümkün olur.

Kâfirin bütün işleri ya bozuktur (hakikatten uzak) ya da noksandır. Rabbimizin hoşnut ve razı olduğu nimetlerin en yücesi, her hayrın esası, özü olan İslam nimetine karşı Allah’a hamdü senalar olsun. Durum böyle iken, dinimize göre hükmü yürürlükten kaldırılmış (mensuh) olan hususlarda onlarla beraber olmak (ayrı düşünüp aynı hareket etmek) hemen ifade etmek gerekir ki çok çirkin bir şeydir. Bundan da çirkin olanı ibadet ve adet nevinden uydurdukları asılsız şeylerdir.

Müslümanların dinde olmayan bir şeyi ortaya çıkarmaları mutlak bir çirkinlik olarak değerlendirilirken, Allah ve Resûlünün emretmediği bilakis küffarın kafalarından uydurduğu konularda onlarla beraber olmak, onlara muvafakat etmek…

Bu akılların almayacağı, zihinlerin kabullenemeyeceği en büyük çirkinlik ve kötülüklerdendir. Müslümanın ibadet ve adet adına onlara benzeterek yaptığı her şey bidattir ve münkerattandır.

Allah Teala hazretleri onların bayram ve törenlerine iştirak etmeyen ve bu günlerde yaptıklarını yapmayanları şu kelamıyla methetmiş ve övmüştür.

“Onlar ki, yalana şahitlik etmezler…” (9)

İslam âlimlerinden Mücahit, ed-Dahhak ve er-Rebi b. Enes ayette geçen “ezzür yalan” kelimesinden murad, müşriklerin kendilerince kutsal addettikleri gün ve bayramlar törenlerdir, derler.

İbn Şirin de “zür” den kastedilen şeyin Paskalya’dan önceki pazar günü (Hıristiyan bayramı) olduğunu söyler.

Konuyla ilgili olarak Rasûlullah (s.a.)ın daha önce geçen şu iki hadisini tekrar edelim.

“Müşriklere muhalefet ediniz.” “Kim bir kavme benzerse, onlardan olur.”

Bilinmelidir ki selef-i sabıkin (salihin) devrinde Müslümanlardan bu tür rezaletlerden herhangi birini yapan veya bunlar gibi hareket eden kimse olmamıştır.

Zaten hakiki mümin selef-i salihinin yoluna sülük eden, Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.)in izinden yürüyen, nebilerden, siddîklardan şehidlerden, Salihlerden Allah’ın kendilerine in’amda bulunduğu kimselere uyan kişidir. İhsan ve keremiyle Allah bizi o müminlerden kılsın. Zira O, cömerttir, kerem sahibidir.

Kişi kafirlere benzeme konusunda hataya düşen cahillerin çokluğuna, gafil alimlere ve hareketlerine bakıp aldanmasın.

Büyük âlim el-Fudayl b. lyaz (r.a.) şunları söylemiş:

“Yolcuları az da olsa sen hak yoldan ayrılma.
Rağbet edeni çok da olsa kötü yola sapma.”

Ya Rab sen cömertsin ve kerem sahibisin. İhsanın ve kereminle bizleri hidayete ermiş ve salih kullarının yoluna girmiş kimselerden kıl.

Bizleri helak olmuş, küffarın yoluna dalmış kullarından eyleme.

Dipnotlar: (1) el-Casiye (45), 18-19

(2) el-Bakara (2), 120

(3) Taberani, el-Mucemu’s-Sağîr, c.l, babu’t-ta, Medine 1388/1968

(4) Ebu Davud, libas 4

(5) Tirmizi, istizan 7

(6) Tirmizi, istizan 7, edep 41

(7) Tirmizi, libas 20; Nesaî, zine 14

(8) Buhari, libas 64; Müslim, lahare 54

(9) el-Furkan (25), 72

* * *

Not: Yukarda tercümesi verilen yazının aslı Suyutî’nin “Hakikatu’s-Sünne ve’1-Bldil (48-53)” isimli eserinden alınmıştır.

Resulullah’ın (Sav) Zevcelerine Zina İftirası Atmak! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment

Âlimler, Resulullah (sav)’in zevcelerinden herhangi birine zina İftirası atmanın küfür olduğu görüşündedirler. Zira Resulullah (sav)’ın zevcelerine zina iftirası atanlar hakkında, onları çok şiddetli bir azapla tehdit eden, «Namuslu, (kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara (iftira) atanlar dünyada da ahirette de lanetlendiler. Onlar İçin büyük de bir azab var.» ayeti nazil olmuştur. Hatta İbni Abbas (ra)’a göre onların tövbeleri de kabul edilmez. Bu âlimlere göre, Resulullah (sav)’ın zevcelerine zina iftirası atmak, açıktan açığa Resulullah (sav)’ı kötülemek ve onun şerefini lekelemek demektir. Her kim ki Resulullah (sav)’ın namusunu lekelemeyi mubah kabul ederse, şüphesiz kâfir ve mürtet olur. Alusi: «Bu ayetin zahiri Resulullah (sav)’in zevcelerine zina iftirası atanların kâfir olduklarına delalet eder. Çünkü ALLAH’u Teala onlara iftira atanlara kâfir ve münafıklara mahsus azapla azab edeceğini beyan et­miştir. (1) Bu hususta uygun olan hüküm, ayetin nüzulünden sonra zevcelere iftira atanların kâfir olacağıdır. Çünkü bu ayetle onların temiz ve her fe­nalıktan uzak oldukları açıkça ifade edilmiştir. Fakat bu ayetin nüzulünden önce iftira atanların kâfir olacaklarına dair zahir bir delil yoktur. Şu kadarı var ki. Onlara iftira atmakta Resulullah (sav)’a ta’n kastı varsa (Abdul’ lah bin Ubey—Allanın laneti üzerine olsun— gibi) küfürlerinden şüphe edilemez. Ama Resulullah (sav)’ den kastı olmaksızın ve sırf başkalarına uyularak söylenilmişse (Misdah ve Hasan bin Sabit gibi) bunlar ancak şiddetle kınanırlar.» Şüphesiz, herhangi bir mümin kadına zina iftirası atmayı helal kabul eden kâfir olur. Elbette, başta beratı semadan nazil olan Hz. Ayşe olmak üzere Resulullah (sav)’in temiz, namuslu ve şerefli zevcelerine zina iftirası atmayı helal kabul etmek de küfürdür. Şüphe yok ki. Ayetin nüzulünden sonra onlar hakkında kötü konuşmak ALLAH (cc)’ın ayetlerini tekzip etmek. Resulullah (sav)’a eziyet vermek olur. Ayetleri tekzip ve Resulullah (sav)’a eziyet ise şüphesiz küfrü ve irtidadı icabettirir. Zira ALLAHu Teala. «Hakikat ALLAH ve Resulüne na edenler (yok mu?) ALLAH onları. Dünyada da ahiret-te de rahmetinden kovmuş, onlara horlayıcı bir azab da hazırlamıştır.» (Ahzab: 57) buyurmaktadır. Bu ayette ALLAH (cc)’a ve Resulü (sav)ne eziyet edenlerin kâfir ve münafıklara mahsus azaba duçar olacakları açıkça beyan edilmiştir. 1- Alusi. C. 18. S. 127. Ahkâm tefsiri Muhammed Ali Sabuni

Büyük İslam Alimlerinin Şia Hakkındaki Fetvaları 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
1. İspanya İslam hükmü altında iken imam Ebu Muhammed b. Hazm orada bulunan papazlarla, kitapları İncil’in muharref olduğu hakkında münazara eder deliller getirirdi. Papazlar da cevap olarak Şia’nın Kur’an’ın muharref olduğuna karar verdiklerini söyleyerek delil getirdiklerinde İbni Hazm onlara şu cevabı vermiştir: ŞİA’NIN İDDİASI NE KUR’AN ALEYHİNE NE DE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE DELİL OLAMAZ? ÇÜNKÜ Şİİ’LER MÜSLÜMAN DEĞİLDİR, (Kitabul Easl Fi-l-Milel ven-Nihal, Cilt: 2, Sh, : 78 ve Cilt : 4, Sh, : 182 İbni Hazm Kahire’deki ilk baskı)

2. İmam Buhari (r.a.) dedi ki; “Namazımı cehmiye ve rafiziler ya da hıristyan ve yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez” [Halku Af’al el’ibad: 125]

3. Abdulkadir El Bağdadi öl:429 h. dedi ki; “Küfrün herhangi bir çeşidini duymayalım veya görmeyelim ki, illa o çeşitten bir çeşidini rafizi mezhebinde buluruz.” [El-Milel: 52] Yine şöyle dedi; “Allah hakkında ‘Ona bir şey belirdi’ demeleri sebebiyle onları tekfir etmek vaciptir. Sözleri şöyledir; ‘Allah bir şey ister sonra o şey ona belirir. Ve onlar şunu iddia ettiler; “Eğer Allah’u Teâlâ bir şeyi emredip sonra o şeyin hükmünü kaldırıyorsa, ona bir şey belirdiğinden dolayıdır…” (Aynı eser)

4. İmam İbni Kesir Ed-Dimaşki (r.h.) Allah u Teâlâ’nın şu ayeti konusunda şunu söyledi:

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur: İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip Salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir va’detmiştir.” [Fetih: 29]

İmam Malik bu ayetten, sahabelere buğz eden kişilerin kâfir olacağı hükmünü çıkarmıştır. Dedi ki; “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabe (r.a.) a buğz ederse bu ayete binaen kâfir olur. Bu konuda bazı âlimler onlara muvafakat etmiştir.” [İbn Kesir: 4/129]

5. Muhammed Ali Eş-Şevkani dedi ki; “Rafzilerin ve davetinin aslı, dindeki insanları aldatmak ve Müslümanların şeriatına muhalefet etmektir. Ne kadar acayiptir ki İslam uleması ve din sultanları bunları bu apaçık ve büyük münkerde devam etmelerinde terk ettiler. Bu problemli kişiler, bu temiz şeriatı reddetmek ve ona muhalefet etmek isteyince, onu taşıyanların şahsiyetlerine dil uzattılar. Çünkü şeriata ulaştıracak yol ancak onlardan geçer. Bu şeytani vesilelerle ve lanetlik bahanelerle aklı zayıf olanları yanılttılar. Onlar en hayırlı halifeye küfredip lanet ederler. Şeriata karşı inatçılığı ve ‘kullardan ahkâmı kalkmıştır’ sözlerini gizlerler. Büyük günahlar arasında bu kötü vesileden kötüsü yoktur. Çünkü o Allah’ a, Rasulüne (s.a.v) ve şeriatına dik kafalılık demektir.

Velhasıl onlar şu dört büyük günah içindedirler ve her biri apaçık küfürdür;

Birincisi: Allah’a inat etmek.

İkincisi: Rasulüne (s.a.v.) inat etmek.

Üçüncüsü: Temiz olan şeriatına inat edip onu iptal etmeye çalışmak.

Dördüncüsü: Sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tekfir etmek.

Hâlbuki onlar (sahabeler) Allah’ın kitabında; “kâfirlere karşı şiddetli”, “Allah’u Teâlâ onlarla kâfirleri öfkelendirir” ve “Allah onlardan razı olmuştur” diye vasf edilmiştir. Hâlbuki temiz olan şeriatımıza göre bir kimse bir Müslümanı tekfir ederse kâfir olur.

Delili; Buhari ve Müslim’in İbni Ömer’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; ‘Eğer bir adam kardeşine <<ey kâfir>> derse ikisinden birine döner. Eğer dediği gibiyse bir sorun yoktur. Ama değilse kendisine döner’

Bu kaideye göre, her kötü bir Rafızî bir sahabeyi tekfir etmesi ile kendi küfre girmiş oluyorsa, bazılarını bırakıp bütün sahabeyi tekfir eden ne olur?” [Usul Mezheb El Şia Lil Kifari: 3/1270-1271]

6. Tefsirci imam Elusi dedi ki; “Maverau’n-Nahir âlimlerinin çoğu İsna aşeriyye fırkasının (rafiziler) kâfir oluşuna, mallarının, kanlarının helalliğine ve kadınların helalliğine hükmetmişlerdir. Çünkü onlar sahabeyi kirama (Allah onlardan razı olsun) küfretmektedirler. Özellikle de peygamberimizin gözü ve kulağı mesabesinde olan şeyhayne (Ebu Bekir ve Ömer) küfretmektedirler. Sıddık’ın hilafetini red ediyorlar. Müminlerin anası olan Aişe’ye, Allah onu arındırmasına rağmen iftira atmaktadırlar. Hepsi Ali’yi üstün tutmaktadırlar. Hatta Ulul azim peygamberlerin haricindeki peygamberlere üstün tutmaktalar. Ve Kur’an’ın eksiklikten ya da fazlalıktan arınmış olduğunu kabul etmemektedirler.” [Usul mezhep el rafida: 3/1271]

7. İmam Şankiti (r.h.) şu ayetin tefsirinde şöyle der;

“Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” [Tevbe: 100]

Bu ayette Allah’u Teâlâ açıkça Muhacir ve Ensar’ın evvelkilerinden ve onlara güzellikle uyanlardan razı olduğunu beyan etmektedir. Onlara küfreden ve onlara kin besleyenin sapkın olduğu, Allah’u Teâlâ’ya muhalif olduğunu Kur’ani delilden alıyoruz. Çünkü o Allah’ın razı olduğu kişiye nefret etmiştir. Şüphesiz Allah’ın sevdiğini buğz etmek Allah’a karşı zıtlık, isyan ve başkaldırıdır. [Advau’l-Beyan: s352]

8. Yine Ahmed bin Hanbel (r.a) diyor ki: “İster Cehmiyye, Kaderi yada Şia olsun eğer ki -kendi yollarına- davet ediyorlarsa, onlara ne selam verilir ne de cenaze namazları kılınır”( es-Sunneti li’l Hallal : rakamul eser: 785)

9. Musa bin Harun bin Ziyad (r.a) dedi ki: Muhammed bin Yusuf’dan işittim ki: Adamın bir tanesi Ebu Bekr (r.a)’e sövenin hükmünü soruyor. O’da dedi ki: Kâfirdir. Adam da dediki: Cenaze namazı kılınırmı? O’da dedi ki: Hayır. Bende sordum ki: Adam “Allah’dan başka ilah yoktur diyor, biz onu ne yapacağız? O’da dedi ki: Ona ellerinizle dokunmayın, odunlarla çukuruna kadar taşıyıp gömün.”( el-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 794)

10. Aynı şekilde Muhammed bin Yusuf (r.a) diyor ki: “Cehmiyyeleri ve Rafizi şiileri ancak zındıklar olarak görüyorum.”( Şerh Usulü İtikadi Ehli Sünne ve Cemaa 1545/8)

11. Ahmed bin Yunus (r.a) diyor ki: “Ben Şiilerin kestikleri eti yemem, çünkü onlar bana göre mürteddirler.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1546 / 8)

12. Tekrar İmam Şafii (r.a) diyor ki: Ey Malik! Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum ve bunu yapardım. Fakat ben Allah’ın adına yemin ederim ki O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Seni hevalarına uymuş, saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileride Şiilerdir. Şiilerin imtihanı ile Yahudilerinkisi aynıdır:

Yahudiler dedi ki: “Sultanlık ancak Davut (a.s) un soyuna verilir.”

Şiiler dedi ki: “Emirlik ancak Ali (r.a) nin soyuna verilir.”

Yahudiler dedi ki: “Mesih ve Deccal çıkana kadar ya da İsa (a.s) semadan inene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”

Şiiler dedi ki: Mehdi zuhur edip sonra gökten birisi nida edene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”

Yahudiler akşam namazını yıldızlar gökyüzünü kaplayana dek ertelerler! Aynı şekilde Şiilerde!

Ve Nebi (s.a.v) buyuruyor ki: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar ertelemedikçe hayır üzeredir, fıtrat üzeredir”

Yahudiler elbiselerin sarkıtırlar (uzun bırakırlar) ve aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler kıbleden az da olsa yüzlerini çevirirler, aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler Tevratı tahrif ettiler, aynı şekilde Şiiler Kuranı tahrif etti!

Yahudiler tüm Müslümanların kanlarını helal görmekteler aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler boşanmanın üç defa olduğunu kabul etmezler ve aynı şekilde Şiiler!

Yahudiler kadınlar için iddet olmadığını söylüyorlar, aynı şekilde Şiiler!

Yahudiler Cibril (a.s)’e buğz etmekte ve o bizim meleklerden düşmanızdır demektedirler. Şiiler de: Yanlışlıkla Muhammed (s.a.v)’e vahy indirdi demektedir.

İki konuda Yahudi ve Hıristiyanlar Şiilerden daha üstündürler:

Yahudilere sordular: Sizin en hayırlı milletiniz kimdir?

Dediler ki: Musa (a.s)’nın ashabı

Şiilere sordular: Sizin milletinizin en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’in ashabı

Hıristiyanlara sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en hayırlıları kimlerdir? Dediler ki: İsa (a.s)’nın havarileri (yardımcıları)

Şiiler’e sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’ in havarileri.

Onlara bağışlanma dilemekle emrolundular lakin bunlar onlara sövdüler ve kınından çıkarılmış kılıçlar kıyamet gününe kadar boyunlarının üzerinde olacaktır biiznillah.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1549 / 8)

13. Günümüzde Muhammed Salih Ekinci diyor ki: Şii mezhebi hem itikadi hem de ameli yönleriyle batıl bir mezhep olup, İslam’a karşı kurulan bir tuzaktır bu sebeple islami bir mezhep olarak kabul edilmesi doğru olmadığı gibi onun ehl-i sünnet ile olan fıkhi ve itikadi ihtilaflarını da, ictihadi bir ihtilaf olarak kabul edilmemiştir. Çünkü İslam Allah tarafından Hz. Muhammed’e bildirilen temel esaslara dayandığı halde Şiilik, kindar ve hilekar sebeiyyecilerin uydurdukları esaslara dayanmaktadır. Dolayısıyla o, haddizatında başka bir dindir. Bu sebeple en uygun olanı, Şiiliğe şii mezhebi değil de, Şii dini demek gerekir. Ki zaten Humeyni keşfu’l- esrar’da buna “Şii dini” demektedir. –Mekke ehli, bunların yollarını daha iyi bilemektedir. (Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar, Sonuç bölümü)

14. Son Olarak İmam Gazali Buyuruyor ki ; “ Şiilerin İki Yönden Tekfir Edilmesi Gerekir; Birincisi Şudur ki Onlar Ehli Sünneti Tekfir Ederler ve Kâfir olarak Bilirler bu sebep ile Bize Kafir Diyen Kafirdir, İkincisi ise şudur ki Onlar Sahih Hadisleri Red ediyorlar Hz. Peygamber sav. sözlerini red ediyorlar, Bu sebeple de tekfirleri gerekir. (fedaul Batıniyeden Özetle)

OSMANLI ÂLİMLERİNİN ŞİA HAKKINDA VERDİĞİ FETVALAR…

Besmele ve duadan sonra…

Müslümanlar bilin ve uyanık olun,bu taife-i kızılbaş ki reisleri Erdeboğlu ismaildir, (Şah İsmail) peygamberimiz aleyhi salatu vesselamın şeriat ve sünnetini ve din-i islam ve ilmi dini ve kuranı kerimi tahrif edilmiş olarak kabul ettikleri ve dahi ALLAHu tealanın haram kıldığı günahları helaldir dedikleri ve hafife aldıkları ve kuranı kerimi, mushafları ve İslam kitablarını tahkir ettikleri ve toplatıp yaktıkları ve ulemaya ve evliyaya ihanet edip,mescidleri yaktıkları ve şah ismaili ilah yerine koyup secde ettikleri ve dahi hazreti Ebubekir(r.a) ve hazreti Ömer (r.a.)e söğüp hilafetlerini inkar ettikleri ve dahi peygamberimizin hanımı Aişe anamıza (r.anha) hakaret ettikleri ve peygamberimizin şeriatını kaldırmak kasdında oldukları ve bunlar gibi şeriata muhalif halleri ve fiilleri bu fakir katında ve bütün ulema yanında malum olduğu sebepten biz dahi şeriatın hükmü ve kitaplarımızın nakli ile fetva verdik ki…..

Zikrolunan taife (Şia) kafir ve mülhiddirler ve dahi her kimse ki onlara meyledip onların batıl dinlerine razı ve yardımcı olsalar,onlar dahi kafir ve mülhiddirler,bunları kırıp cemaatlerini dağıtmak bütün Müslümanlara vacip ve farzdır. Müslümanlardan ölenler şehit ve cenneti a-ladadır ve onlardan ölenler hor ve hakir olarak cehennemin dibindedir. Bunların hali kafirlerin hallerinden kötü ve şiddetlidir. Zira bunların kestikleri ve soydukları murdar ve nikâhları batıldır. Malları ve kadınları ganimettir.Bunların tövbelerine dahi itibar olunmayıp katledile.

Kaynak, EL-MÜFTİ HAMZA EL-FAKİR EŞŞEHİR Bİ-SARI GÜRBÜZ… TOPKAPI SARAYI MÜZESİ ARŞİVİ…

Kolaylaştırılmış Din Anlayışı! / Ebubekir Sifil / MİLLΠGAZETE 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
5900_120808762357_116725287357_2520143_2647984_aSanki Din bizi, ne halde bulunuyorsak o halde rahatlatmak ve her halükârda tercihlerimizi onaylamak için gönderilmiş gibi, hayatımızı Din’e göre değil, Din’i hayatımıza göre ayarlamanın peşindeyiz sürekli.

Günümüzde Ümmet-i Muhammed olarak yaşadığımız en önemli problemlerden birisi, küresel hale getirilmiş Batılı hayat tarzı ve düşünme biçimi karşısında nasıl hareket edeceğimizi bilemeyişimizdir.

Bu çerçevede yapılması gereken şey, dayatmalar karşısında küresel sisteme adapte olarak Müslüman kalmanın yollarını aramak mıdır? Bu soruya “evet” cevabı verdiğimizde hareket tarzımızı ve alanımızı, doğrularımızı ve yanlışlarımızı küresel sistemin belirlemesine evet demiş olacağız.

Evet, ahir zamanda yaşadığımız bu hali, bir “geçici arıza durumu” olarak tespit edip, problemlere bu anlayış doğrultusunda cevap üretmeye çalışmak bir çözüm yolu olarak görülebilir. Ancak bir yandan bu yapılırken diğer yandan da yaşadığımız arıza durumunun düzeltilmesine çalışmak, bunu “nihaî hedef” olarak daima göz önünde tutmak bu işin olmazsa olmazıdır. Aksi halde bir süre sonra hayatımızı kolaylaştıran ruhsatlar, “hafifletilmiş” hükümler, “seyreltilmiş” mükellefiyetler alışkanlık yapar, istisnalar kaide haline dönüşür. Sonunda “geçici durum” söylemli bir kalıcılık oluşur ve biz de onun keyfini sürmeye başlarız! Bu, yaşadığımız arıza durumunun meşrulaştırılması demektir ki, “fitne” kelimesi en çok böyle durumları anlatıyor olsa gerektir.

Kolaylaştırılmış Fıkıh anlayışının bir diğer önemli tehlikesi de, kaynaklarımızı ve tarihimizi değerlendirmede yol açacağı arızalardır. Azınlık Fıkhı (Fıkhu’l-Ekalliyât) üzerine yazdığı kitapta Yusuf el-Karadâvî’nin ortaya koyduğu şu tespit bunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur:

“Sahabe, kolaylaştırma anlayışı bakımından Tabiûn’dan daha ileridedir. Tabiûn da kendilerinden sonra gelenlere göre daha “kolaylıkçı”dır. Bu durum daha sonraki kuşaklarda böylece devam eder. Her sonra gelen kuşak bir öncekine göre daha “ihtiyatçı”dır. Bu tavır kuşaktan kuşağa birikerek gelmiş ve sonunda Efendimiz s.a.v.’in kaldırmak üzere gönderildiği ağır yüklere ve zincirlere benzer bir hal almıştır.” (Fıkhu’l-Ekalliyâti’l-Müslime, s. 48-49)

el-Karadâvî’nin, Efendimiz s.a.v.’in nasıl kolaylaştırma taraftarı olduğunu ortaya koymak amacıyla zikrettiği örneklerin istisnasız tümü Fıkıh kaynaklarında “ma’mûlun bih” (kendileriyle amel edilen) hükümler olarak zaten yerlerini almışken, her yeni gelen kuşağın İslâm’ı “ihtiyata riayet” adı altında zorlaştırdığını söylemenin nasıl bir dayanağı olduğu merak konusudur.

Mezheplerden Kurtulmak

Çağdaş müftüleri, mezheplerin dar çerçevesinden kurtulup daha serbest davranmaya, özellikle de Sahabe’nin âlimlerinin görüşlerini esas almaya davet eden kolaylaştırma taraftarlarının bunu söylerken neyi amaçladıklarına dikkat etmek durumundayız. Burada, kendisini mezheplerin üzerinde gören bir tavır bulunduğunu tespit etmek zor değil.

Fıkhî hükümleri yenilemek, yani “ıslah” ve “tecdid” adı altında “reform” yapmak isteyenlerin önündeki en büyük engel mezheplerdir. Yaşadığımız hayatı İslâmlaştırmaya çalışmak yerine, yaşadığımız hayata İslâm’dan onay aramak peşinde olanlar gayet iyi biliyorlar ki, insanımız mezheplere sıkı sıkıya bağlanmayı sürdürdükçe bunu yapmaları mümkün olmayacak.

Fıkhî hükümleri yenilemek adına hareket edenlerin “çağın problemlerine çözüm aramak” başlığı altında ortaya koyduğu hassasiyetlere katılmamak mümkün değil. Ama bu durum bizi, adeta bir panik havası içinde nerede ne bulursak almak gibi bir garabete de itmemeli.

Mezhepler Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi en doğru biçimde anlamanın yegane yolu olduğu için, tarih boyunca ortaya çıkmış büyük âlimlerden hiçbirisi kendisini mezheplerden azade görmemiş, böyle bir tavrı aklından bile geçirmemiştir. İmam Gazzâlî, Takiyyüddîn Sübkî, İbn Dakîk el-Iyd, Kemalüddîn İbnu’l-Hümâm ve daha yüzlerce âlim, içtihat yapabilecek seviyede oldukları halde “ben mezhepleri tanımıyorum” gibi bir tavır içinde asla olmamıştır. Tam aksine, bu büyük âlimler uhrevî sorumluluk duygusu içinde hareket ederek mevcut yapıyı zedeleme anlamına gelecek her türlü davranıştan şiddetle uzak durmuşlardır.

Modern dönem Müslümanlarının belki de en temel problemi şu: İçinde bulunduğumuz duruma nasıl geldiğimiz, niçin bu şartlarda yaşamak zorunda olduğumuz, dünyanın gidişatını tayin etme, ya da en azından etkileme konumuna gelebilmek için global ölçekte neler yapmamız gerektiği… gibi meselelere kafa yormak yerine, hasbelkader yaşamakta olduğumuz durumu Din’e onaylatarak rahatlamanın yollarını arıyoruz.

Sanki Din bizi, ne halde bulunuyorsak o halde rahatlatmak ve her halükârda tercihlerimizi onaylamak için gönderilmiş gibi, hayatımızı Din’e göre değil, Din’i hayatımıza göre ayarlamanın peşindeyiz sürekli.

Teslimiyet Ruhu

Dünyanın globalleştiğini, küçük bir köy haline geldiğini, artık bu köyde kimsenin tercih kullanma hakkının bulunmadığını söyleyenler, aslında dünyaya vaziyet eden global tuğyanın dayatmalarının Din gibi algılanmasını istiyor. Müslümanlar da bu durumu, “gerçekleri görmek” adına kabulleniyor, hatta mutlaklaştırıyor ve giderek hayatını Din’e göre değil, global enformasyon merkezlerinin ürettiği kavramlara göre tanzim etmenin peşine düşüyor.

“Nahve Fıkhin Cedîd li’l-Ekalliyyât” adlı kitabında Prof. Dr. Cemalüddin Atiyye Muhammed’in ortaya koyduğu yaklaşım, bu tespitlerin canlı bir örneğini oluşturuyor. Prof. Muhammed, toplumların ve bireylerin “dinî taassup”tan kurtulması gerektiğine vurgu yapıyor!!!

Hatta iş burada da kalmıyor, gelip “dinlerin birliği” meselesine dayanıyor. Kur’an ayetleri devreye sokuluyor. Önce Ehl-i Kitap’la başlayan “kardeşliğimiz”, Sabiîler’i de içine alarak genişliyor ve en sonunda, aynı Yaratıcı tarafından var edilen muhtelif dinlere mensup “insanlık ailesi” fotoğrafı önümüze konuyor! Artık burada söylenecek söz kalmıyor tabii.

Bu anlayış açısından baktığımızda aslında gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıkların gayrimüslimlerle bir arada yaşaması “arızî” değil, olduğu gibi kabul edilmesi gereken bir durum. Yahudi ve hıristiyanlarla dinî yakınlaşmanın ve “aramızdaki ortak noktalar”ı öne çıkartmanın gereğine vurgu yapan Yusuf el-Karadâvî, dinsizlik cereyanına karşı, bir dine inananlarla birlikte hareket edilmesini öneriyor. Sanki Müslümanların kanını dökenler, ülkeler işgal edip sömürenler, dünyayı ve uzayı kirletenler başkalarıymış gibi!

Kolaylaştırmanın Metodu ve Amacı

Gayrimüslim ülkelerde yaşayan ve İslâm’ı sonradan kabul eden insanların durumu konusunda belli kolaylıkların gösterilmesi normal bir durum. Özellikle İslâm’a kısa bir süre önce girmiş olanların, bu yeni kimliklerini tam anlamıyla benimseyip içselleştirene kadar kimi hususlarda intibak problemi yaşamasını da tabii karşılamak gerekir.

Ancak ne bu durum, ne de oralara göçmen olarak gitmiş bulunan Müslümanlar, yaşadıkları ortamı ve şartları İslâmîleştirmenin yollarını bulma hedefinden vazgeçmemelidir. Unutmayalım ki yaşadığımız topraklara İslâmiyet, yaşadığı yeri dönüştürme azmindeki büyük insanlar, gazi dervişler eliyle kök saldı.

Dikkat edilmesi gereken husus şu ki, gayrimüslim memleketlerde yaşayan Müslümanların fıkhî problemlerini çözme çalışmaları, sadece onlara “kolaylık sağlama” anlayışıyla yapılırsa, bir süre sonra “olanı meşru kabul etmek” gibi bir tehlike gündeme gelecektir.

Öte yandan İslâm dininin kolaylaştırıcı bir özelliğe sahip olduğunu söyleyenlerin, bu iddiaya delil olarak ileriye sürdüğü örneklere yakından baktığımızda şunu görüyoruz: Gerçekten de bir “değişim” var; ama bu değişimin yönünün mutlak anlamda “kolaylaştırma”ya dönük olduğunu söylemek hayli zor.

Ömer b. Abdilazîz rh.a.’in Medine emiriyken baktığı davalarda tek şahit ve davalının yemin etmesiyle yetinerek hüküm verdiği halde, bilahare Şam’da tek kişinin şahitliğini yeterli görmemesi ve iki şahit istemesi “değişim”e örnek olarak gösterilir.

Bir diğer örnek İmam Ebu Hanîfe’nin, mestûr’un (zahiren adalet sahibi olarak görünmekle birlikte bu vasfı güvenilir kimseler tarafından tescil edilmemiş, ama güvenilmez olduğu da söylenmemiş kişi) şahitliğini kabul etmesi, buna mukabil, iki talebesi İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in, şahitlik yapacak kimseler için adalet sahibi olduklarının –bir anlamda– belgelenmesini şart koşması bir diğer örnektir.

Görüldüğü gibi zaman değiştikçe ve insanların hali bozuldukça yapılması gereken, özellikle kul hukukunu ilgilendiren hususlarda ihtiyatı elden bırakmamaktır. Yukarıdaki örnekler de bunu açıkça göstermektedir.

Müslüman Kadın Yabancı Erkek

Meselenin bir diğer önemli boyutunu da, gayrimüslim ülkelerde azınlık durumunda yaşayan müslümanların gayrimüslimlerle ilişkisi oluşturuyor. Kolaylık taraftarları, gayrimüslim ülkede yaşayan ve kendisi gibi gayrimüslim bir erkekle evli bulunan bir kadının müslüman olması halinde eşinden ayrılıp ayrılmaması meselesinde ilginç bir tavır takınıyor. Onlara göre kadın, gayrimüslim kocasından ayrılmak zorunda değildir; dilerse kocasının yanında kalma hakkına sahiptir. Ancak aralarında eşler arasında cereyan eden muaşeret olmamalıdır.

Daha da önemlisi, Müslüman bir kadının dilerse gayrimüslim bir erkekle evlenebileceğini, din farkının nikâh akdine engel olmadığını söylemeleridir ki, tarihte bu tarz bir hüküm veren veya bunu onaylayan bir tek İslâm alimi bilmiyoruz.

Burada “kolaylaştırma” ilkesine riayetle varılan bir sonuç var. Ancak bu sonucun Kur’an’dan, Sünnet’ten veya diğer kaynaklardan bir delile dayanıp dayanmadığına bakan yok. Yahudiler ve hıristiyanlar da Tevrat ve İncil’i buna benzer anlayışlarla tahrif etmediler mi?

Kolaylık Dini

İslâm kolaylık dinidir. Kur’an’da, “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez” (Bakara, 185) buyurulmuştur. Efendimiz s.a.v. de kabilelere gönderdiği görevlilere, “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” (Buharî, Müslim) buyurmuştur. Kendisi de iki şıktan birisini seçmek durumunda kaldığı zaman kolay olanı seçmeyi bir tavır olarak benimsemiştir.

Yukarıdaki satırlar Din tasavvurunu “kolaylık” ilkesi üzerine bina edenlerin ağzından sıklıkla duyduğumuz tespitleri yansıtmaktadır. Din tasavvurunun merkezine “kolaylık” ilkesini bir kere yerleştirdikten sonra, bizi dara düşüreceğini, sıkıntıya uğratacağını, hayat tarzımızı ve alışkanlıklarımızı etkileyeceğini düşündüğümüz hemen her olayı bu zeminde çözüme kavuşturmak hayli kolay oluyor.

Denebilir ki: “İyi ama ‘kolaylaştırmak’ Usul ve Fıkıh zemininde de ulemanın bir ilke olarak benimsediği bir husus değil midir?” Mecelle’de yer alan “Meşakkat teysiri celb eder” (Zorluk ve sıkıntı durumunda kolaylık gösterilir) (Madde 17) ve “Bir iş dıyk oldukta müttesi’ olur” (Bir işte zorluk ve sıkıntı mevcut olduğunda ruhsat ve kolaylık gösterilir) (Madde 18) kaideleri de bu durumu ifade etmiyor mu?

Evet, öyledir. Ama burada şu gerçeği gözden uzak tutmamalıyız: Ulemamızın benimseyip işlettiği, Kur’an ve Sünnet’te emredilmiş olan “kolaylaştırma” ilkesi, mevcut ahkâmı kolayımıza gelen yeni hükümlerle değiştirmek anlamına gelmiyor. Efendimiz s.a.v.’in benimseyip uyguladığı ve bize de uygulamamızı tavsiye ettiği şey bu değil.

Yukarıda meali zikredilen ayeti örnek olarak ele alabiliriz: Mezkûr ayetin baş tarafında Ramazan orucu ile ilgili hükümler yer alıyor ve Yüce Allah, hasta veya yolcu olanların Ramazan orucunu başka zaman tutabileceklerini beyan buyuruyor.

Bu ayetin getirdiği “kolaylık” budur. Aynı örnek üzerinden gidersek günümüzde istismar edilen “kolaylık” ilkesinin burada şöyle bir fonksiyon üstlendiğini görüyoruz: Ramazan ayı özellikle yaz mevsiminde çok uzun günlere denk geliyor. Bu uzun günlerde oruç tutmak kendisine meşakkatli gelenler, orucu başka zamanlara –mesela günlerin kısaldığı kış aylarına– erteleyebilirler.

Kurban ibadetini yerine getirmek için kan dökmektense, kurban bedelini yoksula tasadduk etmenin daha uygun olacağı ya da izdiham dolayısıyla haccın sınırlı günlerde eda edilen bir ibadet olmaktan çıkartılıp bütün seneye yayılması, ya da günümüzde faizsiz ekonomi düşünülemeyeceği gerekçesiyle ve faizsiz ekonomi seçeneği üzerinde ısrar etmenin müslümanları zora soktuğu gerekçesiyle faizi meşru kabul etme talebi hep bu bakış açısının ürünü olarak dolaşımdadır.

Ruhsat Müslümanlığı

Aradaki fark oldukça net. Ulemanın ortaya koyduğu örnekler de göstermektedir ki, “kolaylık” ilkesi, mevcut ahkâm içinden, telfike gitmemek (aynı konudaki birbirine zıt hükümlerle aynı anda amel etmemek) ve daimi surette ruhsatların peşine düşmemek kaydıyla bize çıkış yolu sağlayan hükmün alınması şeklinde iş görmelidir. Yoksa mevcut ahkâmı lağvederek, sırf bize kolay geldiği için yeni hükümler ihdas etmek, Kur’an ve Sünnet’in çizdiği serbestlik sınırları içinde değildir.

Ulemanın devamlı surette ruhsatların peşine düşmeyi kişinin dindarlığındaki bir zaafın göstergesi olarak kabul etmesi anlamsız değildir. Dünyayı ahiret merkezli yaşadığının ve nefs mücahedesinde doğru yolda olduğunun bir göstergesi olarak sürekli azimetle amel eden insan tipi neredeyse kayboldu. Yerini sürekli olarak –adeta pazarlık edercesine– ruhsatları araştıran bir insan tipi türedi.

Dinin ulema sınıfı tarafından zorlaştırıldığı iddiasıyla kolay olanı arayan, bu çerçevede “ruhsat” karakterli mevcut hükümlerle yetinmeyip, yeni hükümler ihdasının ardına düşen bu zihniyet, bir süre sonra “Her şey insan içindir, din de..” noktasına gelebiliyor.

Dünyanın, küçük bir köy haline geldiğini, artık kimsenin tercih kullanma hakkının bulunmadığını söyleyenler, aslında dünyadaki global tuğyanın dayatmalarının Din gibi algılanmasını istiyor.

Zaman değiştikçe ve insanların hali bozuldukça yapılması gereken, özellikle kul hukukunu ilgilendiren hususlarda ihtiyatı elden bırakmamaktır.

Dr. Ebubekir Sifil

Modernizme Aldanmayalım! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
0352_1024Modernizmin İslâm Alemine ve Ülkemize Yayılışı;
Dinî Modernizm’in en temel özelliği İslâm’la ilgili yapılmış Batı kaynaklı çalışmalara dayanmasıdır.

Günümüzde müsteşrik çalışmalarının yani İslâm’la ilgili yapılan Batı kaynaklı çalışmaların geçtiğimiz yıllara göre yoğunluğunu yitirmesi onların davalarında başarısız olduklarını göstermez maalesef.

Belki bu çalışmalara artık ihtiyaç duymadıkları söylenebilir. Zira onların yaptıklarının aynısı bugün daha ustaca bir şekilde bizim “yerliler” tarafından icra edilmektedir. Maalesef bugün İslâm âleminin her köşesinde adına ‘geleneksel’ denilen fakat aslına bakıldığında ifadesini Kur’an ve Sünnet’te bulan en temel akidevî ve amelî mevzulara karşı bir başkaldırı söz konusudur!

Söz konusu başkaldırının ülkemizde de bazı kişi ve kurumlarca yürütüldüğü bilinmektedir. Ne zaman Ramazan ayı gelse veya müslümanlar için önem arz eden bir güne ulaşılsa bahsettiğimiz kişi veya kurumlar devreye girmekte, televizyonlara çıkıp milletin kafasını karıştırmakta hatta İslâm tarihi boyunca hiç bir şekil ve surette söylenmemiş cümleler sarf etmektedirler.

İslâm ümmeti hiçbir dönemde, bugün olduğu gibi Dininin ayaklar altına alınmasına izin vermemiştir!

Bu Modernistler ictihad alanına da dalmak istiyorlar. Şaz görüşleri alarak cumhur-i fukahâya muhalif bir tavır içine giriyorlar.

Fetva, re’y ve ictihad ehli olmadıkları halde İslam ümmetinin önüne geçmek istiyorlar.!

Evet İsrail oğullarının putu buzağı idi. Muhammed (Sav) ümmetinin putu ise Batı taklitçiliği ve modernizm’dir! Bilinmelidir ki “Cumhura muhalefet insanı bazen dinden çıkaran bir sapmadır.”

Mezhebsizliğe Aldanmayalım! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
Günümüz İslam Dünyasında en çok tartışılan dini meselelerin başında, bir mezhebe bağlı olmak konusu geliyor. Özellikle oryantalistlerden etkilenen bir zümre var ki, mezheplere karşı çıkarak; “Ne gerek var bir mezhebe uymaya?

Hz. Peygamber zamanında mezhep mi vardı sanki? Eski âlimlere uymaya ne gerek var, biz de âlimiz, elimizde hadis var, Kur’an var, biz anladığımız gibi hüküm verir, ona göre amel ederiz” diye cesurca (!) bir tavır sergiliyorlar.

Kendilerini ‘âlimler üstü’ gören, ancak gerçekte Sahabe ve Tabii’nden başlayarak oluşan İslam ilmi geleneği içerisinde bir yerleri olmayan böyle kimselere, olsa olsa ‘din bilimi araştırmacısı’ veya ‘din-bilim adamı’ denilebilir. Aldıkları akla ve felsefeye dayalı ‘teoloji’ (din bilimi) eğitimi ile Kur’an-ı Kerim’i kendi ‘modern’ anlayışlarına göre yorumlayıp, hadislerden ise sadece işlerine geleni kabul etmektedirler!

Bu Çağdaş müftüleri, mezheplerin dar çerçevesinden kurtulup daha serbest davranmaya, özellikle de Sahabe’nin âlimlerinin görüşlerini esas almaya davet eden kolaylaştırma taraftarlarının bunu söylerken neyi amaçladıklarına dikkat etmek durumundayız. Burada, kendisini mezheplerin üzerinde gören bir tavır bulunduğunu tespit etmek zor değil.

Fıkhî hükümleri yenilemek, yani “ıslah” ve “tecdid” adı altında “reform” yapmak isteyenlerin önündeki en büyük engel mezheplerdir. Yaşadığımız hayatı İslâmlaştırmaya çalışmak yerine, yaşadığımız hayata İslâm’dan onay aramak peşinde olanlar gayet iyi biliyorlar ki, insanımız mezheplere sıkı sıkıya bağlanmayı sürdürdükçe bunu yapmaları mümkün olmayacak.

İslâmî Kesimde Kirlilik / M. Şevket Eygi 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, HAYAT.
add a comment
Bu memlekette maalesef nâdir istisnâlar dışında her şey kirlenmiştir.

Tekrar ediyorum: Her şey…

Müslüman kesimde de kirlenme olmuştur.

Bu kirlenmenin çeşitli sebepleri vardır.

*Birincisi: İktidar nimetleridir.

*İkincisi: İlim ve kültür seviyesinin çok düşük oluşudur.

*Üçüncüsü: Ahlâk ve karakter zaaflarıdır.

*Dördüncüsü: Lüks, israf, aşırı tüketim, gurur, kibir, gösteriş hastalarının para hırslarıdır.

*Beşincisi: Benliklerin, nefs-i emmârelerin frenlenememesi, kontrol edilememesidir.

*Altıncısı: Dinin, imanın, mukaddesatın ticaret vasıtası, zenginlik aleti haline gelmesidir.

*Yedincisi: Birtakım ajanların, casusların, provokatörlerin Müslüman kesime sızarak dehşetli tahribat yapmalarıdır.

*Sekizincisi: Ulemâ-i sû’ denilen icazetsiz, yetersiz, ahlâksız, faziletsiz, hikmetsiz birtakım düşük kimselerin ektikleri fesat tohumlarının yeşermesidir.

*Dokuzuncusu: Emr bi’l-mâruf ve nehy ‘ani’l-münker farzının yeterli şekilde eda olunmamasıdır.

* Onuncusu: Müslümanları çekip çevirecek, onlara ışık tutacak, doğru yola kılavuzlayacak, terbiye edecek ciddî kurumların ve olgun kadroların olmamasıdır.

Şu anda Müslüman kesimde büyük bir akıl karışıklığı ve çekişme hüküm sürmektedir.

Örnekler vereyim:

Birileri Cemalettin Afgani’yi Müslümanları kurtaracak, İslâm’ı yüceltecek büyük önder, büyük imam, büyük mânevî lider, büyük rehber olarak gösteriyor; bu zatın içyüzünü bilenler ise onu takiyeci olmakla, kendisini Şiî olduğu halde Sünnî gibi göstermekle, İranlı olduğu halde Afgan gibi tanıtmakla, Masonluğun en dinsiz şubesinin üyesi olmakla ve daha bir sürü kötülükle suçluyor.

Mezhep ve fıkıh konusunda da Müslümanlar arasında büyük ihtilâflar bulunmaktadır. Benim gençliğimde Türkiye Müslümanları bu konularda çekişmiyordu. Din kitaplarında dört hak mezhep (fıkıh ekolü) olduğu yazılıydı ve Ümmet ibadetlerini, muamelâtla alakalı işlerini fıkha göre yapıyordu.Şu anda öyle bir kesim türemiştir ki, mezhepleri neredeyse küfür ve şirk olarak görüyor, mezhepli Müslümanlara akıl almaz hakaretler yapıyor.

Adına Derin Devlet mi, Ergenekon mu, resmî ideoloji mi dersiniz, işte o gizli güç Müslümanları birbiriyle tartışan, çekişen ve tepişen bir sürü kampa, kesime, fraksiyona ayırmıştır. Bunun sonunda Ümmet parçalanmış, birlik ve beraberlik kalmamış, güç yitirilmiştir.

Bir kısım kimseler bu toz duman, bu bulanıklık içinde dini, para kazanma, servet edinme, köşeyi dönme, voli vurma aleti ve vasıtası haline getirmiştir.

Ülkemizi saran kokuşma pisliğinden evet Müslümanlar da paylarını almıştır.

“İslâmî kesim elbette kendi burjuvazisini oluşturacak” bahanesiyle akıl almaz yolsuzluklar yapılmış, kirli ve pis servetler edinilmiştir.

Haram yeme yaygınlaşmıştır.

Haramla beslenen beyinler ve zekalar dumura uğramış ve sapıtmıştır.

Müslümanlar zekâtlarını Kur’ân’a, Sünnete, Şeriata, fıkha uygun şekilde dağıtsalar, bu memlekette bir tek sefalet içinde sürünen Müslüman kalmazdı. Şimdi öyle midir?

İslâm dinini bozma, Müslümanları sapıtma hareketleri o dereceye varmıştır ki, “İslâm tek hak din değildir, Ehl-i Kitab da kurtuluşa erecek ve Cennet’e girecektir” bozuk akidesi büyük sayıda saf ve cahil vatandaşa aşılanmıştır.

Evcil, ılımlı, uysal bir İslâm türetmek isteyen dış düşmanlar, gerektiğinde Müslümanların başına geçirecekleri sahte Halife adaylarını şimdiden hazırlamışlardır.

İş o kadar zıvanadan çıktı ki, “Kur’ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm’a çağırmıyor” diyen ilâhiyatçı bile görüldü.

Uzun yıllardan beri İslâm’a hizmet için Müslümanlardan yüz milyarlarca dolar toplandı. Bu paralar, ciddî bir plan ve programla, yerli yerinde sarf edilmiş, gereken hizmetler yapılmış olsaydı, Türkiye Müslümanları düze çıkmış olmazlar mıydı?

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem haber vermiş, “Siz ne halde iseniz öyle idare olunursunuz” buyurmuş.. Bu uyarıcı hadîsteki derin mânâları anlayan ve algılayan kaç kişi çıkar?

Bozuk bir toplum olgun ve âdil idarecilere sahip olmaz.

Uluslararası anket ve araştırmalara göre temizlik ve şeffaflık notu 10 üzerinden 4 olan bir ülke nasıl adam olur?

Hem dindar Müslüman geçinen, hem de haram rant peşinde çılgınlar gibi koşan kimselere hangi güç dur diyecektir?

Türkiye Müslüman bir ülkedir, burada Müslümanlar çoğunluktadır ve dominant unsurdur. Türkiye’nin kurtulması ve yücelmesi için öncelikle Müslümanların tertemiz olması gerekir.

Müslüman kesim nasıl temiz ve şeffaf (saydam) olacaktır?

Rantçılığın, haram yemenin, kirli ve necis servet edinmenin önüne nasıl geçilecektir?

Kâfirlerin kemik yalaması tabiîdir ama Müslümanların haram yemesi kesinlikle tabiî değildir.

Müslüman halkı hangi kurumlar ve kadrolar eğitecek, aydınlatacak, daha ahlâklı ve faziletli hale getirecek, birleştirecek, nizama sokacaktır?

Türkiye’nin İmam Şâmil’i, Abdülkadir’i, Selahaddin’i yok mudur?

Keyfiyetsiz ve vasıfsız kemmiyetin faydasız olduğunu ne zaman anlayıp algılayacağız?

Bu satırları ümit kırmak için kaleme almadım. Uyarmak, düşündürmek, tedbir almaya yöneltmek için yazdım.

Fâsıkların, fâcirlerin, münâfıkların, yalancıların, mürtedlerin, haram yiyicilerin, dalkavukların, yalakaların, hokkabazların, rantçıların cirit attığı, bin türlü dolap çevirdiği bir toplum nasıl iflâh olacak?
Kur’ân bizi aydınlatıyor, uyarıyor; Sünnet uyarıyor, ondört asırdır gelip geçen büyükler hep uyarmış, öğüt vermiş. Onları niçin dinleyip nasihatlerini hayata uygulamıyoruz?

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.