jump to navigation

”Yalnız Kur-an Yeter” Diyenler Müslüman Değildir! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
©Kur’anın Hz. Peygamber ve Sünnetine Verdiği Değer / Abdulhamid RAMAZANOĞLU
Hz. Peygamber’in görev ve yetkilerini ifade eden ayetler:

A.Kur’an-ı Açıklama Görevi:

İslam, insan hayatını bütünüyle tanzim etmeyi kendisine hedef seçmiştir. Bunun için de Kur’an-ı Kerimi göndermiştir. Fakat bilindiği üzere bu Kitap hem hacimli değil, hem de içeriği sadece emir ve nehiylerden oluşmamaktadır. Ayrıca emir ve nehiylerin tümünün maksadı da, vahyin yönlendirmesi olmadan anlaşılabilecek nitelikte değildir.

Kur’an’ın büyük bölümünde karşılaşıldığı gibi Teklife konu olan ayetlerin lafızları, ilk bakışta manaları anlaşılacak derecede açık değildir. Bazen manası anlaşılan bir kısım ifadelerin içeriğinin ne olduğu, sözgelimi emrin neyi kastettiği ve kastedilenin nasıl yerine getirileceği hususu da ifade edilmemiştir.

Bu nedenle vahyin kontrolünde olmayan bir aklın Kur’an’ın bütününe nüfuz etmesi, hayatın bütünü için koyduğu çoğunlukla genel hükümleri hayatın sınırsız ihtiyaçlarına uyabilmesi mümkün değildir.

Bir örnekle ifade edecek olursak “eqîmu’s – salah- namazı kılın” lafzı mücmel bir lafızdır, kendisinden neyin kastedildiğini Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilmemiştir.

“Salâh” ifadesi, asıl olarak dua manasına gelmektedir. Tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan amele isim olarak verilmesi kelimenin zamanla kazandığı bir anlamdır. Dolayısıyla bu ifadenin gereği üzere anlaşılması, vahye mazhar olmuş bir kimsenin yol göstermesiyle olacaktır.

Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (s.a.v): “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız, siz de öyle namaz kılın.” Buyurmuşlardır. Görüldüğü üzere bu ayetteki kapalılığı, emirden muradın ne olduğunu, namazın şeklini, kaç vakit olduğunu, hangi vakitte kaç rekât kılınacağını, şartlarını vb. hususları açıklayan Allah Rasûlü’dür.

Buna benzer örnekler pek çoktur. Meselâ namaz gibi İslam’ın diğer şartlarıyla alakalı emirlerin (zekât, hac, oruç) nasıl uygulanacağını da yine Hz. Peygamber (s.a.v) ortaya koymuşlardır. Buraya kadar ifade ettiklerimiz, bu hususla ilgili ayeti kerimeleri anlamada bir ön hazırlık mahiyetindedir.

Kur’an-ı Kerim’in kendisine indirildiği Peygamber tarafından açıklanmaya ihtiyacı olduğunu bizzat Cenab-ı Hakk ifade etmektedir:

“…İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an-ı indirdik.” (1)

“Biz bu Kitab’ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (2)

Yüce Allah, bu ayetlerin ifade ettiği üzere kendisine Kur’an-ı açıklama görev yetkisini verdiği Peygamberini bu hususta yalnız bırakmamış ve bu konuda Kur’an harici vahiyle de onu desteklemiştir. Bu durum şu ayeti kerimeyle ortaya konmaktadır:

“(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki onu açıklamak da bize aittir.” (3)

“Onu açıklamak bize aittir” ifadesi, hem bazı ayetlerin ileride inecek bazı ayetlerce, hem de -her zaman Allah’ın kontrolünde olan ve ismet sıfatına haiz bulunan – Hz. Muhammet (s.a.v) tarafından açıklanacağına işarettir.

Hz. Peygamber’in, Kur’an’ın ifadesiyle “Kur’anı beyan” görevi – O’nun bize kadar ulaşan uygulamalarından anlaşıldığı üzere- muradı anlaşılmayan ayetleri açıklama (namazla ilgili hususlarda olduğu gibi), ilk bakışta herkese şamil olduğu sanılan ifadelerin kapsamını sınırlandırma, anlaşılması güç bazı ayetleri izah etme vb. pek çok şekillerde olmuştur.

Yani kısaca ifade edecek olursak Kur’an sünnete muhtaçtır. Peygamberin açıklamaları olmadan o’nun emirlerini uygulamak ve onu anlayabilmek mümkün değildir.

Bu hususun anlaşılması için yukarıda verdiğimiz namaz örneğine bir de hırsıza verilen ceza ile ilgili uygulamayı ilave edebiliriz: Hırsız kadın ve erkeğe verilen el kesme cezası “yedd” kelimesiyle ifade edilmekte, bu kelimeden parmak uçlarından başlayıp omuza kadar uzanan organ da anlaşılabilmektedir. Hâlbuki Allah Resûlü bunun nasıl uygulanacağını, sınırının ne olduğunu bize bizzat kendi uygulamasıyla göstermiştir. Ki bu da elin bilekten kesilmesidir.

B.Hakemlik ve Kadılık görevi:

Allah’ın özel eğitiminden geçmiş bir insan olan Hz. Muhammed (sav), bu özel eğitim sonucu pek çok özelliği şahsında mezcetmiş bir beşerdi. O, hem bir peygamber, bir eğitimci, bir tebliğci, bir idareci-devlet başkanı, hem otoriteye dayanarak davaları çözen bir kadı, hem de sulh prensibine dayalı olarak tarafları uzlaştıran bir hakemdi.

Cenab-ı Hakk Kur’an da onun hakemlik ve kadılığına da işaret etmiş, onu Kur’an-ı açıklama göreviyle vazifelen-dirdiği gibi, çıkan hadiseleri çözüme kavuşturma yetkisiyle de donatmış ve ümmetin O’nun bu yetkisini kabul ederek verdiği hükme boyun eğmesinin îmanî bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir.

O, bu görevi yerine getirirken öncelikle Kur’an’a, orada bulunmayan hususlarda kendisine Kur’an dışında gelen vahye (ki buna vahy-i gayri metlüv lafzı Allah tarafından nazil olmamış olan vahiy, denir.) ve orada da bulunmazsa kendi içtihadına dayanıyordu. Ancak öncelikle vurgulamalıyız ki O’nun içtihadı normal bir müçtehidin içtihadı gibi değildir.

Zira O’nun dışında içtihat edenlerin elde ettiği sonuçların hatalı olması da muhtemeldir. Her an vahyin kontrolünde olan Hz. Peygamber’in görüş ve uygulamalarının hata üzere bırakılması ise mümkün değildir ve bırakılmamıştır da. Binaenaleyh bazı uygulamalarıyla ilgili vahiyle dikkatinin çekildiği bilinen bir husustur.(4)

Sonuç olarak onun verdiği her türlü hükmün vahyin tasdikinden geçmiş olarak uygulama alanı bulduğu söylenebilir.

Bu noktada Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ve mü’minlerin verilen bu hükme uyma zorunluluklarını ifade eden bir kaç ayeti zikredebiliriz:

“Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiği hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar. (5)

İman sözden öteye geçmeyen kuru bir iddia değildir. Mümin Allah ve Resûlünün verdiği emirlere hem dış dünyasıyla hem de iç âlemiyle cân-ı gönülden razı olan kimsedir. Nitekim gönülden kopup gelmeyen rıza ifadesi münafıklık olarak kabul edilmiştir. İnsanlar, aralarındaki ihtilafların çözümü için Allah Resulü’ne başvurmalı ve onun verdiği hükmü de gönül rızasıyla kabul etmelidirler. O hayatta iken müminler problemlerini ona götürmüşler, vefatından sonra onun hakemliğine razı olmak ise sünnetini benimsemektir.

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. (6)

Allah Resûlü (s.a.v), azadlı kölesive evlatlığı olan Hz.Zeyd b. Harise ile halasının kızı Zeynep binti Cahş’ı evlendirmek istemiş ve bu isteğine Hz. Zeynep kendisinin soylu bir aileden geldiği, azatlı bir köle ile aralarında denklik olmadığı düşüncesiyle olumsuz cevap vermişti. Yani Hz. Peygamberin bu isteğini kabul etmeye yanaşmamıştı. Bu ayeti kerime bunun üzerine nazil oldu. Bu ilahi ihtarı alan Hz. Zeynep, emre ittiba etti. (7)

Dikkat edilmesi gereken husus; evlilik gibi bizzat tarafların özel hayatlarıyla yakın alakalı olan bir durumda bile müminlerin nebevi emre uymamalarının söz konusu olamayacağıdır.

“Aralarında hüküm vermesi için Allah ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlardan kurtuluşa erenlerdir.” (8)

Ayet-i kerimelerde hükmün Allah’la birlikte Resûlüne izafe edilmesi, Allah Resûlünün vereceği hükümlerin sadece Kur’an’da bulunan hükümler olmadığını ortaya koymak-tadır.

Nitekim kendilerine zekât farz olan kimseleri, Hayızlı kadının namaz kılamayacağını, içki içene verilecek cezayı bizzat Hz. Muhammed (s.a.v) ifade etmişlerdir.

C.Helal ve Haram koyma yetkisi:

Hz.Peygamber (s.a.v) pratik hayatla ilgili hükümler verdiği gibi Kur’an’da olmayan hususlarla ilgili helal ve haram koyma yetkisine sahiptir.

Aşağıda yer verilecek ayeti kerimeler bu duruma işaret etmektedir:

“Yanlarındaki Tevrat ve incil’de yazılı buldukları o elçiye o ümmi Peygamber’e uyanlar (var ya) işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (9)

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (10)

Görüldüğü üzere bu ayetlerde helal haram koyma yetkisi Hz. Peygamber (s.a.v)’le de alakalandırılmıştır.

Bu durumun yaşanmış pek çok örneği mevcuttur. Mesela, Kur’an-ı Kerim ölü hayvan etinin yenmesinin haram olduğunu ifade etmişken, Allah resûlü deniz hayvanlarının ölüsünün helal olduğunu söylemiştir. Yine evlenilmesi haram olan kadınlar ayette açık olarak ifade edilmiş. Hz. Peygamber erkeğin eşinin halası, teyzesi ile evlenmesinin de bu haramlık sınırına dâhil olduğunu söylemiştir.

Dikkat edilmesi gerekir ki, Hz. Peygamber’in bu yetkisi Allah’tan tamamen bağımsız, kendi başına buyruk değildir. Elbette O, görev ve yetkilerini Allah’ın kontrolü altında kullanmaktır.

D.Tebliğ Görevi:

Kur’anı Kerim’de pek çok yerde Peygamber’in tebliğ görevine işaret edilmektedir.

“Ey Peygamber! Rabbin’den sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez.” (11)

“Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, karşı gelmekten çekinin, eğer yüz çevirirseniz bilin ki, Peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir.”(12)

“Allah katından, geri çevrilmeyecek günün gelmesinden önce Rabbimizin çağrısına cevap verin. O gün hiç birinize sığınacak yer bulunmaz. İnkar da edemezsiniz. Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki biz seni onlara bekçi göndermedik: sana düşen sadece tebliğdir.”(13)

“Allah’a itaat edin; Peygamber’e itaat edin; Eğer bundan yüz çevirirseniz bilin ki Peygamberimize düşen apaçık tebliğdir.”(14)

Bu ayetlere muhatab olan Hz. Muhammed (s.a.v), yirmi üç yıllık Risalet döneminde hemen her türlü sıkıntıya göğüs gererek bu görevini hakkıyla yerine getirmiş ve ilahi daveti şirk ve küfür bataklığında debelenen insanlığa ulaştırmayı kendisine temel hedef seçmiştir.

Dipnotlar

1.en-Nahl, 16/ 44

2.en-Nahl,16/64

3.el-Kıyame, 75/1619

4.Kur’an’ın Hz. Peygamber (s.av)’in dikkatini çektiği hususlarla ilgili şu ayetlere bakılabilir: Abese, 80/1-15; Tevbe, 9/80, 85 vd.

5.en-Nisa, 4/65.

6.el Ahzab, 33/36.

7.Ibn-i Kesir, 6, 417, Kahraman Yay. Istanbul.

8.en-Nur, 24/51.

9.el-A’raf, 7/157.

10.et-Tevbe, 9/29.

11.el-Maide, 67.

12.el-maide, 5/92.

13. eş-Şura, 42/47-48

14.et- Teğabun, 64/12.

“Üç Muhammed” Yazarının İndirgemeci Peygamber Tasavvuru… 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
BU YAZIYI ALLAH RIZASI İÇİN SONUNA KADAR SABIRLA OKUYUN

Bu makalede, Mustafa İslamoğlunun;
Hz. Peygamberi anlamaya yardımcı olmak yerine, zihin karıştırıcı bir işlev görmesi,

Bir takım çevrelerin dini ve mukaddesatı yaşanılır olmaktan çıkartma gayretlerine yardımcı olmak, kişiyi, toplumu ve dini sekülerleştirme teşebbüslerine katkıda bulunmak anlamına gelen anlayışı,

Sadece mevzu değil zayıf hatta sahih hadislerin rivayetinden de pek hazzetmediği gibi bir zehaba sebebiyet veriyor olması,

“kader” ve “sorumluluk” ile ilgili vahim bir yanlış yapması,

Miraç cismani ve bedeni değildir ve rüyetullah (Allah’ı görme) söz konusu değildir İnancı,

Ve genel olarak Yazarın indirgemeci yaklaşımı Tenkit edilmektedir…

Üçlü Tasnif ve Denge

İslamoğlu, yer yer iktibaslar yaptığı Aytunç Altındal’ın “Üç İsa” 1 adlı eserinde olduğu gibi, üçlü bir sınıflandırma yaparak hem anlamak hem de anlatmak için çok müsait bir zemin kullanıyor.

Zira ifrat ve tefritin, eksi ve artının, indirgeme ve aşırı yüceltmenin kesiştiği noktalar gerek fizik gerekse sosyal alemde çoğunlukla iyiyi, güzeli, doğruyu yansıtmaktadır. Bu, genellikle hatt-ı vasat, itidal, orta yol, muvazene olarak isimlendirilen müstakim hat’tır. Dolayısıyla aşırı yüceltme ve indirgemenin arası, fıtraten doğruya yakındır. Mefhum-u muhalifiyle orta yolun her iki yöndeki uçları da yanlışa çıkar.

Gayet tabiidir ki, doğru bir din; ne Hıristiyanların peygamberi (Hz. İsa’yı) aşırı yücelterek Tanrı kabul etmesiyle ne de Yahudilerin peygamberi aşağılaması veya tarihte olduğu gibi öldürmesiyle olur. Bu yüzdendir ki, itidal ve muvazene hadislerle teşvik edilmiş, Kur’an’da ise “vasat ümmet,” (Bakara, 2/143) ümmet-i Muhammedin olumlu bir vasfı olarak zikredilmiştir. 2

İfrat, tefrit ve dengeden müteşekkil bir üçlü tasnif, en pratik hatta en ideal bir sınıflandırmadır denebilir. 3

Fakat iki aşırı ucun arasındaki pek çok nokta denge iddiasında olabilir ama bunun en doğrusunu tespit zordur. Mesela, İslam; Hıristiyanlık ve Musevilik arasında dengeli ve doğru bir noktadadır; ama Ehl-i sünnet de İslam’ın muvazene noktasındadır.

Ehl-i Sünnet içindeki birçok mezhep, tarikat ve cemaatten bazıları daha merkezde, bazıları ise sınırdadır. Merkezdeki bir grubun bir mensubu diğer mensuplara göre daha idealdir, bu denklemler sürüp gider…

Şimdi kitaba dönersek; müellif, indirgemeci peygamber tasavvuruna daha yakın duruyor.

Denilebilir ki, yazar indirgemeci ve yüceltici anlayışları değil, Kur’an’ın anlayışını savunduğuna göre bu nasıl söylenebilir? Bunun örneklerini aşağıda vereceğiz; fakat, şunu şimdiden belirtelim ki; hem aşırı yücelticiler hem de indirgemeciler de Kur’an’a dayandıklarını söylüyor ve ayetler zikredip bunu somutlaştırmaya çalışıyorlar. Yazarın uzun uzun anlattığı Kur’aniyyun (ehl-i Kur’an) akımı tabi ki, Kur’an’a dayandığı iddiasındadır. Zira “Kur’an sadece Kur’an”, İslamoğlu’na göre onların temel sloganıdır. Unutmamalıdır ki meslekler mezhepler ne kadar batıl da olsalar içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur.4 Burada başka bir gerçek de şudur ki, Kur’an’ı anlamada en büyük rehberimiz yine Resulullahtır (s.a.v.).

Tevhid ve Nübüvvet

Yazar, eserinin ilk konusu olan “Aşırı Yüceltmeci Peygamber Tasavvuru” başlığı altında, hac ibadeti sırasında gözlediği şu olayı anlatır:

“Hz. Peygamber’in hicretinin ilk durağı Sevr Mağarasındayız. Burada bizden önce oraya çıkan Kuzey Afrikalı olduğunu tahmin ettiğim bir grup daha var. Grup başkanı manzum bir şeyler okumakta ve kafileden kimileri de buna yoğun bir duyguyla iştirak etmekte. Hatta gruptan bazıları oradaki taşları kucaklamakta ve teberrüken takkelerini, tespihlerini sürmekte.” (s. 17)

Bediüzzaman, bu konuyu izah sadedinde şu çarpıcı ifadeleri kullanıyor:
“Ey insan! Kur’an’ın desatirindendir ki, Cenab-ı Hakk’ın masivasından hiç bir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlukat mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukiyet nisbetinde de birdirler.” 5

Hz. Muhamed’in (s.a.v.) Değeri

O, her ne kadar mabudiyetten uzaklık ve mahluk olma itibariyle hiçbir şeyden ileri değilse de, yaratılmış olanların, insanların (eşref-i mahlukatın) en şereflisi, evrenin gururu (fahr-i kainat), alemlerin rahmeti (Rahmeten’lil alemin), Allah’ın en sevdiği kişi ve habibidir (Habibullahtır). Ve bunda hiç bir çelişki de yoktur. Çünkü diğer varlıklarla eşit olduğu alan ile onlardan kat kat üstün olduğu alan farklı kategorilerdir.

Tam bu noktada yazar dehşetli şeyler söylemektedir!

“Bir gün peygamberimize hitaben ‘Ya hayra’l-beriyye (Ey yeryüzünün en hayırlısı!)’ diye çağıran kimseye; ‘O dediğin İbrahim’dir!’ buyurmuştur.

“Bu durumda piyasada bolca dolaşan ve Hz. Peygamberin yasakladığı ‘aşırı yüceltmeciliğin’ sloganı gibi her önüne gelenin ‘hadis-i kutsi’ diyerek kullandığı ‘Levlake levlak, lema halaktü’l-eflak (Eğer sen olmasaydın, olmasaydın sen, bu âlemi yaratmazdım)’ sözünün hadis olmadığını, sahihiyle zayıfıyla hiçbir hadis külliyatında yer olmadığını söylemeye herhalde gerek yoktur. (s. 66)

“Keşfu’l-hafa’yı açıp bakarsanız ‘San’ani uydurmadır dedi’ notunu görürsünüz. Anlarsınız ki; bu söz Hz. Peygamberden hem de asırlarca sonra uydurulmuş ve hadis-i kutsi denilerek hem Allah hem de Hz. Peygamber adına yalan söylenmiştir.” (s. 205)

Yazarın burada indirgemeci yaklaşımı kendini göstermektedir.

Abdülkadir Badıllı’nın, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları 6 adlı ciddi ve önemli eserinde mezkur hadis-i kudsinin sıhhati sadedinde pek çok mehazları da içeren üç sayfalık bir değerlendirmesi vardır.

Buna göre; hadisin kuvvetli bir senedi olmadığı doğrudur, fakat bunun bir hadisi uydurma (mevzu) yapmadığı da ilm-i hadis çerçevesinde izahtan varestedir. Hiçbir muhaddis (İbn-u Cevzi ve San’ani gibi bazı müteşedditler hariç) bu hadisin doğruluğuna ve hak olan manasına bir şey diyememiş, ilişememişlerdir.

Ümmetin telakkisine göre manasının doğruluğu kesin olduğu gibi, Cumhur-u muhaddisince de manasının doğruluğu tespit edilmiştir. Bu hadis seneden zayıf da olsa, onunla aynı mealde vürud eden sair hadislerle senedindeki zaafiyet zail olmuştur. Hiçbir senedi olmasa da aynı manaya işaret eden pek çok hadis ile yine kuvvet bulur.

Kütüb-ü Sitte’den Tirmizi’de de geçen, “Ben Peygamber iken Adem (a.s.) henüz ruh ve cesed arasında idi” hadisi; pek çok kaynakta yer alan, “En evvel Cenab-ı Hak benim nurumu yarattı” veya “Ey Cabir! Cenab-ı Allah her şeyden evvel senin Peygamberinin nurunu kendi nurundan halketti” hadisi; keza kudsi bir nur halinde sulbden sulbe ve alından alına intikal eden Nur-u Muhammedi hakkındaki hadis veya hadisler; “Sen olmasaydın cenneti halketmezdim.”; yine “Sen olmasaydın cehennemi yaratmazdım” hadisi; “Ya Muhammed sen olmasaydın, ben dünyayı halketmezdim” hadisi aynı manaya kuvvet vermektedir.

Keza, konumuz olan “Levlake” hadisi sadece Acluni’nin Keşf-ül Hafa’sında değil, Aliyyu’l Kari’nin, Suyuti’nin, Şevkani’nin kitaplarında, Mevlana Halid’in Divan’ında, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ında yer almaktadır.

Hal böyle iken hadisin zayıflığını bile kabul etmeyerek uydurma olduğunu, hele hele Allah ve Peygamber adına yalan söylendiğini beyan etmek, insaf ve izan ile bağdaşmasa gerektir.

Bu Hadis-i Kudsi, Risale-i Nur’un pek çok yerinde geçmektedir. 7 Mesela, Emirdağ Lahikası’nda şöyle der:

“Hem mesela, (Sen olmasaydın, sen olmasaydın kainatı yaratmazdım) beyanında ‘Bu hitap zahiren Hazreti Peygamber Aleyhissalatü Vesselama müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevilhayata (canlılara) racidir (bakar).’ fıkrası tadile muhtaçtır. Çünkü, külli hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) hem hayatın hayatı, hem kainatın hayatı, hem İsm-i Azamın teceli-i azamının mazharı ve bütün ziruhların nuru ve kainatın çekirdek-i aslisi ve gaye-i hilkat ve meyve-i ekmeli olmasından, o hitap doğrudan doğruya ona bakar. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder.” 8

Yani, Hz. Peygamber (a.s.m) kâinat denen ağacın asli bir çekirdeği, yaradılış gayesi ve kemale ermiş bir meyvesidir. Nasıl ki, hayat kainattan süzülmüş; bitki ve hayvanlar hayattan süzülmüş; peygamberler insanlardan süzülmüş; Habibullah (a.s.m) da peygamberlerden süzülmüş son ve mükemmel bir hülasa (Mustafa), bir meyvedir.

Bir elma ağacına baksak görürüz ki, o bir elma çekirdeğinden büyümeye başlamış, kökleri, gövdesi, dalları ve yapraklarıyla elma meyvesine yönelmiştir. Bütün işleyişi, hizmeti ve maksadı elmaya doğru olup o meyveyi verir. İşte Efendimiz (a.s.m) de kâinat ağacının hem çekirdeği hem de ekmel bir meyvesidir ve bütün astronomi, fizik, kimya, biyoloji, tarih, sosyoloji gibi bilimler bize bu hakikati zımnen veya zahiren söyler. Çünkü kainat hayata, hayat insana, insan ise en önemli ve güzel insana (a.s.m) bakar ve hep birlikte Allah’a (cc) yönelirler.

Allah varlığı, yokluktan; organik maddeleri, inorganik maddelerden; bitkileri, organik maddelerden; hayvanları, bitkilerden; insanları, hayvanlardan; peygamberleri, diğer insanlardan; ulu’lazm olanları diğer peygamberlerden; Muhammed Mustafa’yı, (s.a.v.) diğer ulu’lazm peygamberlerden üstün tutmuştur.

Böyle bir derecelendirme sadece manevi değil, fizik âlemde de (Kimya, Biyoloji, Tarih, Psikoloji, Sosyoloji) görülmektedir. Fıtri Şeriat da, kelami Şeriat da böyledir.

Şimdi, Cenab-ı Hak Rafi (yücelten, izzet ve şeref veren), Müzil (alçaltan, zillet veren) isimleriyle böyle bir derecelendirme yapıp, zirvesine de Habibullah’ı koymuş ise, yaradılışın gayesi ve neticesi o olmaz mı? Mahlûkatını böyle derecelendirip en tepesine Habibini koyduğunda mabudiyetten uzaklık ve mahlukiyette eşitlik formülü değişir mi? Değişmez, çünkü derecelendiren, alçaltan ve yükselten odur.

Bu hadis-i kutsi, Risale-i Nur’da lafzen yer almakla birlikte, pek çok yerde de şerh ve izah sadedinde mana olarak geçmektedir. 9

Elhasıl; Hz. Peygamberin (s.a.v) peygamberliği kainatın his, şuur ve aklından süzülmüş en safi bir hülasadır. (Sözler, s. 103) O, ekmel-i külldür, (Muhakemat, s. 35) ekmelü-r resuldür. (İşarat’ü’l İcaz, s. 53) Hayattan ve kainatın ruhundan süzülmüş hülasatü’l hülasadır. (Sözler, s. 103)

Binaenaleyh burada, levlake sırrında, aşırı bir yüceltme yoktur, Kur’an, Sünnet ve hayatla zaten yüceltilmiş olanın yüceliğini teyit, tespit ve kabul vardır, o kadar.

Efdaliyet Düşüncesi ve Hz. Peygamber’in Tavrı

İslamoğlu bu başlık altında (s. 66) kendisine “Ya Hayra’l Beriyye”! (Ey yeryüzünün en hayırlısı!) diye çağıran kimseyi, Hz. Peygamber’in (a.s.m) “O dediğin İbrahim’dir!” dediğini naklettikten sonra yukarıdaki “levlake” ile ilgili teşhisini koyar ve uydurmadır der.

Yani “İbrahim yeryüzünün en hayırlısı diyen nasıl olur da kendisinin âlemlerin en hayırlısı olduğunu kabul edebilir” demek ister.

Keza “Görev yerini terk eden Hz. Yunus’a karşı gönüllerde oluşabilecek olumsuzluğu önlemek için ‘Kimseye, ben Yunus b. Metta’dan daha hayırlıyım demek yaraşmaz!’ uyarısında bulunmaktadır.”

Yine “Beni Musa’dan üstün tutmayan insanlar kıyamet günü bayılacaklar, ben de onlarla birlikte bayılacağım. Ayıldığımda Musa’yı arşa sıkı sıkıya tutunmuş vaziyette göreceğim. Bilmiyorum o bayılıp benden önce mi ayılacak yoksa Allah onu bundan istisna mı tutacak.” devamla; “Resulullah, burada Hz. Musa’ya karşı gösterdiği alçakgönüllüğü Hz. İbrahim’e karşı da gösterecek, Kur’an da (2/206) aktarılan yaratılış konusundaki merakından dolayı müminlerin gönlünden bir tereddüt oluşmasın diye “Ben şüphe etmeye İbrahim’den daha müstehakım diyecektir…” “Hz. Peygamber’in alçakgönüllülüğü sadece geçmiş peygamberler için sözkonusu değildir. Tevazuu hayat tarzı edinmiş olduğunu, geldiği bir mecliste kimsenin kalkıp kendisine yer vermesine fırsat bırakmadan boş bulduğu yere oturduğundan çıkarıyoruz.”

Yazar aynı başlık altında; “Bakara 253’ün tefsirinde Kurtubi bu ayetin “Hz. Peygamber diğer peygamberlerden üstündür demeye dahi cevaz vermediği görüşündedir.” Bu konuyu tartışan Kurtubi “peygamberlik açısından üstünlük iddiasının ayetin açık anlamına aykırı olduğu” sonucuna varır.”

Şimdi; bu bahsi üstünkörü okuyan birisi düşünebilir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m) diğer peygamberlerden üstün değildir, hatta Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Yunus’un daha üstün olduklarını bile zannedebilir. Dahası kimsenin kalkıp kendisine yer vermesine fırsat vermediğine göre, sahabelerinden de pek farkı olmadığı sonucuna varmak da çok şaşırtıcı olmayabilir.

Elhasıl, değil âlemlerin onun için yaratılması; Hz. Yunus’un ondan üstün olması (metine göre; hayırlı olması), en azından eşit olmaları sonucuna varılabilir. Aksi bir anlayış sadece mezkur hadislerle değil Kur’ani bir hükmün (Bakara 253) “açık anlamına aykırı olduğu” sonucuna varılır.

Durum gerçekten de böyle midir? Böyle olup olmadığı kesin bir biçimde şu metni verilmeyen (Kurtubi’nin tefsirinden alıntılanan) ayetin mealinden anlaşılacaktır.

Bakara 253; “O işaret olunan resuller yok mu, biz onların bazısını bazısından üstün kıldık, içlerinden kimi var ki Allah, kendisiyle konuştu, bazısını da derecelerle daha yükseklere çıkardı (Hz. Muhammed). Biz Meryem oğlu İsa’ya da o delilleri verdik ve kendisini Ruhu’l Kudüs (Cebrail) ile kuvvetlendirdik. 10

İsra, 55; “Andolsun ki biz peygamberlerden bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” 11

Bu Ayet-i kerimelerin lafzından anlaşılanı ne ise; mesela, İbni Kesir ve Elmalılı tefsirleri ve pek çok tefsire göre manasından ve ruhundan anlaşılan da odur.

Ayetlerin lafızları ve lafızların tefsiri böyle iken, meal dahi vermeden Kurtubi’nin taraftar bulmamış indi görüşünü öne çıkarmak, objektif ve bilimsel bir yaklaşımdan çok subjektif bir yönlendirmeyi hatıra getirmektedir.

Daha da olmadı; müellifin siyer otoritesi olarak vasıflandırdığı (s. 18) M. Asım Köksal’ın “Peygamberler Tarihi”ne bakılırsa;12 Toplam 124 bin peygamber içinde en üstünlerinin (Ulu’l azmlarının) Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed Aleyhisselam olduğu gibi (Ahkaf, 35) “Muhammed Aleyhisselam ise bu beş’in seyyididir. Öncekilerin ve sonrakilerin en değerlisi o olduğu için Kıyamet günü hamd sancağı ona verilecek. O gün Peygamberlerin imamı, hatibi ve şefaat sahibi o olacak. Bütün peygamberler onun sancağı altında toplanacaktır.” diyen merhum M. Asım Köksal bu tespitleri Ayet ve Sahih hadislere ve Kütüb-ü Sitteye dayandırır.

Peygamberimizi (s.a.v) Nasıl ve Ne Kadar Sevmeliyiz?

Buraya kadar ele aldığımız problemlerin can damarının sevgi (muhabbet) anlayışı olduğu söylenebilir. Biz Habibullah’ı (s.a.v.) ne kadar sevmeliyiz? Nasıl sevmeliyiz?

Müellif; “Aşırı yüceltme yanlıları yücelttikleri değeri elbette sevmektedirler. Fakat bu sevgi gerçekte üretici değil, tüketici bir sevgidir. Sevginin tüketici olanına aslında “sevgi” değil “tutku” denir. Tutku tutuklar, sevgi azad eder, özgür bırakır…

“Bu kitabın sayfaları arasında ilerledikçe bu samimi fakat samimiyeti ve iyiniyeti yaptığı yanlışı mazur göstermeyecek olan sevginin, ne tür vahim sonuçlar doğurduğu görülecektir. Sevgisi üretici değil de tüketici olanlar, sadece sevmenin yeterli olduğunu sananlardır. Onlar sevmenin bir akı bir de karası olduğunu düşünmeden sevmişlerdir.” deyip kara sevda yerine ak sevda önermiştir. (s. 34) “

Yine “levlake” sırrı ile ilgili olarak; “Anlarsınız ki bu söz, Hz. Peygamber’den hem de asırlarca sonra uydurulmuş ve hadis-i kudsi denilerek hem Allah hem de Hz. Peygamber adına yalan söylenmiştir” dedikten sonra, şöyle devam ediyor; “Eğer, ‘olsun, bu söz kötü niyetli bir söz değil ki!’ deniyorsa, aslında Resulullah hakkında uydurma hadislerin, yüzde doksan dokuzu da kötü bir şey demiyorlar. Bu mantıkla, hadis uydurarak dini ifsad edenlere rahmet okumamak işten değildir.

“Bu yaklaşımı Resulullah’a duyulan sevginin büyüklüğüyle açıklamak da mümkün değildir. Onu en çok sevdiğini bildiğimiz seçkin sahabenin tavrı ortadadır. Eğer aşırı yüceltme sevginin ifadesi olsaydı, Hz. İsa’ya Tanrı ya da Tanrı’nın oğlu olarak inananları mazur görmek gerekirdi. Bu tür bir inancı kökten reddeden Kur’an’ın mesajını da ‘Hz. İsa’yı sevmeye karşı çıkıyor’ şeklinde anlamak gerekirdi.” (s. 205, 206)

Sanırım bu meselenin halli; Risale-i Nur’un pek çok yerinde geçen “mana-yı harfi” “mana-yı ismi” terminolojisiyle mümkün olacaktır.

Harf, kendinden başkasını anlatmak için kullanılan işaret ve alet olduğundan, herhangi bir şeyin harfi manası, o şeyin başka bir şeye delalet etmesi veya delalet ettiği şeyi anlamak için ona bakılması demektir.

Bu mananın mukabili olan mana-yı ismi ise; isim, müsemmasını anlattığından, bir şeye yalnız kendisini anlamak için bakmaktır.

Cenab-ı Hakk’ın masivasına (kainata) mana-yı harfiyle ve onun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismiyle ve esbap hesabına bakmak hatadır. Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sevmeliyiz, mana-yı ismiyle değil. Yani “ne kadar güzel yapılmış” deyip “ne kadar güzeldir” dememeliyiz. 13

Biz de Resul-i Ekrem’i (s.a.v.) Allah (c.c) adına ve hesabına, Allah’ın sevdiği (Habibullah) olarak sevmeliyiz. Peki ne kadar sevmeliyiz? Allah adı ve hesabına (mana-yı harfi olarak) sevebildiğimiz kadar çok. Eğer Allah adına değil kendisi adına (mana-yı ismi olarak) seversek Hıristiyanların Hz. İsa’yı (Tanrı İsa), Rafızîlerin Hz. Ali’yi sevdiği gibi (hulul inancı) severiz ki; o sevgi makbul değildir. Çünkü şirke yol açabilir. 14

Burada mühim olan sevginin niceliği ve sayısal büyüklüğü (kemiyeti) değil, niteliği, mahiyetidir (keyfiyeti). 15

Mirac’da Ne Oldu?

İslamoğlu’na göre mirac cismani ve bedeni değildir ve rüyetullah (Allah’ı görme) söz konusu değildir. (s. 115 vd)

Bu tez, ümmetin ve alimlerin, bilhassa kelamcıların yaygın görüşüne uygun değildir. Çünkü mütekellim uleması miracın, uyanıkken hem ruh hem de bedenle gerçekleştiğini kabul ederler. 16

Mirac Kur’an’da detaylarıyla yer almaz fakat çok sayıdaki hadisle ayrıntılı bir biçimde anlatılır. Bediüzzaman da selefi kelamcılar gibi düşünür ve “Sözler” adlı eserinde oldukça mukni delillerle hem ruhi hem de bedeni (cismani) mirac ve rüyetullahı ispat eder. 17

Yazarımız, fani olan Baki olanı göremez ve uyanık ve bedeni mirac olamaz görüşünü şöyle noktalar;

“Kimsenin kendisine itibar kazandırmasına ihtiyaç olmayan Hz. Peygember’e itibar kazandırma adına “tevhid” inancının temellerini sarsacak, ya da en azından flulaşmasına yol açacak böyle bir tartışma son tahlilde imana güç mü verir, onu zaafa mı uğratır?” (s. 116) Başka bir yerde ise “Her olağanüstüleştirme çabası, gerçekte bir ‘insanüstüleştirme’ çabasıdır.” (s. 33) der.

Burada gözden kaçan miracın, rüyetullahın, mucizelerin, gerçekte peygamberlere ait olmayıp, onların fiili olmayıp, Cenab-ı Hakk’ın eseri olması gerçeğidir. Bir fiil veya olay ne kadar olağanüstü de olsa Cenab-ı Hakk’a izafe edildiğinde mümkinattandır, vukuattandır. Biz “tevhidi” koruma veya peygamberi “insanüstüleştirme”den beri olma adına bunları münhasıran kendi akıl süzgecimiz ve tedbirimizle anlamaya çalışırsak boyumuzu aşan bir işe kalkışmış oluruz.

Efendimiz (a.s.m) ve bütün peygamberler elbette bizler gibi birer insandırlar, fakat nübüvvet cihetiyle olağanüstüdürler. Çünkü peygamberliğin mahiyeti böyledir. Düşünürsek, 1400 yıldan beri tek bir peygamber gelmediği gibi, on milyon insandan sadece bir tane peygamber çıkmışsa bu olağan ve sıradan kabul edilemez. Allah sadece beş Resulünü ululazm tayin etmişse, bunlardan da bir tanesini hepsinin seyyidi yapmışsa, burada olağanlıktan bahsedilebilir mi?

Bütün insanlık tarihi boyunca sadece bir kişi babasız olarak doğmuşsa, sadece bir kişi, kayadan deve çıkarmışsa, sadece bir kişi ayı ikiye bölmüşse, sadece bir kişi ateşte yanmamışsa, sadece bir kişi denizde yol açmışsa, bunları nasıl herhangi bir olay olarak kabul edebiliriz.

Üstelik bu ve bunun gibi pek çok mucizeyi bize yine olağanüstü bir kitap olan Kur’an-ı Kerim bildiriyorsa tavrımız ne olmalıdır?

Hz. İsa’nın babasız doğması dinen sabittir, fakat bu onu kul olmaktan çıkarıp “Tanrı” veya “Tanrı oğlu” yapmaz. Zira o zaman bir bebekti ve peygamberlik de verilmiş değildi. Fakat Hıristiyanlar öyle bir yanlışa saptı diye ve de başkaları sapmasın diye biz bu mucizeyi inkâr edemeyiz, tevil de edemeyiz. Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişi elbette ki, Allah’tandır; yoksa İsa (a.s.) ulûhiyet vasfı taşıyıp kendiliğinden de doğmuş değildir.

Aslında din ontolojik yapısı gereği gayba imandır, metafiziktir, olağanüstülüğü kabuldür, olağan üstülükleri yaratana teslim olmaktır. Melekleri göremiyor veya hissedemiyorsak inkâr mı edeceğiz? Haşri izah edemiyorsak red mi edeceğiz? Kur’an’la veya hadisle sabit mucizelere ne diyeceğiz? Sıradan, olağan, olağanüstü olmayan mucize olur mu?

Din bir imtihandır. İmtihan icabı olarak vuku bulan bir mucizeyi (olağanüstüyü) birisi gördüğü halde inkâr eder, büyü veya sihirbazlık der, bir diğeri inkâr etmez, fakat bunu yapan beşer olamaz diye peygambere ulûhiyet isnat eder. Bir mümin de Allah’a ve Resulüne iman eder.

Haber ve Kader

Yazar; “Suyuti’nin el-Hasaisu’l Kübrasına bakılırsa Hz. Peygamber; Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin öldürüleceklerini haber vermiştir. İlk bakışta masum gibi duran, ‘bunda garip olan ne var?’ diye soracağımız bu olayda, biraz derinlere indiğimizde bambaşka amaçlarla karşılaşmamız işten değil. Şöyle ki, bu tür haberlerin üretilmesi genellikle siyasi ve mezhebi amaçlara dayanıyordu. Hatta kimi zaman ‘iyi niyetle’ üretiliyordu. Çünkü eğer Hz. Peygamber önceden haber vermişse, Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin katli ‘kader’ idi ve kaçınılmazdı. O zaman kimseyi suçlamaya gerek yoktu. Kavganın önünü kesmek için bu gerekiyordu.” demektedir. (s. 68-69)

Hemen fark edileceği gibi burada “kader” ve “sorumluluk” ile ilgili vahim bir yanlış yapılmaktadır.

Zira kader, Cenab-ı Hakk’ın zaman ve mekanla sınırlı olmayan sonsuz bilgisine tekabül eder, onun her şeyi önceden bilmesi ve bildiği dışında bir şey olmaması demektir. Yani kader ilim nev’indendir, ilim maluma (bilinene) tabidir. Yani nasıl olacaksa öyle tahakkuk ediyor. Yoksa, malum ilme tabi değildir.

Yani kural olarak olaylar (kaderde yazılanlar) Allah öyle biliyor diye öyle olmuyor, bilakis olayların öyle olacağını, zamanla kayıtlı olmayan Rabbimiz önceden biliyor, olanlar da öyle oluyor. 18

Böyle olduğu için de insanın sorumluluğu kalkmıyor. Yani Raşid Halifelerin katilleri onları kaderleri öyle olduğu için katletmediler. Katledeceklerdi ve bunu Allah biliyordu ve Efendimize de (a.s.m.) haberini verdi. Nasıl davranacağımızı Cenab-ı Hakk’ın bilmesi bizim sorumluluğumuzu kaldırmaz ve Cenab-ı Hakk’ın ilmi olmuş ve olacak her şeyi kuşatır. Aksi halde “Allah hadiseleri önceden bilemez” demek icab eder ki, bu ona noksanlık izafe etmektir ve muhaldir.

Aynı şekilde, “Allah önceden biliyorsa katillerin suçu yok” demek de muhaldir. Eğer öyle olmasa İslam Ceza Hukuku (ukubat) ve tatbikatı hiçbir zaman olamazdı. Binaenaleyh Ashab-ı Güzin’in muhale kanması, onunla amel etmesi veya hadis uydurarak tedbir alması beklenemez. 19

İslamoğlu; Efendimizin (s.a.v.) fetih müjdeleyen haberleriyle ilgili olarak, “… yine mevzu olanın zayıfa, zayıfın sahihe karıştığı bir paket tasarlanır. Bu paket içinde, Hire’nin fethinden Şam ve Irak’ın fethine, Kudüs’ün fethinden Mısır’ın ve hatta Kirman’ın fethine varana dek haberler yer alır.” (s. 69) demektedir.

Burada da yazarın mezkur kader anlayışına göre; İslam ordularının büyük gayret ve fedakarlıklarla savaşmalarına gerek kalmayacaktır.

Zira haber verilen, yani kaderde olan zaten ister istemez olacaktır!

Ayrıca müellif yukarıdaki söylemiyle; sadece mevzu değil zayıf hatta sahih hadislerin rivayetinden de pek hazzetmediği gibi bir zehaba sebebiyet veriyor.

Efendimize katiller ve fetihlerle ilgili bilgi verilmesi, bunların rivayet edilip aynen çıkmasında ne gibi bir beis olabilir?

Bunun, “Hz. Peygamberin yüceliğini yeterli bulmayıp ona bir parça daha karizma kazandırmak isteyen yüceltmeci gelenek” ile (s. 68) ne ilgisi var?

Bunlar uydurma değil, zayıf, hatta sahih hadisler olduğunda da mı göz ardı edelim, mevzubahis etmeyelim?

Aşırı Yüceltme mi Yoksa İndirgeme mi Daha Vahim?

Şüphe yok ki, indirgemeci peygamber tasavvuru da aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru da haksızlıktır, abestir. En doğrusu, Hz. Peygamberi (s.a.v) Kur’an’ın ve kendi Sünnetinin (hadis-i şeriflerin) şaşmaz kıstasıyla tanımak ve anlamaktır.

Fakat insan ve toplum çoğu zaman ideal noktada ve dengede durmuyor, bir kısmı ifrat, bir kısmı tefrit ediyor. Bu insanlık ve İslam tarihinde hep sürüp gidiyor. Fakat dengeden uzaklaşma hangi yöne doğru olursa daha tehlikeli ve zararlıdır? Aciz kanaatimize göre aşırı yüceltmeci anlayış tevhid ve iman noktasından daha tehlikeli ve zararlıdır. Zira aşırı yüceltme bazan Hıristiyanlık ve Rafızilikte olduğu gibi tevhidî bir zaaf ve şirk teşkil edebilir. Bu ise en büyük bir zulüm (Lokman, 31/13) ve affedilmeyecek bir günahtır. (Nisa, 4/6) Yaradılış programı ve gayesinin ihlalidir, Hukukullahı çiğnemektir. Nitekim “Muhammediye adıyla anılan bu fırka mensupları ‘Muhammed Aleyhisselam Allah’ın ta kendisidir’ iddiasındadırlar.” (s. 25)

İndirgeme de felaket ve helaket sebebi olmakla birlikte Resulullah’a (a.s.m) saygısızlıktır.

Ama indirgemeci anlayışlar kitapta da incelendiği gibi, çoğunlukla Nübüvveti hatta Risaleti inkar etmeyip, sadece gerekli saygı ve sevgi de kusur ediyorlar. Nübüvveti kabul edip, nübüvvetin misyonunda ve misyonun değer ve öneminde hata ediyorlar. Bu durumda bir insanın Muhammed (a.s) Allah’ın ta kendisidir yerine, o sadece bir habercidir demesi halinde ilk hüküm daha şiddetli bir zulümdür. Muhtemeldir ki, İslamoğlu’da böyle bir anlayışla indirgemeci tasavvura daha yakın duruyor.

Her ne kadar doğru bir iman ve tevhid nokta-i nazarından aşırı yüceltme daha vahimse de, konjonktürel açıdan indirgeme daha tehlikeli görünüyor.

Çünkü, günümüzde Hadis ve Sünnetsiz bir İslam anlayışı Peygambersiz bir din anlayışı, Türkçe ibadet ve Kur’aniyyun yaklaşımı planlı olarak empoze edilip din ifsad ediliyor. (s. 207, Türk İslamı) Bu bağlamda “Türk Müslümanlığı” anlayışı bir toplum mühendisliği projesi olarak egemenlerce tasvip görüyor. 20

Halbuki aşırı yüceltmeci anlayışlar planlı olarak dışarıdan değil, bir eğilim olarak içeriden neşet ediyor ve fıkıh, şeriat ve hatta modernite tarafından sürekli törpülendiğinden itidale yaklaşıyor. En azından ülkemizdeki yüceltmeci anlayış çoğunlukla şirkten uzak durduğu için, Müslümanların Peygamberine (s.a.v.) olan hüsn-ü zanlarını kırmak yerine indirgemeci projeye karşı durmak daha fazla hassasiyet gerektiriyor.

Bir başka ifadeyle, ülkemizde Resulullaha karşı duyulan sevginin indirgenmesini gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Dahası, indirgemeci yaklaşım, bir takım çevrelerin dini ve mukaddesatı yaşanılır olmaktan çıkartma gayretlerine yardımcı olmak, kişiyi, toplumu ve dini sekülerleştirme teşebbüslerine katkıda bulunmak anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak; muhabbetin şe’ni ifrattır, sevdiğini makamından fazla görmek istiyor ve öyle de görüyor. 21

Ama bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. 22

Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir, istikamet ise hadd-i vasattır. 23

Netice

Dikkat edilirse üç bölümden oluşan kitabın, indirgemeci peygamber tasavvuru ve Kur’an peygamberi bölümleri ile ilgili olarak bir eleştirimiz olmadı. Fakat peygamberin efdaliyeti bölümündeki malumatlar Hz. Peygamberi anlamaya yardımcı olmak yerine, zihin karıştırıcı bir işlev görmektedir.

Dipnotlar

1. Three Faces of Jesus (İsa’nın üç çehresi), Çev. Sibel Özbudun, Anahtar Kitaplar, İstanbul 1993.

2. Vasat ümmet için bkz. Şamil İslam Ans., İst. 1994, C. 6, s. 312.

3. Bilge Kral Ali İzzetbegoviç, “Doğu ve Batı Arasında İslam” (Nehir Yay., İstanbul 1993) adlı meşhur ve temel eserinde (s. 23 vd) bu üçlü tasnifi şema halinde onlarca konuya tatbik edip önemli sonuçlara varıyor.

4. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 354.

5. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 118.

6. Abdülkadir Badıllı, Risale-i Nur’un Kudsi Kaynakları, Envar Neşriyat, İstanbul 1992, s. 306 vd.

7. A.g.e. s. 306.

8. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, s. 153.

9. Lem’alar, s. 516 vd.

10. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 2, s. 147 vd.

11. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, C.3. s. 988 vd; İbni Kesir, Çağrı, İstanbul 1988.

12. M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 1993, s. 11 vd.

13. İslami Prensipler Ansiklopedisi, İttihad Yay., İstanbul 1994, C. 3, s. 1103 vd.

14. Lem’alar, s. 30; Sözler, s. 587.

15. Muhabbet’in mahiyet, çeşit ve sonuçları için bkz: Sözler, s. 581-593.

16. Şamil İslam Ansiklopedisi, C. 4, s. 197.

17. Sözler, s. 914 vd; 31. Söz’de Miracın sırr-ı lüzumu, Hakikat-i Mirac, Hikmet-i mirac, Miracın semerat ve faydaları çarpıcı bir surette incelenmiştir.

18. A.g.e, s. 430.

19. Kaderle ilgili olarak bkz: A.g.e., s. 425 vd.

20. “Türk Müslümanlığı” kavramı ve projesi için bkz: Köprü Dergisi, Bahar/1999, Sayı: 66.

21. Lem’alar, s. 29.

22. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Aysa Neşriyat, İstanbul 1997, s. 88.

23. Lem’alar, s. 31.

©Ömer Faruk Uysal

Mustafa İslamoğlunun Akıl almaz Çelişkileri! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
Mustafa İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” adlı kitabındaki Akıl almaz çelişkileri!

Hiç şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. En hayırlı yol ise Muhammed (s.a.v.)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılan bid’atlardır. Her bid’at sapıklıktır. [5]

İnsanların ayıplarını araştırmak dinimizde yasaktır. Fakat mesele din ve ilim olunca durum değişir. Özellikle muhaddislerin cerh ve tadil konularında hadis rivayet eden kişilerin tüm hallerini araştırdıkları ve haklarında adildir veya değildir hükmünü verdikleri erbabınca malumdur.

Bu kısa makalede yazarın bütün yanlışları değil; sadece belirgin olanları ele alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenle ele alınmayan konuların tamamına katıldığımız anlaşılmamalıdır. Özellikle de, eleştirdiğimiz bu kitapta ehli kitap ile ilgili verilen kaynakların incelenmesinden sarfı nazar edilmiştir.

——————————————————————————–

Sünnetin Tahrif Edilmesi İddiası;

Sayın İslamoğlu diyor ki:

…Allah Teâlâ’nın, Kur’an’da, Hz. Peygamber’i örnek göstermesi, bir şeyi bize garanti etmesi anlamı taşımaktadır: Örneklik müessesesinin tahrif olunmaktan korunması… Yok, eğer örnek gösterilen kaynak korunmayacaksa, örnek göstermenin pratikte geçerli bir yanı kalmamaktadır. Tahrif edilmiş bir kaynağı örnek almak hem caiz değil, hem de mümkün değildir. Allah ise kuluna imkânsız bir şeyi yapmasını emretmez. O halde tahrif edilmemiş sünnet nedir? Elbette o “ameli sünnet”tir. Hadise gelince…

İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”[6]

Burada böyle söyleyen yazar biraz sonra şöyle diyor:

“Rasûlullah’ın kesin emirle “Benden bir şey yazmayın. Benden Kur’an dışında bir şey yazan hemen onu imha etsin” buyurması, Sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatla reddedip buna izin vermemesi hep bu ümmetin kitabı tahrif ederek Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.” [7]

——————————————————————————–

Tenkid;

Şimdi yukarıdaki görüşlerden hangisini doğru kabul edeceksiniz? Bizim de katıldığımız “örneklik müessesinin tahriften korunmuş Olması”na mı? Yoksa:

“Hadise gelince… İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”a mı?

Bunun neresi çelişki demeyin? Çünkü hadisler hakkında yazarımız aynı konunun iki sayfa sonrasında, yani yukarıdaki sözlerinin arka sayfasında şöyle demektedir:

——————————————————————————–

“Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu.”[8]

Şimdi de yazarımızın tahrif konusunun sonuç bölümündeki şu ifadelerine bakın:

“İsrailoğulları’nın en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur’an’da gerçekleş-tiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan “hadis”te gerçekleştirmişlerdir” [9]

——————————————————————————–

Tenkid;

Yukarıda verdiğimiz yerlerdeki ifadelere göre örneklik müessesesi tahriften korunmuştur; o müessese “ameli sünnettir” ve onu da bize ulaştıran hadis kaynaklarıdır. Hadis kaynakları tahrif edilmiş olduğuna göre Allah, Resulünü bize nasıl örnek göstermiş oluyor? Acaba Sayın İslamoğlu ne demek istiyor veya bu yazdıklarını hiç böyle yan yana koyup düşünmüş müdür?

Acaba yazarımıza göre sünnetin tanımı nedir? Sonra bu sünnet nerden öğrenilmiştir? Bu sünneti bizlere kimler ulaştırmıştır? Ulaştıranlar tahrif yapmışlarsa bizler tahrif olanını ve olmayanını nereden ve nasıl öğreneceğiz? Böyle bir mantık sahibi birisi kalkıp da: “Efendim tabi ki Kur’ân’dan öğreneceğiz” diyemez. Öyle ya hadisi, sünneti bize getiren tahrifçilerin, bize getirdikleri Kur’ân’ın tahrif olmadığı ne malum?

Netice olarak yazarın hadisler hakkındaki bu görüşleri cevap bekleyen pek çok şüphe ve kuşku meydana getirmektedir.

——————————————————————————–

Hadisleri Kabul ya da Reddederken Hadis Usulünü Değil, O Hadisin Ele Alınan Konuya Uyup Uymamasını Esas Alması!

Mesela aşağıdaki hadise yaklaşımına bakalım:

“Kur’an’ın en büyük müfessiri olan Peygamber Fatiha’nın son ayetindeki “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yolu”nu “Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu” olarak tefsir ediyordu:”[10]

——————————————————————————–

Tenkid;

Sayın İslamoğlu böyle dedikten sonra Tirmizî, Sünen, Kitab-u Tefsiri’l-Kur’an, 1/1(2953) hadisini veriyor; dipnotta da Tirmizî’nin bu hadis hakkında hasen-garip dediğini ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen şeklini (4/378-379) veriyor. Sonra “Hadisin Kritiği” başlığı altında şöyle diyor:

“Tirmizî bu hadise “hasen–garip”tir der. Garip olmasına gösterdiği gerekçe ise ravileri arasında bulunan Semmak b. Harb’tir. Ravilerin hayatını anlatan kitaplar bu zatın ömrünün sonunda bunadığını kaydeder. Bu hadisin başka bir silsileyle gelmesi hadise getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarmaktadır. Bu silsileyi delil gösteren İbn Hibban hadise “sahih hadistir” hükmünü koymuştur.”[11]

Tüm bu anlattıklarından sonra da yazarımız şunu ekliyor:

“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.”[12]

Gerçi Tirmizî’nin “hasen-garip” demekle neyi kastettiği açık değildir. Ancak garip lafzını kullanması hakkında senet yönünden olabileceği gibi, metin yönünden de garip olabilir, denilmiştir. Garip ise, ravilerden birisinin o hadiste tek kalmasıdır.[13]

Sayın İslamoğlu, Tirmizî’nin rivayet ettiği bu Adiy b. Hatem hadisini incelerken kullandığı metodu -ki bizim de benimsediğimiz bir metottur- diğer hadislere yaklaşırken kullanmaması açık bir çelişkidir. Yani yazarımızın, ilerleyen bölümlerde de görüleceği gibi, bir hadisi kabul veya reddederken ölçü aldığı kıstas net olarak görülmüyor. Hani insanın aklına şu gelmiyor değil: İşime gelirse sahih, gelmezse sahih değildir ya da işlediğim konuyu destekliyorsa sahih, değilse gayri sahih.

“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.” diyen Sayın İslamoğlu’na şimdilik “Ya siz?” demekle yetinelim.

Yukarıdaki ifadelere ve hadisin tahricine yönelik gayretlere bakınca gerçekten ilmi bir yol benimsendiğini söyleyebileceğimiz bu tavır ve yazarımızın ele aldığı kitabın konusuyla ilgili olan bu hadis hakkında yapılan eleştirileri reddederken sarf ettiği ifadeler, diğer hadislere yaklaşırken aynen kendisine yöneltilebilir. İşte bu hissi yaklaşımlara örnekler:

——————————————————————————–

“Bir kere bu bölümde geçen Ceyhan, Fırat ve Dicle ırmakları Aden (Yemen)’den değil Anadolu’dan çıkmaktadır. İkincisi, Yemen’den çıkan bir ırmak nasıl Kızıldeniz’i geçip de Habeşistan (Kuşili)’ı baştan başa dolaşır? İslam hadis külliyatına Tevrat’ın bu bölümünden alındığı belli olan Yahudi kültürüne ait bir “hadis” de girmiştir.”[14]

——————————————————————————–

Tenkid;

Sayın İslamoğlu yukarıdaki açıklamayı yapmış ve hadislerin ne olduğunu vermeden kaynak olarak Müslim, Cennet 26; Ahmed b. Hanbel, 2/261, 289 numaralı hadisleri göstermiştir. Tabi bu kaynaklara kaç kişi bakabilir bilinmez. Yukarıdaki ifadelerinde okuyucuları yanıltma var. Zira okur, Sayın İslamoğlu’nun ifadelerini okuyunca, kaynak olarak verdiği yerlerde gerçekten böyle ifadeler olduğunu sanacaktır. Öyle ya, her okur ne bilsin kaynak olarak verilen hadislerin metinlerinin şöyle olduğunu:

“Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil her birisi cennet nehirlerindendir.”[15]; “Fırat altından bir dağı ortaya çıkaracaktır. Bunun (altın) için insanlar savaşacaklar da her on kişinin dokuzu öldürülecektir.”[16] “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat her biri cennet ırmaklarındandır.”[17]

Şimdi İslamoğlunun söyledikleriyle kaynak verdiği hadislerin ne alakası var? Bilemiyorum bunu ne amaçla yapıyor? Bu hadisin Yahudi kültürüne ait olup Tevrat’tan alındığı nereden, nasıl belli oluyor? Bu bakış açısı, hadisi anlamak yerine hadisi reddetmek ve hadis kaynaklarına karşı güveni sarsmak olmuyor mu?

Kaldı ki Buhari, Savm 52’ye atfen verdiği hadiste,[18] Aşure orucunu Nebi (s.a.v.)’in Yahudilerden aldığı geçmektedir. Hal böyleyken ve Müslim’deki hadisin onlardan alındığı hiç de belli değilken, neden bu ifadeyi kullanıyor? “Yahudi kültüründen alındığı belli” türünden ifadeler ne anlama geliyor? Bu türden farklı bakışlar hadislere yaklaşımında bir çelişki içerisinde olduğunu göstermiyor mu?

——————————————————————————–
“….ibareleri benzer bir şekliyle, Rasûlullah’ın Tevrat’taki vasıfları olarak İslam kaynaklarında da geçmektedir.”[19]

Bunlara da –yukarıda söylediğine göre- Yahudi kültüründen girmiş denemez mi? Kaldı ki biz Yahudilerden gelen her haberin yalan olduğu görüşünü de benimsemiyoruz. Tıpkı yazarımızın aşağıdaki hadisi delil göstererek dediği gibi:

“İsrailoğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda bir sakınca yoktur” [20]

Yine yazarımızın söylediği gibi:

“Ne ki elbette Tevrat’ın tümü tahrif edilmemiştir…”[21]

Başka bir yerde de yazarımız aynen şöyle der:

“Hz. Peygamber hiçbir taassuba kapılmadan onlara yaklaşır, doğrularını tasdik etmekten kaçınmazdı. Hz. Aişe’nin başından geçen şu olay hayli manidardır” (Yazar burada, yer almasın diye metnini vermediğim, Aişe annemizin bakışını ve efendimizin sözlerini verir.) [22]

——————————————————————————–

Tenkid;

Buna da Yahudilerden alınmıştır denilemez mi? Demek ki Yahudilerden alınan her şey yanlıştır, denemez. Öyleyse Müslim, cennet, 26 hadisi de Yahudilerin dediği gibi değil; belki onların tahrif ederek verdikleri olayı tashih ederek veriyor, dememiz gerekiyor. Sayın İslamoğlu bunu coğrafi duruma aykırılıkla da reddedemez. O halde bu hadis kaynaklarına bu kadar rahat, hiçbir kıstas olmadan nasıl eleştiri getiriyor ve bunların güvenirliklerini nasıl töhmet altında bırakıyor?

Bunu hangi ölçüyle yapıyor? Kendi ifadeleriyle, hadisleri anlamak yerine hissi yaklaşım sergilemiyor mu? Yazarın hadislere yaklaşırken sergilediği çelişki, yukarıda verdiğim birkaç örnekle sınırlı değildir. İşte aşağıdaki konu bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.

——————————————————————————–

Muteber Hadis Kaynaklarına Bakışı;

Sayın İslamoğlu “Musa ümmetinin Tevrat’ı tahrifi” başlığı altında Tevrat’ın beş şekilde tahrif edildiğini beşincisinin de uydurma yoluyla olduğunu belirterek şöyle der:

“Yahudilere kendilerine hükmü açıkça beyan edilen Tevrat” gönderildi, Allah’ın kitabıyla yetinmeyip gereksiz birçok soru sordular. Sorularının cevaplarını Tevrat’ta bulamayınca uydurmaya başladılar. Nitekim bunun sonucu “Mişna: Söz” ve “Gemara: Pratik” denilen rivayetler çıktı. Aynı tip tahrifi Müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas etiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüştü ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam’a karşı birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.”[23]

——————————————————————————–

Tenkid;

Sayın İslamoğlu hadis uydurmacılığından hareketle en güvenilir hadis kaynaklarının bile yalan yanlış uydurmalarla doldurulmuş olduğu sonucuna varmaktadır. Öyleyse en güvenilir kitapları da reddetmemiz gerekmektedir. Sonra Sayın İslamoğlu kaynaklar hakkında bu dediklerine kendisi inanıyorsa şu ifadelerini nasıl açıklarlar acaba:

“Asr-ı saadetteki Müslüman-Yahudi münasebetlerini mümkün olduğunca muteber kaynaklara dayanarak vermeye çalıştık.” “Şimdi, tüm muteber hadis kaynaklarını tarayarak binlerce hadis arasından seçtiğimiz…”[24]

Şayet Sayın İslamoğlu bu kaynakların yalan rivayetlerle dolu olduğu sözüne kendisi inanıyorsa, yalan rivayetlerle dolu kaynakları bu ümmete nasıl muteber kaynaklar diye sunabiliyor?

Sayın İslamoğlu’ndan en güvenilir kaynaklarda Kur’an’ın tahrif olduğu sonucunu doğuracak hadislerin listesini vermesini, Garanik türü rivayetleri de göstermesini istiyoruz. Aksi takdirde Sayın İslamoğlu’nun bir iftiracı ya da Yahudi mezhebi olan “saduki” mantığından bir “temayül” içerisinde olduğunu söyleyerek kitabındaki tezine bir delil de biz eklemiş olacağız.

——————————————————————————–

Bir tutarsızlık örneği daha:

“Ne gariptir ki tüm rivayetler vahyin Hz. Peygamber zamanında yazdırıldığı konusunda ittifak etmesine rağmen, Kur’an’ın cem edilmesi esnasında bu ana malzemenin ne olduğu konusunda hiçbir bilgi vermemektedir. Bunun yerine birçok asıllı ve asılsız rivayetler zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten kaçınmamışlardır.”[25]

Pes doğrusu denir de, ben “pes yanlışı” diyeceğim. Çünkü bu satırlarınızın hemen gerisinde yani karşı sayfasındaki şu satırlar size ait değil mi? Orda şöyle diyen siz değil misiniz?:

“İnen her ayet zaman geçirilmeden vahiy katipleri tarafından kayda geçiriliyordu. Bu iş için deri parçaları, yassı tabletler, ağaç kabukları, hurma dalları ve kürek kemikleri gibi o dönemde yazıya elverişli malzemeler kullanılıyordu. Kur’an’ın vahiy katiplerince yazılımı gerçeği, bize kadar ulaşmış bir çok sahih rivayet tarafından da tasdik ediliyordu. Bu durum Kur’an’ı kendisinden önceki ilahi kitaplardan ayıran bir özellikti.”[26]

——————————————————————————–

Tenkid;

Yazarımızın hangi ifadelerini doğru, hangilerini yanlış kabul edeceğiz? Burası galiba okuyucuya bırakılıyor olsa gerek (!).[27]

Dipnot;

[5] Müslim, Cuma, 43, 867, İbn Mace, Mukaddime, 42, 45, 46.

[6] Yahudileşme Temayülü, 172- 206

[7] Yahudileşme Temayülü, 173- 208

[8] Yahudileşme Temayülü, 174- 209

[9] Yahudileşme Temayülü, 210- 253

[10] Yahudileşme Temayülü, 29 – 36

[11] Yahudileşme Temayülü, 31- 38

[12] Yahudileşme Temayülü, 31- 38

[13] Bk: “Hadis Istılahlarının Doğuşu ve Gelişimi” Dr. Ahmet Yücel, İFAV, 1996, İstanbul, s.181; Ayrıca bk. Prof. Dr. Talat Koçyiğit, “Hadis ıstılahları”, s.130, 131.

[14] Yahudileşme Temayülü, 110, 111-133.

[15] Müslim, Cennet, 26.

[16] Ahmed b. Hanbel, 2/261.

[17] Ahmed b. Hanbel, 2/268.

[18] Yahudileşme Temayülü, 117- 137.

[19] Yahudileşme Temayülü, 101- 122 .

[20] Yahudileşme Temayülü, 35 – 43, Bk. “Fethu’l-Barî”, 6/575-576.

[21] Yahudileşme Temayülü, 74- 88

[22] Yahudileşme Temayülü, 118- 140. hadis, Buhârî, Da’vat 37,

[23] Yahudileşme Temayülü, 156- 185

[24] Yahudileşme Temayülü,12, 51 – 12, 61

[25] Yahudileşme Temayülü, 156, 158 – 187

[26] Yahudileşme Temayülü, 156- 186

[27] Vahyin cem edilmesi esnasındaki ana malzemeler için bk: Buhari, Ahkam, Bab, 37, Ahmed b. Hanbel, 5/185, Hadis no: 21663
<!–[endif]–>

©Âlim YÜCER – İnkişaf – İktibastır.

Mustafa İslamoğlunun Hezeyanları! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
Cennet cehennem yok olacaktır” görüşü benim görüşüm değildir. Bir Kur’an talebesi olarak Kur’an’daki “huld” ves “ebed” kelimelerini tahlil ettim. Cennet ve Cehennemin ebediliğinin nasıl anlaşıldığını sahabenin olayı nasıl yorumladığını söyledim.
Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Abdullah b. Mes’ud başta olmak üzere birçok güzide sahabinin bu konudaki günümüz yaygın kanaatinin aksine olan görüşlerini serdettim. Cehennemin sonsuz olmadığını söylediklerini naklettim.

Buna da İbn kayyım el-Cevziyyenin yazdığı Hadi’l-Ervah İla Biladi’l-Efrah adlı eserini kaynak gösterdim. Bu eser arapça olarak piyasada var. Her yerde satılıyor. Bakmak isteyen açıp bakar. İbn Kayyım’ın ilmi yetkinliğinin derecesini siz bilmezseniz bilen birine sorabilirsiniz. “

Bir sonraki derste kendi görüşümü naklettim. O da şuydu: “CENNET VE CEHENNEMİN ZAMANI GAYBİ BİR KONUDUR. BU KONUDA KONUŞMAK ĞAYBI TAŞLAMAKTIR. BUNU ALLAH BİLİR. BİZE DÜŞEN CEHENNEMDEN SAKINMAK CENNETİ HAK ETMEKTİR” M.İslamoğlunun sözleri burada bitti. Tenkit;

Ehl-i Sünnet, Cennet ve cehennemin ebediliği hususunda görüş birliği içindedir. Sadece İbn Teymiyye ve İbnu’l-Kayyım’da bu noktada İcma’a muhalif bir tavır görüyoruz.

“İbnu´l-Vezîr” diye bilinen, el-Avâsım sahibi Muhammed b. İbrahim el-Yemânî, Sübülü´s-Selâm sahibi Muhammed b. İsmail es-San´ânî ve Zâhid el-Kevserî, kâfir ve müşrikler için Cehennem hayatının sonsuz olmadığı görüşünü İbn Teymiyye ve İbnu´l-Kayyım´a nisbet etmiştir.[1]

İbn Hazm, üzerinde icma bulunan meseleleri zikretmek maksadıyla kaleme aldığı Merâtibu´l-İcmâ´da “beka-i nar” meselesini de zikretmiş ve şöyle demiştir:

“Cehennem´in hak olduğunda, buranın ebedî bir azap yurdu olduğunda, kendisinin de içindekilerin de sonsuz ve ebedî olarak devam edip, fena bulmayacağında ittifak etmişlerdir?” [2]

M. İslamoğlu, Kur’an-da onlarca apaçık Ayet varken, Alimlerin İcmaı varken, Cennet ve Cehennemin ebediliğini nasıl olurda gaybı bir mesele olarak ele alır? İşte asıl felaket budur!

Ayrıca, Bazı büyük Sahabelerin Fena-i Nar (Cehennemin sonsuz olmadığını söyledikleri) ilgili görüşleri, O büyük Sahabelere atılmış korkunç bir iftiradır! Bu iftiranın sahibi kimlerse Allah Onları kahretsin!
Vede İslamoğlu, Fena-i nar hususunda, İbn Teymiyye ve Kayyım’ın Küfür olan “batıl” görüşlerini nakledip, bunları karşı görüş gibi göstermesi, gerçekte onların suçuna ve günahına ortak olmasıdır!

Hakkı bilip gizlemek ne kötüdür!

Bu Hususta, Allah’ın (C.C) Yüce Resulü (Sav) şöyle buyurur;

“Bid’atlar veya fitneler ortaya çıkıp, Ashabıma dil uzatıldığı zaman, Âlim(ler)de ilim(ler)ini açığa çıkarsın(lar)(halkı aydınlatsınlar). Bunu yapmayana Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerine olsun. Allah bunlardan ne farzları ne de sünnetleri kabul eder.” (3)

Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, Kur’an, Sünnet ve İcma ile sabit zarurat-ı diniyyedendir. Konuyla ilgili ayet ve hadisler burada zikredilemeyecek kadar fazladır. Ümmet seleften halefe bu itikat üzere icma ede gelmiştir. İbn Hazm, “Merâtibu’l-İcma”da cennet ve cehennemin ebedî olduğu konusunda icma edildiğini ve bu icmaa muhalefet edenlerin küfründe icma bulunduğunu söyler. (4)

İşte Kur’andan Bazı Ayetler;

“… İşte onlar Rablerine karşı inkara sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin arkadaşları olanlardır”. (Rad Suresi, 5)

2-BAKARA 162- “Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.”

3-AL-İ İMRAN 116- “O inkâr edenler (var ya), onların ne malları, ne de evlatları, onlara Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamayacaktır. Onlar, ateş halkıdır; orada ebedi kalacaklardır.”

9-TEVBE 17- “Müşrikler kendi inkârlarına kendileri şahit olup dururlarken Allah’ın mescidlerini imar etmeleri mümkün değildir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir. Ve onlar ateş içinde ebedi olarak kalacaklardır.”

9-TEVBE 63- “Bilmiyorlar mı ki, kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, ona muhakkak ki içinde ebedi kalınacak cehennem ateşi vardır. İşte rüsvaylığın büyüğü de budur.”

10-YUNUS 52- “Sonra o zulüm yapanlara “Tadın bakalım şu ebedi azabı!” denilecek. Vaktiyle kazandığınızdan başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”

43-ZUHRUF 74- “Şüphesiz ki suçlular, cehennem azabında ebedi olarak kalacaklardır.”

Dipnot;

1- Te´nîbu´l-Hatîb, 147; Makâlât, 450

2- İbn Hazm, Merâtibu´l-İcmâ´, 268

3- Hatip, el-Câmi’. İbn el-Asakir

4- Dr. Ebubekir Sifil, Milli Gazete, 24 Temmuz 2004

Mustafa İslamoğlu’nun Kuran Mealindeki Vahim Hataları! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
Çoğu Kişinin Büyük Âlim bilip (!) peşinden koştuğu Mustafa İslamoğlu, Hazırlamış olduğu Kur’an Mealinde, Arap dili belağat ve gramerini bilmediğini ortaya koymuştur!

İslamoğlunun Mealinde 3000’e yakın, linguistik (Dil Bilimi) ve gramatik yanlışı vardır!

1) M. İslamoğlu, eski kadim tefsirlerin “ takdir ” metodunu eleştiriyor. Kelimelerin takdiri gerekseydi, Allah onları lâfzen ifade ederdi, diyor. Böyle bir eleştiri ve yaklaşım, Arap dilini ve dünya edebiyatlarını bilmemektir. Çünkü sözün akıcılığı, vurgusu ve güzelliği için bu kural, bütün dünya edebiyatlarında, özellikle îcaz ve i’caza dayanan Arap dilinde makbul ve müstahsen bir yöntemdir.

Evet Kur’an Arap Dili ve Edebiyatı çerçevesinde inmiş, ilahi bir manadır. Yoksa cümleleri bağlamından koparıp, sloganlaştırmak için değildir.

Bununla beraber, M. İslamoğlu, 19. ayette “ Allah onların nurunu gideriverir ” âyetinde “ Allah onların ( göz ) nurunu giderir ” diye takdir yapmıştır. İşin ilginç yönü, bu takdirin yanlış olmasıdır. Ayetin doğru meali şöyledir: “ Münafıkların reisi, kendilerini aydınlatmak için bir ateş yakar. Ateş onun etrafını aydınlatır aydınlatmaz Allah anında münafıkların aydınlığını giderir; onları içinde asla bir şey görmeyecekleri karanlıklar içinde bırakır. ”

2) “ Takva ” vikaye ( korunma ) kökünden gelen mübalağa mastarıdır. Tek başına gelirse insanın kendisini ( kalbini, ruhunu ) günahlardan, kötülüklerden koruması demektir. Allah kelimesi ile kullanıldığında “ kendinizi Allah’ın azabından koruyun ” şeklinde muzaf takdir edilerek mana verilir. Çünkü Allah’ın kendisinden korunmanın bir manası olmaz. İslamoğlu Efendi, 3/80 –81’de ve 23/51–53’te bu kuralı kullanarak doğru meal vermiştir.

Burada ise, “ İttekullah ” gibi terkipleri “ Allah’a saygı duyun ” diye çeviriyor. Muhammed Esed’den ve İzutsu’dan esinlenerek… Halbuki onlar da bu takdir kaidesini atladıkları için; ve bazı yanlış çevirilerin “ Allah’tan korkun ” diye çevirmelerinden yanlış yola girmişlerdir. Haliyle Batılıların işte bakın “ İslam korku dinidir ” olan propagandalarından çekindikleri için… Hülasa saygı manasına gelen takva kelimesi değildir. “ Haşyet ” kelimesidir. Halbuki 2/23. âyette “ itteku naren ” ateşten sakının, diye doğru çevirmiştir.

3) 2/2. ayette geçen “ lareybe fih ” deyimi bir yüklem iken, sıfat olarak çevrilmiştir. Meal içinde gramere bağlı kalmadan, yuvarlatma tarzında bu gibi yüzlerce cümle var. Bu da Kur’an’daki mucizevî yapıya uygun değildir. Ve “ Gerekçeli Meal ” ismine de uygun değildir.

4) 2/3. âyeti “ O muttakiler ki… ” diye çevirmesi gerekirken “ O hidayete erenler ki; ” çevirmiş. Bu da hem âyetin gramerine, hem de manasına aykırıdır. Çünkü bu iki cümlede demek istenilen mana şudur:

“ Muttakiler gabya iman etmek, namazı doğru kılmak, infak etmek, yeni ve eski bütün vahiylere inanmakla, kendilerini korumuş olurlar. ”

Ayrıca İslamoğlu, “ takva hidayetin sebebidir ” diyor. Tam tersine âyet diyor ki, “ Bu Kur’an hidayettir (yol gösterir). ” Bunun sonucu olarak insanlar şu gibi güzel ameller yapmakla kendilerini korumuş olurlar.

5) 2. âyette “ ilahi ” kelimesini takdir etmek “ la reybe ” yüklemini sıfat yapmak birkaç yönden yanlıştır.

a) Çünkü muhatap bu kitabın ilahiliğini bilse zaten kuşku duymayacak.

b) Takdirsiz ve gramere uygun olarak âyetin meal ve manası şudur: “ Bu bir kitaptır. ( Bilgi ve yasalardır ). Onda kuşkuya asla yer yoktur. Çünkü, özünü koruyan binlerle muttakiye yol göstermiştir.” Yani eğer Kur’an’da bir çürüklük olsaydı bu kadar güzel meyveler vermezdi. “ Çünkü şüpheli ağaçlar ürün ve meyvelerinden tanınırlar. ”

c) İslamoğlu, madem takdir kuralına karşıdır, “ belağata aykırı olarak ” yüzlerce kelimeyi neden âyetlerin içine serpiştirmiştir.

d) İslamoğlu “ Burada kuşku Allah’a ” yöneliktir, diyor. Hâlbuki o günkü Medine’de bulunan insanlar Allah’a inanıyorlardı. Demek bu iddianın tarihi bir dayanağı yoktur.

6) İslamoğlu 3. Notta dediği gibi; eğer fıtri olan takva duygusu hidayete götürüyorsa, o zaman Kur’an’ın hidayet ve rehberliğine ne ihtiyaç kalır, gibi paradokslar ortaya çıkar.

7) İslamoğlu “ Gayb ” terimini idraki aşan gerçekler, diye çevirmiştir. Hâlbuki burada, ruhani, uhrevi, metafizik gerçekler kastediliyor. Ve dinde insanın akıl ve idrakini aşan konular yoktur.

8) 2/6. ayette “ iman etmezler ” deyimi, “ iman etmeyecekler ” olarak çevirirse daha isabetli olur. Çünkü “ la ” gelecek olumsuzluk edatıdır.

9) 2/8. âyette “ Onlar kesinlikle inanacak özellikte değiller. ” mealindeki cümleyi “ Onlar müminlerle değiller ” diye çevirmek ve “ ba ” harfine maiyet manasını vermek, belağat ve grameri hiç bilmemek gibi bir şeydir.

Nitekim ayetle ilgili notun sonunda, doğru tefsir yapmıştır. Bu da bir yanlış ve bir doğrunun birbiriyle çelişmesidir.

10) 9. âyetin meali şöyledir: “ Münafıklar Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışıyorlar. Fakat gerçekte ancak kendilerini aldatıyorlar. Ve kendi kuyularını kazdıklarının bilincinde değiller. ”

Burada İslamoğlu âyetin akıcılığına aykırı iki yanlış yapmıştır.

a) “ Allah’ın onların bu hilelerini ifşa edeceğinden farkında bile değiller ” diye çevirmiştir.

b) “ Onlar farkında olmadan bu hileleri yapıyorlar ” gibi bir manayı hiç kimse vermemiş ki İslamoğlu böyle bir bahis açıyor, 5. Notta…

11) 12. ayetin doğru meali şöyle olmalı:

“ İyi bilinsin ki, onlar bozguncuların ta kendisidir. O kadar çok bozulmuşlar ki, bunun farkında bile olamayacaklar. ”

12) 13. âyette “ Sefihler ” kelimesi aklı hafif, az akıllı manasındadır. “ ahmaklar ” diye çevrilmesi tam isabetli değildir.

“ …gibi mi, inanıyoruz? ” şeklindeki meal ayetin ifadesine ve maksadına aykırıdır. Gerekçesi de yoktur. Münafıkların demek istediği şudur: “ Biz nasıl bu budalalar gibi inanalım? Biz zaten müminiz ” deyip Sahabelere taş atmaktır. Burada hata: “ fi’il–i muzarinin başına soru edatı gelince, geniş zaman manasını bırakıp sadece gelecek zaman manasına geldiğini bilmemektir. ”

13) 7. âyette “ Ve ” edatını “ İşte ” diye çevirmek; cümlede hasır edatı olmadığı halde, hasır (tekellik) manasını vermek; 13. âyette ilim kelimesini şuur ( farkındalık ) manasına çevirmek; 14. ayette inşa kipi olan “ Biz inanıyoruz ” kelimesini “ Biz inandık ” diye çevirmek;

Sh. 9’da “ Ela ” edatını Sahabeleri içine alacak şekilde “ muhatabın uyuyan ve uyuşan bilincini gösterir ” demek yanlıştır.

Çünkü burada uyarı edatının amacı, münafıkların pisliğini ve şeytanlıklarını dile getirmektir.

14) Sh. 9’da “ münafıkların şeytanları ” “ onların reisleri olabilir ”, demek eksik olur. Çünkü kesin mana zaten odur.

15) 14. âyette “ Biz onlarla sadece alay ediyorduk ” şeklinde geçmiş zaman kipi ile meal yanlıştır.

Çünkü, cümle–i ismiyedir. Ve geniş zaman ifade eder. İstihza gibi düşük seviyeli işlerin münafıkların her zaman temel karakteri olduğuna işarettir.

16. âyette “ Onlar doğru yolda olan kimseler değiller. ” şeklinde meal anlamsızdır. Doğrusu şöyle olmalı:

“ Münafıklar kârlı çıkarız, diye hidayete karşı sapıklığı satın aldılar. Ticaretleri kâr etmediği gibi, çıkış yolunu da bulamadılar. ” ( Hidayet yol bulma manasına gelir. )

16) Sh. 9’da 12. Notun bir anlamı yok. Çünkü, bu gibi benzetmeler ( ticari terminoloji ), zaten Arap dilinin doğal yapısıdır. Kur’an sadece bu gibi deyimleri daha beliğ bir şekilde kullanmıştır. Çünkü Kur’an’ın ilk muhataplarının çoğu tüccar idi.

Ayrıca Kur’an için “ dini olan ve dini olmayan alan ” gibi bir ayrım da söz konusu değildir.

Ticaret ve ticaret terminolojisi 7000 yıldır var. Dolayısıyla “ Bunu bu asrın idrakine söylemenin” manasını anlayamadım.

17) 17. âyetteki “naren” kelimesini “ meşale ” diye çevirmek de yanlıştır. Çünkü âyet, münafıkları “ çölde karanlıklar içinde kalıp etrafını aydınlatmak isteyen, bunun için ateş yakan şaşkınlara benzetiyor. ”

Ayrıca ateş, onların nifak ateşine de bakar. Dolayısıyla meşale, diye çevirmek yanlıştır.

18) “ Onlar ( hakikate ) dönemezler ” diye çevirmek de yanlıştır. Çünkü âyet, “ onların çıkış yollarını bulabilecek, geri dönecek imkânlarının da kalmadığını ” söylüyor.

Sh. 10’da 2. Nottaki bilgi yanlıştır. Âyetle alakası yoktur. Yani münafıkların tutuşturmak istediği ateş ( vahiy ve Kur’an ) değildir. Onların Kur’an’a karşı üretmek istediği yanlış fitne ve çareler ateşidir.

19) 23. ayette iki cümle yanlış çevrilmiştir. Doğrusu şöyledir:

“ Eğer bu şüpheniz, bir gerçeğe dayalı ise; Kur’an’ın bir suresinin benzerini getiriniz. Ve Allah’ın dışında şuheda ( merci, güvenli destek ve şahitler olarak kabul ettiğiniz ) güçleri de yardıma çağırın!. ”

* Âyette “ sıdk ” doğruya, gerçeğe dayanmak demektir. Sadık kişiye de bu ismin verilmesi yalana dayanmayıp, konuşmalarının gerçeğe uymasından dolayıdır.

* Şuhedayı da “ Allah dışındaki tanıdıklar ” olarak çevirmek gevşek ve mantıksız bir tercüme olur.

20) Sh. 11’de 5. Nottaki hadis yanlış çevrilmiştir. ( Aslına bakılsın! )

8. Nottaki endad’ı “ rakipler ” olarak; “ tec’alu ” kelimesini de tasarlamak olarak çevirmek de yanlıştır. Çünkü “ endad ” ( Allah gibi tapılan ve kabul edilen ) putlar demektir. Müfredatın deyimine göre “ nidd ” Kur’an’da benzerlik manasına binaen kullanılmıştır. Allah’ın benzeri olmayacağına göre, burada benzerlik tapma yönü demek olur. Ki, Kur’an’da geçen bütün yerlerde bu tapma manası var. Zaten âyetin başı “ ibadet edin ” diye gelmiştir. Evet, Allah’ın düşmanı olur. Ama Allah’ın rakibi olmaz.

“ Ca’l ” ise edinmek, yani put edinmek demektir. Tasarlama diye çevrilse, bu manayı vermez.

21) 25. âyette “ iman eden ve iman özelliğiyle tanınanlar ” manasındaki bir edebi deyimi ( ki, bu “ellezine ” edatının tam ifadesidir ) “ imana ulaşanlar ” diye çevirmek; “ imana ulaşıp da inanmayan nice kimseler var” olabileceğinden dolayı gevşek ve yetersiz bir çeviri olur.

22) Sh. 12’deki “ Amel–i Salih ” ile ilgili bilgiler bütünüyle yanlıştır. Çünkü:

Kur’an bu deyimi mutlak bırakmıştır. Ki, dine uygun yararlı bütün işleri kapsasın. Dolayısıyla Kur’an’ın her yerinde bütün yararlı işleri içerir. Ayrıca; Kur’an, nûzûl sürecine göre hiçbir ifadeyi ve temel kavramı değişik kullanmamıştır. Kur’an terminolojisinde evrimsel bir boyut yok. Yani, amel–i salih, ( yararlı işler ) küfür, günah, ifsad gibi ne kadar kötü eylem varsa onlara karşı olan eylemlerdir. Dolayısıyla ilimcilik oynayıp bu kelimeyi değişik nüanslara ayırmak ilmi olmaz.

Maalesef İslamoğlu, bu gibi zannî bilgileri mealin içine çokça idhal etmiştir. Mesela “ yararlı işleri ” ( imanla uyumlu iyilikler ) diye çevirmenin mantığını anlamış değilim.

Bu âyette “ her seferinde birbirine benzer fakat değişik olarak o rızık onlara sunulur ” mealindeki cümleyi “ Oysaki bu, o nimetlerin çağrıştırdığı belli belirsiz bir benzerlik ” şeklinde çevirip, Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle anlamsız bir anlam vermek, cümlenin öznesini ve yüklemini göstermemek, acaba hangi gerçeğe dayanıyor, diye sormak gerekir…

23) 26. âyette “ haya etmeyi ” kaçınmak diye çevirmek yanlıştır. “ İman edenler, bu gibi misal vermenin hak olduğunu, kendilerini terbiye eden Rablerinin rububiyeti gereği olduğunu bilirler ” mealindeki evrensel bir bilgiyi “ iman edenler bilirler ki gerçek, Rableri katındandır ” diye, gramere ( zamiri atlayıp iki yüklemli cümleyi bir yükleme indirgemek şeklinde ) aykırı olarak âyeti manasız bir slogan yapmak, bence Müslümanlara büyük bir hakarettir.

“ Men yeşau ” tabiri Kur’anî bir kalıptır. Genellikle “ Allah istediğini saptırır, istediğini de hidayete erdirir ” şeklinde çevrilir. Fakat bu deyimin geçtiği yerlerde veya bir önce veya bir sonraki âyetlerde “ İnsanlar fısk veya doğru tercihte bulunduktan sonra, Allah, düzenli ve yasal meşietiyle onları ya saptırır veya hidayete erdirir ” bu âyette “ Allah fasıklardan ( yasal yaşamayanlardan ) başkasını saptırmaz, ” cümlesinde olduğu gibi, bir gerekçeye değinir. Bu gerekçeye dayanarak yasal ve haklı olarak ilahi meşiet vurgulanır. Bu yasal işler için determinizm olmasın, diye meşiet kelimesi seçiliyor.

Demek Kur’an’ın bütünlüğünü görmeyenler, meşiet ( yeşau ) kelimesinin “ yasal ilahi icraat ” manasına geldiğini bilmeyenler, ukalalık yapıp burada özneyi “ Allah’tan ” kişiye veriyorlar. Veya Mustafa İslamoğlu gibi bu fiil, çift öznelidir, diye bir çıkış arıyorlar. Halbuki bir fiilin çift özneli olması, 2×2’nin 6 etmesi gibi bir saçmalık olur.

Ayrıca burada öznenin kesin olarak Allah’a raci olduğunu gösteren 20’den fazla âyet vardır. Fihristten “ yeşau ” maddesine bakınız.

24) 28. âyette “ cansızken ” sıfatını; “ öldüren ”, “ dirilten ” fiillerini yanlış çevirmiştir. Fiiller gelecek zaman kipleridir, geçmiş zaman olarak çevrilmemeli! Son cümleyi de “ sonra Ona döneceksiniz ” diye çevirmek, hem gramere, hem üsluba daha uygun olur.

25) 29. âyetin meali ve ilgili notu çok güzeldir. Fakat “ Ve ” edatını “ nihayet ” diye çevirmek yanlıştır. Burada atıf illet manası içindir. Yani:

“ Allah yeri göğü her şeyi sizin için yaratmıştır. ( Bu yaratma ona zor gelmez. ) Çünkü O her şeyi bilendir. ” ( Yani bilgi, işi kolaylaştırır. )

26) 30. âyette “ bozgunculuk çıkaracak, kan dökecek ” gelecek zaman kipi iken fiilleri, “ fesad çıkaran, kan döken ” diye geçmiş zaman fiilleri olarak çevirmek yanlıştır.

İslamoğlu bu âyetle ilgili 2. Notta Rağıptan “ melek ” kelimesinin “ milak ” kelimesinden türediğini naklediyor. Halbuki Rağıpta böyle bir ifade yok. Ayrıca İslamoğlu, Rağıptan “ Her meleğin melaike olduğunu, fakat her melaikenin melek olmadığını ” özetle naklediyor. Haliyle Rağıptaki diğer ifadeler olmayınca bu cümle bir bilmece gibi kalıyor. Rağıbın izahına göre manası şudur:

“ Melek bir şeyi yönetmekle görevli olan ruhani varlıktır. Dolayısıyla her melek melaikedir. Fakat melaike daha çok ibadet ve zikir ve tesbih yapan ruhani varlıklar demektir. Onların maddi âlemden bir şeyleri yönetmesi gerekmez. Dolayısıyla her melaike melek değildir. ”

İslamoğlunun, temel kaynaklardan yaptığı alıntılarının çoğu kısa ve anlaşılmayacak niteliktedir. Mesela: Taha 15. âyetin notunda “ uhfiha ” kelimesinin zıt manalı olabileceğini söylüyor. Ve yanlış telaffuz ile okuyor; “ Ehfiyeha ” diye yazmıştır.

Halbuki zıt manalı deyince “ nerede ise ben kıyameti gizleyeceğim ” mealindeki âyeti “ nerede ise kıyameti gerçekleştirip açıklayacağım… ” şeklinde meal vermeliydi. Zaten doğru mana da bu ikincisidir. Çünkü kıyamet zaten gizlidir. İslamoğlu bu âyetteki “ ekâdu ” fiili için nakıs değil de “ tam ” olduğunu söylüyor. Halbuki bu gibi nakıs fiiller, haber aldıktan sonra “ tam ” fiil olma ihtimalleri kalmaz. Ki burada “ ekâdu uhfiha ” şeklinde haber almıştır.

27) 3. Nottaki “ Halife ” meful olarak bir başkasına vekâlet veren, deyimi manasızdır. Doğrusu “ başka birinin yerine halife yapılan ” olmalı. ( Müncide bakın. )

28) İslamoğlunun “ Âdem ” ile bütün insanlık kast edilmiş, diye izahı çok isabetlidir. Fakat bu bilgi yanında üç şeyi eksik bırakmıştır.

A) Halife ( Allah’ın yeryüzündeki vekili ) eril bir kelimedir. M. İkbal, Ali Şeriatı, Bediüzzaman gibi düşünürler, burada Âdem insanlığın, ruhani, ilmi, kültürel yönünü temsil eder. Ve ancak insan tür olarak Allah’ın yeryüzündeki icraatını yerine getiren bir halife olabilir, diyorlar. Bu manasıyla çoğulu Hulefa gelir. Dişil olma yönü de vardır. Bu yönüyle beraber çoğulu “ Halaif ” tir. “ Allah siz yeni nesilleri ( erkeğiyle kadınıyla ) geçmiş nesillerin halaifi yaptı ” mealindeki âyette olduğu gibi.

B) “ Halk ” kelimesi etimolojik olarak şekillendirme demektir. “ Ca’l ” ise daha çok soyut eylemler için kullanılır. İşte buna göre, yaradılış ile ilgili deyimler eğer, biçimsel biyolojik yöne bakıyorsa “ Halaka ” fiili kullanılıyor. ( 7/11’e bakınız. ) Burada ( 2/30 ) iş, soyut bir eylem olduğundan, ( insan türünün yeryüzündeki hilafeti kastedildiğinden ) Ceale fiili kullanılmıştır. “ Ben bir halife edineceğim ” denmiştir. Dolayısıyla İslamoğlunun 4. notu faydalı bir bilgi vermiyor.

C) Madem İslamoğlu Âdemden maksat insan türüdür, diyor. Az da olsa bu biyolojik ve sosyolojik süreci anlatması ve gerekçelerini göstermesi gerekirdi. Fakat maalesef Sh. 16–18’deki notların çoğu birbiriyle çelişiyor. Kur’an ise çelişkilerden münezzehtir.

29) Âyet 32’deki “ Sen tek otoritesin! ” şeklindeki çeviri, Allah’ın kutsiyetini, sonsuzluğunu ifade etmiyor. Hocamız bu manalar için “ bu kelimeyi seçtim ” dese de mana öyle değildir. Âyet 33’teki secde, hizmet, itaat ve saygı manasındadır. “ Emre hazır olmak ” şeklinde çevirmek bu manaları vermez. Âyet 34’te aynı cümle içinde “ olmuştular ” ve “ oldu ” kelimeleri zaman açısından uyumlu değiller. Ayrıca “ olmuştular ” gibi mış–miş’li fiiller Kur’an’a ve ilahi hitaba yakışmaz.

Âyet 36’da “ yerleşme, karar kılma ” manasına gelen kelimeyi “geçici bir hayat alanı” olarak ve “ belli bir süre yaşamak ” manasına gelen kelimeyi de “ tadımlık bir haz ” diye çevirmek, sorumluca ve kelimelerin hakkını veren bir çeviri değildir.

30) İslamoğlu her halde Kur’an’ın çoğu yerde eşyanın bilinçli yapısına işareten “ akıllar ” için kullanılan “ hüm ” zamirini yanlışlıkla eşyaya değil de “ Esmaya ” yönlendirmiş; birçok ihtimalli manayı vererek işi kapalı bırakmıştır.

Evet, her şey bilinçli bir dosyadır. Eşyanın ( insan dilindeki kelimeler olarak ) isimleri ise, içlerindeki yazılım ve bilince göre verilmiş birer nişandırlar. Esma demek, Arapça kelimeler demek değildir. Allah’ın sonsuz varlığının eşyalar ve varlıklar olarak yansımasıdır. Yani her şey Allah’ın ismidir.

“ Hüm ” zamiri meleklere de raci olabilir. Çünkü melekler, eşyanın dayanağı olan bilinci temsil ediyorlar.

31) “ Âdemin algıladığı kelimeler ” ( 2/37 ) deyimi de; insanoğlunun doğal, sosyal ve dini olarak edindiği yasalar demektir. İnsanoğlu bu yasalarla yeryüzünde yaşam imkânını bulup eksiklerini kapatabilmiştir. “ Allah İbrahim’i kelimelerle ( yasalarla ) imtihan etti. O da onları tamamladı ( uyguladı ) ” âyetinde ve “ kelimetullahi hiyel–ulya ” âyetinde kelime, yasa ve şeriat manasına gelir. İşte dil, tarih ve realiteye uygun olan bu izahı, Sh. 15–16’daki 24–25. notlarla karşılaştırın, farkı ve eksikliği görürsünüz.

İslamoğlu birçok şeyi ihtimaller karanlığında bırakmakla, yani bir yandan evrimi ve Âdemin insan türünü temsil ettiğini söylüyor, öbür yandan “ Allah ilk insana dilleri öğretti. İlk insan, ilk peygamber Âdemdir ( Sh. 18, 25. Not ) ” gibi ifadelerle akılları karıştırıyor. Halbuki Kur’an’ın bir ismi “ Kitabun Munir ” dir. ( Aydınlatıcı kitap )

32) İslamoğlu, 38. âyetteki “ Bu cennet ortamından hepiniz inin dedik. Kesin olarak benden size bir rehberlik ( hidayet) gelecektir. ” mealindeki iki cümleyi “ Emrettik: oradan hep birlikte çıkıp inin! Fakat benden bir rehberliğin size ulaşması şarttır. ” şeklinde çevirmiştir.

Burada “ imma ”, “ ma ” edatını almış, muhakkak manasına gelen “ in ” den ibarettir. Şart edatı da olsa, Hocanın dediği gibi cevabı olmayan bir şart değildir. O zaman şöyle meal verilir: “ Benden size bir rehberlik gelince; kim ona uyarsa onlara ne korku vardır, ne de üzülürler. ”

33) Sh. 20 Not 3’te “ Huld ” kelimesi dünyaya ilişkin geldiği üç yerde “ inkâr, vehim ve red ” için kullanılır, diyor. Galiba demek istediği “ Huld ” ( ebedilik ) kavramı dünya hayatı ile ilgili kullanıldığında daima olumsuz manasıyla kullanılmıştır. Çünkü dünyada ebedilik yoktur.

İslamoğlu bazen bir âyetin bir veçhini, bir masadakını ele alıp mananın tümü olarak gösteriyor. Mesela:

Fatiha suresinde “ Mağdub ” kelimesinin manası Yahudilerdir. “ Dallin ” de Hıristiyanlardır, diyor. Halbuki böyle bir genelleme ehl–i kitapla ilgili yüz âyete aykırıdır. Bir kısım kadim müfessirlerin böyle bir tercihi ise, Yahudilerin fazlaca esbapperest olduğundan ve Hıristiyanların İsa’nın tabiatının anlaşılmasında boğulduklarından dolayıdır.

Nitekim B. Said Nursi, 30. Söz’de bu âyetteki “ mağdup ” lardan maksat, esbaba tapanlarlardır. “ dallin ” den maksat, tabiat ve madde içinde boğulanlardır, diyor.

İşte, İslamoğlu Müslümanların bu asırda materyalizme, paraya, dünya hayatına bağlanıp, ilahi gazap içinde kaybolduklarını dile getireceğine, onları uyaracağına, bundan maksat benim “ Yahudileşme Temayülü ” adlı kitabımda anlattıklarımdır, diye işi materyalize edip dünyevileştiriyor.

Sanmayın Fatiha suresinin mealinde sadece bu gibi yöntem yanlışlığı vardır. 20–30 tane daha tercüme ve notlandırma yanlışlığı, orada da var.

Bu son dönemde Ali Ünal Beyefendi de bir meal yazdı. Ortaçağın Ortodoks anlayışına uydurup cemaati dağılmaktan kurtarmak için 3000 âyeti tahrif etmiştir.

Daha önce modernite dinine girmiş olan Batılıları tatmin etmek için M. Esed de bu şekilde binden fazla âyeti tahrif etmiştir. Mustafa İslamoğlu, bu iki zat gibi Kur’an’ın metnini hepten göz ardı etmemiştir. Fakat yine de 3000’e yakın, linguistik ve gramatik yanlış içeriyor. Ayrıca okuyucuya sağlıklı bir yorum hakkı vermiyor. ( Bakara 102’ye bakınız. ) İnşallah döner tashih eder.

Numune olarak biz bu kadarıyla yetinelim.

BAHADDİN SAĞLAM

Mustafa İslamoğlu Holiganlarına Duyuru! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment

Islamoglu_028Bismihi Teala
Evet, maalesef bir holiganlık ki sormayın!

Mustafa İslamoğlu, tenkit edildiği anda hemen “Tekfir” edildi yaftası yapıştırılıyor! İslamoğlu’nun bazı görüşleri (Hatalı, kasıtlı veya İfsat edici) ifade edildiği anda hemen “iftira” Yaftası yapıştırılıyor!

Artık bu duruma bir son vermek gerekir! Çünkü doğru ile yanlış karışmış durumda! Yani (İftiralar ve Gerçekler)

Öncelikle şunu belirtmeliyim, BU KAYNAKLARIMIZDA İslamoğlunun ağzından bizzat duyulmamış, kişisel web sitesinden tespit edilmemiş veya İslamoğlunun kitap makale vb. yayınlarından alıntılanmamış olan, kulaktan duyma hiçbir bilgi ve belgeye yer verilmemiştir!

İmdi, bu holiganlar bizim de iftiracı olduğumuza hükmederek bize sürekli; “M. İslamoğlunun iftiralara cevabı” adlı bir video linki gönderiyorlar.

Evet, maalesef İslamoğlundan “itidal sınırları” dışında, nefret eden bazı “cahiller” İslamoğlu hakkında iftiraya başvurmuş olabilirler! Bu Normaldir… Bir şekilde gündemde olan insanlar çeşitli iftiralara maruz kalabilirler…

Burada normal olmayan bu iftiracı yaftasının genele yayılması! Sanki İslamoğlunu fikir ve görüşlerinden ötürü tenkit eden herkes iftiracı pozisyonuna düşürülmek isteniyor!

Yukarıdaki linkte, İslamoğlu “benim için “Ters ilişki” ye caiz dedi diyorlar” şeklinde bir cümle kurdu. İmdi, gerçektenburada İslamoğluna ya iftira atılmış veya bu bilgiyi kendisine ileten kişi veya kişiler meseleyi çarpıtmış!

Bu Meselenin aslı Aldananlar. Org okurları tarafından bilinmektedir, bu konu hakkında islamoğlu ne demiş ise kelimesi bile değiştirilmeden aynen alıntılanmış ve tenkid edilmiştir.

(Bu Konuda İslamoğlu’nun (Allah Resulüne (Sav) “Peygamberlik görevini hakkı ile yerine getirememiştir” deyip İftira atan bir “Zındık”) olan Hümeyni’yi aklama çabası ve onu büyük imamlarla kıyaslaması ( Humeyniyi İmam Şafi gibi Müçtehid sınıfına sokuyor) ve mevzu beis olan Ters ilişkiyi kesin haram olarak değilde, sanki ihtilaflı (tartışmalı) bir mesele gibi lanse etmesi tenkit edilmiştir)

Yine İslamoğlu; iftiralara cevap videosunda kendisi hakkında, Mezheb İmamlarına karşı tahkir edici hakaret vs. (Hatta Sahabe-i Kiram Hakkında) söylemlerde bulunduğu iddia ediliyormuş. Lakin islamoğlunun belirttiği gibi bu iddaların iftira olma olasılığı yüksek! İslamoğlu da haklı olarak ben bunu yapacak kadar edepsiz miyim diye sezenişte bulunuyor tabi..

(Yalnız maalesef kendisinin edep hususunda “defo”lu olduğu malumdur!) Çünkü, birçok gözlerin ve kulakların şahit olduğu üzere, İslamoğlunun Mason olduğu tescilli “Efgani” için, “Onu karalayanlar onun tuvalet bezi olamazlar” şeklindeki, yüzlerce (Efganiyi Karalayan) Ehli sünnet Âlimine hakaret ve aşağılayıcı sözleri sabittir!

Ayrıca, İslamoğlu hakkında; Hayızlı kadın Namaz kılar ve Oruç tutar diye fetva verdiği iddia edilmiş! Evet, İslamoğlunun “Hayızlı namaz kılar” diye bir fetva vereceği her halde düşünülemez. Büyük olasılıkla bu da iftira olabilir! Lakin “Hayızlı kadın oruç tutabilir” fetvası iftira değildir!

Maalesef, bu hususta İslamoğlunun Sünnet’i es geçip direkt Kur’andan hüküm çıkarmak gibi bir “Cinayet”i sabittir! Hâlbuki, Hayızlı kadının oruç tutması “Sünnet”te kesinlikle haramdır! Burada İslamoğlunun, Dinde İkinci Hüccet olan Sünnete çarpık bakışını görmek mümkün!

İslamoğlunun, iftiralara cevap videosunda birde Şia hakkında ki söylemleri var ki gerçekten gülünç!

Sonuçta, Aldananlar.org olarak, Allah’ın izni ile İslamoğlu Holiganları ne yaparsa yapsın İslamoğlunun “nedense sürekli “tekerrür” eden yanlışlarını” bazı durumlarda yanlış hafif olup (!) “Cinayet” olabilecek hatalarını İlmi delillerle tenkit edip Çürütmeye devem edeceğiz…

Aldananlar. Org; İddia edildiği gibi “varsa eğer” İslamoğlu’na karşı başlatılan iftira kampanyasından, “Kurt’un Hz. Yusuf’un (As) kanlı gömleğinden Uzak olduğu gibi” Uzaktır…

Saygılarımla…

Yahya Baştürk

Gayri Müslimlere Benzeme Tehlikesi! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment

İmam Suyuti – Gayri Müslimlere Benzemek

Gayr-ı Müslimlere benzemek ve onlarca kutsal sayılan gün ve vakitlerde onlar gibi hareket etmek dinimizce bid’at (Küfür Olan Bid’at) kabul edilir.

Nitekim cahil Müslümanlardan birçoğu Hıristiyanların en büyük bayramı olan Paskalya’da ve Noel (yılbaşı)de ateş yakmak, kadayıf ve mum gibi şeyler hazırlamak suretiyle Hıristiyanlara katılır, yaptıklarını yapmaya özenirler.

Paskalya töreninde yumurta boyamak, çörek yapmak, tütsü satın almak, bebek, kadın ve çocukların kına yakınması, yeni giysiler satın alınması ve buna benzer Hıristiyanların kendilerince kutsal addedilen günlerde yapılan diğer şeyler. Gayr-ı Müslimlerin kutsal addettiği gün ve bayramların adedi pek çoktur. Bunları araştırmak ve tanımaya çalışmak müslümana vazife değildir. Onlar tarafından hürmet gösterilmesi sebebiyle yaptıklarından her hangi birini veya böyle günlerden bir günü veya bir yeri tanıması ona kafidir. Çünkü bunların İslam dininde yeri yoktur.

Böyle günlerde Allah’a ve Resûlüne inanan kimsenin alması gereken tavır İslamın tasvip etmediği herhangi bir davranışta bulunmaması, aksine normal günlerden biriymiş gibi değerlendirmesidir.

Çoğu insanlar tarafından Hz. İsa (a.s.)ın doğum günü zannıyla yılbaşına yakın günlerde yapılan ateş yakmak (hususi) yemekler hazırlamak, mum satın almak v.b. şeyler… İşte böyle günlerde (bu günler için) yapılanların tamamı dinen nahoş kabul edilmiş adetlerdendir. Zira bu nevi doğum zamanlarının bir eğlence vakti olarak tayin edilmesi Hıristiyanların geleneği, onların ibadetidir. Böylesi hareketlerin İslam dininde bir yeri olmadığı gibi, selef devrinde yaşanmış milat’la ilgili bir olaya da tesadüf edilememiştir. Bunun kaynağı Hıristiyanlara dayanır.

İsa (a.s.)nın doğumunu (noel) kutlamak maksadıyla ortaya konan, söz konusu bu hareketlerin adet haline gelmesindeki tabiî sebeplerin kalkışı da dikkate alınması gereken bir husustur.

Mesela milad’ın tesadüf ettiği kış mevsiminin, esasen ateş yakmaya uygun bir zaman olduğu düşünülürse, ateş yakma işleminin gelenek haline gelmesindeki tabiî sebep ortaya çıkmış olur.

Diğer yandan Hıristiyanlar inanırlar ki Yahya (a.s.). İsa (a.s.)yı doğumundan bir müddet sonra vaftiz suyunda vaftiz etmiştir. Bundan dolayı onlar, yani Hıristiyanlar bu vakitte vaftiz olunurlar ve bunu vaftiz töreni diye isimlendirirler.

Müslüman cahillerden birçoğu bu vakitte çocuklarını hamama sokarak bunun çocuğa faydalı olacağını sanırlar. Hâlbuki bu tür davranışlar haram kılınmış, en çirkin münkerattan olup, Hıristiyanlara has adetlerdir.

Allah teala mevzu ile ilgili olarak Resulüne şöyle hitap buyurur:

“Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar Allah’a karşı sana hiç bir fayda veremezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takva sahiplerinin dostudur.” (1)

Bilmeyenlerin, hakiki ilimden yoksun kalmış olanların arzu ve istekleri boş şeylerden ibarettir. Nefsinin heva ve heveslerine uyduğu yerde âlimin cahile tabi olması, onun yaptığını yapması doğru olmaz.

Allah c.c. yine Peygamberine hitaben şunları buyurur:

“Sana gelen ilimden sonra bilfarz onların arzularına uyacak olursan, an dolsun ki, Allah’dan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.” (2)

Bu ayetle Peygambere bu şekilde hitap edilirse, ya peki cahillerin peşinden yürüyenlerin, kâfirlerin izinden gidenlerin, Allah ve Resulünün müsaade buyurmadığı konularda küffarın yaptığını yapanların, kendilerinin bile üzerinde çekişme içerisinde oldukları dinleri ve dindaşlarıyla ilgili hususlarda onlara tabi olanların halleri nice olur.

Manevi ilimlerden nasipsiz kalmış bir çok müslümanın kafirlere ait gün ve bayramlardaki onlara benzeme gayretlerine günümüzde -üzülerek- şahit olmaktayız. Oysa Nebi (s.a.) efendimizin mevzu ile ilgili birçok açıklama ve tavsiyeleri mevcuttur.

O (s.a.) bir had işlemde şöyle buyururlar:

“Kıyamet günü insanların azab bakımından en şiddetlisi, Allah’ın kendisini ilmiyle faydalandırmadığı alimdir.” (3)

Onlarla aynı gayeyi, aynı amacı paylaşmasa bile müslümanın onlara benzemesi özenmesi İbn Ömer’in Rasûlullah (s.a.)dan naklettiği delille haramdır.

“Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır.” (4)

Amr b. Şuaybin babasından, onun da dedesinden yaptığı rivayete göre Rasulullah (s.a.) efendimiz.

“Bizden başkasına benzemeye çalışan, bizden değildir” (5) buyururlar.

Dolayısıyla Yahudi ve Hıristiyanlar bizden olmadıklarına göre onlara benzemeye özenmemeliyiz.

Ebu Hüreyre’nin naklettiği bir hadiste Peygamber (s.a.) şu şekilde buyurur:

“Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz.” (6)

Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği başka bir hadiste de Nebi (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

“Ağarmış saçı (boyamak suretiyle rengini) değiştirin ve Yahudilere benzemeyin!” (7)

Buhari ve Müslimin İbn Ömer’den ortaklaşa naklettikleri bir hadiste ise Peygamber (s.a.) şunları buyurur:

“Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıkları kazıyınız, sakalları koyuveriniz.” (8)

Görüldüğü gibi Peygamber (s.a.) mutlak olarak müşriklere benzememeyi, onlara muhalefeti emretmektedir.

Ömer b. el-Hattab bu meydanda müminlere şöyle tavsiyede bulunur:

“Müşriklerle sıkı ilişkiler içersine girmekten ve kiliselerindeyken yanlarına gitmekten sakının.”

Rivayetlere göre Hz. Ömer müslüman beldelerinde törenlerini açıktan yapmamalarını onlara şart koşmuştur. Müşriklere tören ve geleneklerini (başkalarını etkileyecek şekilde) açıktan icra etmeleri yasaklanmışken müslüman nasıl olur da onların yaptıklarını yapar? Diğer taraftan Müslümanların onlara benzeme gayretleri, tören ve bayramların açıktan yapılması konusundaki onların arzu ve cesaretlerini arttırmıştır. Hâlbuki müşriklerin söz konusu törenlerini alenen yürütmekten men edilişlerindeki sebep, bunların bozulmaya yol açabileceği, yani müslümanlar üzerinde kötü tesir bırakabileceği endişesinden kaynaklanmıştır. Çünkü bu tip adet ve gelenekler ya bir masiyet ya da bir küfrün sembolü mesabesindedir. Müslümansa bu hareketlerin tamamından men edilmiştir.

Ömer b. el-Hattâb şunları söyler:

“Dinleriyle ilgili konularda Allah düşmanlarından uzak durun. Zira Allah’ın gazabı onların üzerine iner.”

Kutsal günlerinde (onların yaptıklarını yaparak) onlara refakat etmek gazabullaha sebep olur. Çünkü böylesi adet ve hareketler ya onlarca sonradan icad edilmiş (uydurulmuş) ya da işlerliği kaldırılmış (mensuh) hükümlerden ibarettir. Hakiki ilimse bunların hiç birini benimsemez. Nitekim onlarca kutsal gün ve zamanlarındaki yaptıklarını yaparak onlara benzemek helal değildir. Diğer yandan böyle konularda onlara benzeyen müslüman yardım ve tasvip görmez, bilakis ondan nehyedilir.

Nitekim suyunu sıkarak şarap yapan kimseye üzüm satmak helal olmaz. Törenler için davet alan kimse davete icabet etmez. Adet olmadığı halde böyle günlerde hediye veren müslümanın, bu çeşit davranışında kâfirlere benzeme söz konusu olduğu için hediyesi kabul edilmez.

Bilinmelidir ki küffara benzememe konusunda hassasiyet göstermek Allah’ın bir emridir. Zira küfür demek kalbin hasta düşmesi demektir. Belki daha da kötüdür. Kalp sıhhatini yitirdiği zaman, hiç bir organ huzur bulmaz. Her şeyin sıhhat ve dirliği ancak o şey için kalp vazifesi gören unsurun sıhhat ve salahıyla mümkün olur.

Kâfirin bütün işleri ya bozuktur (hakikatten uzak) ya da noksandır. Rabbimizin hoşnut ve razı olduğu nimetlerin en yücesi, her hayrın esası, özü olan İslam nimetine karşı Allah’a hamdü senalar olsun. Durum böyle iken, dinimize göre hükmü yürürlükten kaldırılmış (mensuh) olan hususlarda onlarla beraber olmak (ayrı düşünüp aynı hareket etmek) hemen ifade etmek gerekir ki çok çirkin bir şeydir. Bundan da çirkin olanı ibadet ve adet nevinden uydurdukları asılsız şeylerdir.

Müslümanların dinde olmayan bir şeyi ortaya çıkarmaları mutlak bir çirkinlik olarak değerlendirilirken, Allah ve Resûlünün emretmediği bilakis küffarın kafalarından uydurduğu konularda onlarla beraber olmak, onlara muvafakat etmek…

Bu akılların almayacağı, zihinlerin kabullenemeyeceği en büyük çirkinlik ve kötülüklerdendir. Müslümanın ibadet ve adet adına onlara benzeterek yaptığı her şey bidattir ve münkerattandır.

Allah Teala hazretleri onların bayram ve törenlerine iştirak etmeyen ve bu günlerde yaptıklarını yapmayanları şu kelamıyla methetmiş ve övmüştür.

“Onlar ki, yalana şahitlik etmezler…” (9)

İslam âlimlerinden Mücahit, ed-Dahhak ve er-Rebi b. Enes ayette geçen “ezzür yalan” kelimesinden murad, müşriklerin kendilerince kutsal addettikleri gün ve bayramlar törenlerdir, derler.

İbn Şirin de “zür” den kastedilen şeyin Paskalya’dan önceki pazar günü (Hıristiyan bayramı) olduğunu söyler.

Konuyla ilgili olarak Rasûlullah (s.a.)ın daha önce geçen şu iki hadisini tekrar edelim.

“Müşriklere muhalefet ediniz.” “Kim bir kavme benzerse, onlardan olur.”

Bilinmelidir ki selef-i sabıkin (salihin) devrinde Müslümanlardan bu tür rezaletlerden herhangi birini yapan veya bunlar gibi hareket eden kimse olmamıştır.

Zaten hakiki mümin selef-i salihinin yoluna sülük eden, Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.)in izinden yürüyen, nebilerden, siddîklardan şehidlerden, Salihlerden Allah’ın kendilerine in’amda bulunduğu kimselere uyan kişidir. İhsan ve keremiyle Allah bizi o müminlerden kılsın. Zira O, cömerttir, kerem sahibidir.

Kişi kafirlere benzeme konusunda hataya düşen cahillerin çokluğuna, gafil alimlere ve hareketlerine bakıp aldanmasın.

Büyük âlim el-Fudayl b. lyaz (r.a.) şunları söylemiş:

“Yolcuları az da olsa sen hak yoldan ayrılma.
Rağbet edeni çok da olsa kötü yola sapma.”

Ya Rab sen cömertsin ve kerem sahibisin. İhsanın ve kereminle bizleri hidayete ermiş ve salih kullarının yoluna girmiş kimselerden kıl.

Bizleri helak olmuş, küffarın yoluna dalmış kullarından eyleme.

Dipnotlar: (1) el-Casiye (45), 18-19

(2) el-Bakara (2), 120

(3) Taberani, el-Mucemu’s-Sağîr, c.l, babu’t-ta, Medine 1388/1968

(4) Ebu Davud, libas 4

(5) Tirmizi, istizan 7

(6) Tirmizi, istizan 7, edep 41

(7) Tirmizi, libas 20; Nesaî, zine 14

(8) Buhari, libas 64; Müslim, lahare 54

(9) el-Furkan (25), 72

* * *

Not: Yukarda tercümesi verilen yazının aslı Suyutî’nin “Hakikatu’s-Sünne ve’1-Bldil (48-53)” isimli eserinden alınmıştır.

Resulullah’ın (Sav) Zevcelerine Zina İftirası Atmak! 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment

Âlimler, Resulullah (sav)’in zevcelerinden herhangi birine zina İftirası atmanın küfür olduğu görüşündedirler. Zira Resulullah (sav)’ın zevcelerine zina iftirası atanlar hakkında, onları çok şiddetli bir azapla tehdit eden, «Namuslu, (kötülüklerden) habersiz mümin kadınlara (iftira) atanlar dünyada da ahirette de lanetlendiler. Onlar İçin büyük de bir azab var.» ayeti nazil olmuştur. Hatta İbni Abbas (ra)’a göre onların tövbeleri de kabul edilmez. Bu âlimlere göre, Resulullah (sav)’ın zevcelerine zina iftirası atmak, açıktan açığa Resulullah (sav)’ı kötülemek ve onun şerefini lekelemek demektir. Her kim ki Resulullah (sav)’ın namusunu lekelemeyi mubah kabul ederse, şüphesiz kâfir ve mürtet olur. Alusi: «Bu ayetin zahiri Resulullah (sav)’in zevcelerine zina iftirası atanların kâfir olduklarına delalet eder. Çünkü ALLAH’u Teala onlara iftira atanlara kâfir ve münafıklara mahsus azapla azab edeceğini beyan et­miştir. (1) Bu hususta uygun olan hüküm, ayetin nüzulünden sonra zevcelere iftira atanların kâfir olacağıdır. Çünkü bu ayetle onların temiz ve her fe­nalıktan uzak oldukları açıkça ifade edilmiştir. Fakat bu ayetin nüzulünden önce iftira atanların kâfir olacaklarına dair zahir bir delil yoktur. Şu kadarı var ki. Onlara iftira atmakta Resulullah (sav)’a ta’n kastı varsa (Abdul’ lah bin Ubey—Allanın laneti üzerine olsun— gibi) küfürlerinden şüphe edilemez. Ama Resulullah (sav)’ den kastı olmaksızın ve sırf başkalarına uyularak söylenilmişse (Misdah ve Hasan bin Sabit gibi) bunlar ancak şiddetle kınanırlar.» Şüphesiz, herhangi bir mümin kadına zina iftirası atmayı helal kabul eden kâfir olur. Elbette, başta beratı semadan nazil olan Hz. Ayşe olmak üzere Resulullah (sav)’in temiz, namuslu ve şerefli zevcelerine zina iftirası atmayı helal kabul etmek de küfürdür. Şüphe yok ki. Ayetin nüzulünden sonra onlar hakkında kötü konuşmak ALLAH (cc)’ın ayetlerini tekzip etmek. Resulullah (sav)’a eziyet vermek olur. Ayetleri tekzip ve Resulullah (sav)’a eziyet ise şüphesiz küfrü ve irtidadı icabettirir. Zira ALLAHu Teala. «Hakikat ALLAH ve Resulüne na edenler (yok mu?) ALLAH onları. Dünyada da ahiret-te de rahmetinden kovmuş, onlara horlayıcı bir azab da hazırlamıştır.» (Ahzab: 57) buyurmaktadır. Bu ayette ALLAH (cc)’a ve Resulü (sav)ne eziyet edenlerin kâfir ve münafıklara mahsus azaba duçar olacakları açıkça beyan edilmiştir. 1- Alusi. C. 18. S. 127. Ahkâm tefsiri Muhammed Ali Sabuni

Büyük İslam Alimlerinin Şia Hakkındaki Fetvaları 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
1. İspanya İslam hükmü altında iken imam Ebu Muhammed b. Hazm orada bulunan papazlarla, kitapları İncil’in muharref olduğu hakkında münazara eder deliller getirirdi. Papazlar da cevap olarak Şia’nın Kur’an’ın muharref olduğuna karar verdiklerini söyleyerek delil getirdiklerinde İbni Hazm onlara şu cevabı vermiştir: ŞİA’NIN İDDİASI NE KUR’AN ALEYHİNE NE DE MÜSLÜMANLAR ALEYHİNE DELİL OLAMAZ? ÇÜNKÜ Şİİ’LER MÜSLÜMAN DEĞİLDİR, (Kitabul Easl Fi-l-Milel ven-Nihal, Cilt: 2, Sh, : 78 ve Cilt : 4, Sh, : 182 İbni Hazm Kahire’deki ilk baskı)

2. İmam Buhari (r.a.) dedi ki; “Namazımı cehmiye ve rafiziler ya da hıristyan ve yahudiler arkasında kılmakta fark görmüyorum. Onlara selam verilmez. Hastaları ziyaret edilmez. Onlarla nikâh yapılmaz. Şahitlikleri kabul edilmez ve kestikleri yenmez” [Halku Af’al el’ibad: 125]

3. Abdulkadir El Bağdadi öl:429 h. dedi ki; “Küfrün herhangi bir çeşidini duymayalım veya görmeyelim ki, illa o çeşitten bir çeşidini rafizi mezhebinde buluruz.” [El-Milel: 52] Yine şöyle dedi; “Allah hakkında ‘Ona bir şey belirdi’ demeleri sebebiyle onları tekfir etmek vaciptir. Sözleri şöyledir; ‘Allah bir şey ister sonra o şey ona belirir. Ve onlar şunu iddia ettiler; “Eğer Allah’u Teâlâ bir şeyi emredip sonra o şeyin hükmünü kaldırıyorsa, ona bir şey belirdiğinden dolayıdır…” (Aynı eser)

4. İmam İbni Kesir Ed-Dimaşki (r.h.) Allah u Teâlâ’nın şu ayeti konusunda şunu söyledi:

“Muhammed, Allah’ın elçisidir. Ve onunla birlikte olanlar da kâfirlere karşı zorlu, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları, rüku edenler, secde edenler olarak görürsün; onlar, Allah’tan bir fazl (lütuf ve ihsan) ve hoşnutluk arayıp-isterler. Belirtileri, secde izinden yüzlerindedir. İşte onların Tevrat’taki vasıfları budur: İncil’deki vasıfları ise: Sanki bir ekin; filizini çıkarmış, derken onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış, sonra sapları üzerinde doğrulup-boy atmış (ki bu,) ekicilerin hoşuna gider. (Bu örnek,) Onunla kâfirleri öfkelendirmek içindir. Allah, içlerinden iman edip Salih amellerde bulunanlara bir mağfiret ve büyük bir ecir va’detmiştir.” [Fetih: 29]

İmam Malik bu ayetten, sahabelere buğz eden kişilerin kâfir olacağı hükmünü çıkarmıştır. Dedi ki; “Çünkü sahabeler kâfirlere nefret verirler. Kim sahabe (r.a.) a buğz ederse bu ayete binaen kâfir olur. Bu konuda bazı âlimler onlara muvafakat etmiştir.” [İbn Kesir: 4/129]

5. Muhammed Ali Eş-Şevkani dedi ki; “Rafzilerin ve davetinin aslı, dindeki insanları aldatmak ve Müslümanların şeriatına muhalefet etmektir. Ne kadar acayiptir ki İslam uleması ve din sultanları bunları bu apaçık ve büyük münkerde devam etmelerinde terk ettiler. Bu problemli kişiler, bu temiz şeriatı reddetmek ve ona muhalefet etmek isteyince, onu taşıyanların şahsiyetlerine dil uzattılar. Çünkü şeriata ulaştıracak yol ancak onlardan geçer. Bu şeytani vesilelerle ve lanetlik bahanelerle aklı zayıf olanları yanılttılar. Onlar en hayırlı halifeye küfredip lanet ederler. Şeriata karşı inatçılığı ve ‘kullardan ahkâmı kalkmıştır’ sözlerini gizlerler. Büyük günahlar arasında bu kötü vesileden kötüsü yoktur. Çünkü o Allah’ a, Rasulüne (s.a.v) ve şeriatına dik kafalılık demektir.

Velhasıl onlar şu dört büyük günah içindedirler ve her biri apaçık küfürdür;

Birincisi: Allah’a inat etmek.

İkincisi: Rasulüne (s.a.v.) inat etmek.

Üçüncüsü: Temiz olan şeriatına inat edip onu iptal etmeye çalışmak.

Dördüncüsü: Sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tekfir etmek.

Hâlbuki onlar (sahabeler) Allah’ın kitabında; “kâfirlere karşı şiddetli”, “Allah’u Teâlâ onlarla kâfirleri öfkelendirir” ve “Allah onlardan razı olmuştur” diye vasf edilmiştir. Hâlbuki temiz olan şeriatımıza göre bir kimse bir Müslümanı tekfir ederse kâfir olur.

Delili; Buhari ve Müslim’in İbni Ömer’den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; ‘Eğer bir adam kardeşine <<ey kâfir>> derse ikisinden birine döner. Eğer dediği gibiyse bir sorun yoktur. Ama değilse kendisine döner’

Bu kaideye göre, her kötü bir Rafızî bir sahabeyi tekfir etmesi ile kendi küfre girmiş oluyorsa, bazılarını bırakıp bütün sahabeyi tekfir eden ne olur?” [Usul Mezheb El Şia Lil Kifari: 3/1270-1271]

6. Tefsirci imam Elusi dedi ki; “Maverau’n-Nahir âlimlerinin çoğu İsna aşeriyye fırkasının (rafiziler) kâfir oluşuna, mallarının, kanlarının helalliğine ve kadınların helalliğine hükmetmişlerdir. Çünkü onlar sahabeyi kirama (Allah onlardan razı olsun) küfretmektedirler. Özellikle de peygamberimizin gözü ve kulağı mesabesinde olan şeyhayne (Ebu Bekir ve Ömer) küfretmektedirler. Sıddık’ın hilafetini red ediyorlar. Müminlerin anası olan Aişe’ye, Allah onu arındırmasına rağmen iftira atmaktadırlar. Hepsi Ali’yi üstün tutmaktadırlar. Hatta Ulul azim peygamberlerin haricindeki peygamberlere üstün tutmaktalar. Ve Kur’an’ın eksiklikten ya da fazlalıktan arınmış olduğunu kabul etmemektedirler.” [Usul mezhep el rafida: 3/1271]

7. İmam Şankiti (r.h.) şu ayetin tefsirinde şöyle der;

“Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük ‘kurtuluş ve mutluluk’ budur.” [Tevbe: 100]

Bu ayette Allah’u Teâlâ açıkça Muhacir ve Ensar’ın evvelkilerinden ve onlara güzellikle uyanlardan razı olduğunu beyan etmektedir. Onlara küfreden ve onlara kin besleyenin sapkın olduğu, Allah’u Teâlâ’ya muhalif olduğunu Kur’ani delilden alıyoruz. Çünkü o Allah’ın razı olduğu kişiye nefret etmiştir. Şüphesiz Allah’ın sevdiğini buğz etmek Allah’a karşı zıtlık, isyan ve başkaldırıdır. [Advau’l-Beyan: s352]

8. Yine Ahmed bin Hanbel (r.a) diyor ki: “İster Cehmiyye, Kaderi yada Şia olsun eğer ki -kendi yollarına- davet ediyorlarsa, onlara ne selam verilir ne de cenaze namazları kılınır”( es-Sunneti li’l Hallal : rakamul eser: 785)

9. Musa bin Harun bin Ziyad (r.a) dedi ki: Muhammed bin Yusuf’dan işittim ki: Adamın bir tanesi Ebu Bekr (r.a)’e sövenin hükmünü soruyor. O’da dedi ki: Kâfirdir. Adam da dediki: Cenaze namazı kılınırmı? O’da dedi ki: Hayır. Bende sordum ki: Adam “Allah’dan başka ilah yoktur diyor, biz onu ne yapacağız? O’da dedi ki: Ona ellerinizle dokunmayın, odunlarla çukuruna kadar taşıyıp gömün.”( el-Sunneti li’l Hallal : rakamu’l eser: 794)

10. Aynı şekilde Muhammed bin Yusuf (r.a) diyor ki: “Cehmiyyeleri ve Rafizi şiileri ancak zındıklar olarak görüyorum.”( Şerh Usulü İtikadi Ehli Sünne ve Cemaa 1545/8)

11. Ahmed bin Yunus (r.a) diyor ki: “Ben Şiilerin kestikleri eti yemem, çünkü onlar bana göre mürteddirler.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1546 / 8)

12. Tekrar İmam Şafii (r.a) diyor ki: Ey Malik! Eğer Şiilerin adamlarını köle olarak almak ya da evimi tamamen altınla doldurmalarını isteseydim, onlar için Ali (r.a) adına yalanlar uydururdum ve bunu yapardım. Fakat ben Allah’ın adına yemin ederim ki O’nun adına hiç yalan uydurmadım. Seni hevalarına uymuş, saptırıcılardan sakındırırım. Onların en şerlileride Şiilerdir. Şiilerin imtihanı ile Yahudilerinkisi aynıdır:

Yahudiler dedi ki: “Sultanlık ancak Davut (a.s) un soyuna verilir.”

Şiiler dedi ki: “Emirlik ancak Ali (r.a) nin soyuna verilir.”

Yahudiler dedi ki: “Mesih ve Deccal çıkana kadar ya da İsa (a.s) semadan inene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”

Şiiler dedi ki: Mehdi zuhur edip sonra gökten birisi nida edene kadar Allah yolunda cihad yoktur!”

Yahudiler akşam namazını yıldızlar gökyüzünü kaplayana dek ertelerler! Aynı şekilde Şiilerde!

Ve Nebi (s.a.v) buyuruyor ki: “Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar ertelemedikçe hayır üzeredir, fıtrat üzeredir”

Yahudiler elbiselerin sarkıtırlar (uzun bırakırlar) ve aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler kıbleden az da olsa yüzlerini çevirirler, aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler Tevratı tahrif ettiler, aynı şekilde Şiiler Kuranı tahrif etti!

Yahudiler tüm Müslümanların kanlarını helal görmekteler aynı şekilde Şiilerde!

Yahudiler boşanmanın üç defa olduğunu kabul etmezler ve aynı şekilde Şiiler!

Yahudiler kadınlar için iddet olmadığını söylüyorlar, aynı şekilde Şiiler!

Yahudiler Cibril (a.s)’e buğz etmekte ve o bizim meleklerden düşmanızdır demektedirler. Şiiler de: Yanlışlıkla Muhammed (s.a.v)’e vahy indirdi demektedir.

İki konuda Yahudi ve Hıristiyanlar Şiilerden daha üstündürler:

Yahudilere sordular: Sizin en hayırlı milletiniz kimdir?

Dediler ki: Musa (a.s)’nın ashabı

Şiilere sordular: Sizin milletinizin en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’in ashabı

Hıristiyanlara sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en hayırlıları kimlerdir? Dediler ki: İsa (a.s)’nın havarileri (yardımcıları)

Şiiler’e sordular: Sizin milletinize bağlı olanların en şerlileri kimlerdir? Dediler ki: Muhammed (s.a.v)’ in havarileri.

Onlara bağışlanma dilemekle emrolundular lakin bunlar onlara sövdüler ve kınından çıkarılmış kılıçlar kıyamet gününe kadar boyunlarının üzerinde olacaktır biiznillah.”( Şerh usulu itikadi ehli sunne vel cemaa: 1549 / 8)

13. Günümüzde Muhammed Salih Ekinci diyor ki: Şii mezhebi hem itikadi hem de ameli yönleriyle batıl bir mezhep olup, İslam’a karşı kurulan bir tuzaktır bu sebeple islami bir mezhep olarak kabul edilmesi doğru olmadığı gibi onun ehl-i sünnet ile olan fıkhi ve itikadi ihtilaflarını da, ictihadi bir ihtilaf olarak kabul edilmemiştir. Çünkü İslam Allah tarafından Hz. Muhammed’e bildirilen temel esaslara dayandığı halde Şiilik, kindar ve hilekar sebeiyyecilerin uydurdukları esaslara dayanmaktadır. Dolayısıyla o, haddizatında başka bir dindir. Bu sebeple en uygun olanı, Şiiliğe şii mezhebi değil de, Şii dini demek gerekir. Ki zaten Humeyni keşfu’l- esrar’da buna “Şii dini” demektedir. –Mekke ehli, bunların yollarını daha iyi bilemektedir. (Sahabeye Dil Uzatanlara Cevaplar, Sonuç bölümü)

14. Son Olarak İmam Gazali Buyuruyor ki ; “ Şiilerin İki Yönden Tekfir Edilmesi Gerekir; Birincisi Şudur ki Onlar Ehli Sünneti Tekfir Ederler ve Kâfir olarak Bilirler bu sebep ile Bize Kafir Diyen Kafirdir, İkincisi ise şudur ki Onlar Sahih Hadisleri Red ediyorlar Hz. Peygamber sav. sözlerini red ediyorlar, Bu sebeple de tekfirleri gerekir. (fedaul Batıniyeden Özetle)

OSMANLI ÂLİMLERİNİN ŞİA HAKKINDA VERDİĞİ FETVALAR…

Besmele ve duadan sonra…

Müslümanlar bilin ve uyanık olun,bu taife-i kızılbaş ki reisleri Erdeboğlu ismaildir, (Şah İsmail) peygamberimiz aleyhi salatu vesselamın şeriat ve sünnetini ve din-i islam ve ilmi dini ve kuranı kerimi tahrif edilmiş olarak kabul ettikleri ve dahi ALLAHu tealanın haram kıldığı günahları helaldir dedikleri ve hafife aldıkları ve kuranı kerimi, mushafları ve İslam kitablarını tahkir ettikleri ve toplatıp yaktıkları ve ulemaya ve evliyaya ihanet edip,mescidleri yaktıkları ve şah ismaili ilah yerine koyup secde ettikleri ve dahi hazreti Ebubekir(r.a) ve hazreti Ömer (r.a.)e söğüp hilafetlerini inkar ettikleri ve dahi peygamberimizin hanımı Aişe anamıza (r.anha) hakaret ettikleri ve peygamberimizin şeriatını kaldırmak kasdında oldukları ve bunlar gibi şeriata muhalif halleri ve fiilleri bu fakir katında ve bütün ulema yanında malum olduğu sebepten biz dahi şeriatın hükmü ve kitaplarımızın nakli ile fetva verdik ki…..

Zikrolunan taife (Şia) kafir ve mülhiddirler ve dahi her kimse ki onlara meyledip onların batıl dinlerine razı ve yardımcı olsalar,onlar dahi kafir ve mülhiddirler,bunları kırıp cemaatlerini dağıtmak bütün Müslümanlara vacip ve farzdır. Müslümanlardan ölenler şehit ve cenneti a-ladadır ve onlardan ölenler hor ve hakir olarak cehennemin dibindedir. Bunların hali kafirlerin hallerinden kötü ve şiddetlidir. Zira bunların kestikleri ve soydukları murdar ve nikâhları batıldır. Malları ve kadınları ganimettir.Bunların tövbelerine dahi itibar olunmayıp katledile.

Kaynak, EL-MÜFTİ HAMZA EL-FAKİR EŞŞEHİR Bİ-SARI GÜRBÜZ… TOPKAPI SARAYI MÜZESİ ARŞİVİ…

Kolaylaştırılmış Din Anlayışı! / Ebubekir Sifil / MİLLΠGAZETE 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI.
add a comment
5900_120808762357_116725287357_2520143_2647984_aSanki Din bizi, ne halde bulunuyorsak o halde rahatlatmak ve her halükârda tercihlerimizi onaylamak için gönderilmiş gibi, hayatımızı Din’e göre değil, Din’i hayatımıza göre ayarlamanın peşindeyiz sürekli.

Günümüzde Ümmet-i Muhammed olarak yaşadığımız en önemli problemlerden birisi, küresel hale getirilmiş Batılı hayat tarzı ve düşünme biçimi karşısında nasıl hareket edeceğimizi bilemeyişimizdir.

Bu çerçevede yapılması gereken şey, dayatmalar karşısında küresel sisteme adapte olarak Müslüman kalmanın yollarını aramak mıdır? Bu soruya “evet” cevabı verdiğimizde hareket tarzımızı ve alanımızı, doğrularımızı ve yanlışlarımızı küresel sistemin belirlemesine evet demiş olacağız.

Evet, ahir zamanda yaşadığımız bu hali, bir “geçici arıza durumu” olarak tespit edip, problemlere bu anlayış doğrultusunda cevap üretmeye çalışmak bir çözüm yolu olarak görülebilir. Ancak bir yandan bu yapılırken diğer yandan da yaşadığımız arıza durumunun düzeltilmesine çalışmak, bunu “nihaî hedef” olarak daima göz önünde tutmak bu işin olmazsa olmazıdır. Aksi halde bir süre sonra hayatımızı kolaylaştıran ruhsatlar, “hafifletilmiş” hükümler, “seyreltilmiş” mükellefiyetler alışkanlık yapar, istisnalar kaide haline dönüşür. Sonunda “geçici durum” söylemli bir kalıcılık oluşur ve biz de onun keyfini sürmeye başlarız! Bu, yaşadığımız arıza durumunun meşrulaştırılması demektir ki, “fitne” kelimesi en çok böyle durumları anlatıyor olsa gerektir.

Kolaylaştırılmış Fıkıh anlayışının bir diğer önemli tehlikesi de, kaynaklarımızı ve tarihimizi değerlendirmede yol açacağı arızalardır. Azınlık Fıkhı (Fıkhu’l-Ekalliyât) üzerine yazdığı kitapta Yusuf el-Karadâvî’nin ortaya koyduğu şu tespit bunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur:

“Sahabe, kolaylaştırma anlayışı bakımından Tabiûn’dan daha ileridedir. Tabiûn da kendilerinden sonra gelenlere göre daha “kolaylıkçı”dır. Bu durum daha sonraki kuşaklarda böylece devam eder. Her sonra gelen kuşak bir öncekine göre daha “ihtiyatçı”dır. Bu tavır kuşaktan kuşağa birikerek gelmiş ve sonunda Efendimiz s.a.v.’in kaldırmak üzere gönderildiği ağır yüklere ve zincirlere benzer bir hal almıştır.” (Fıkhu’l-Ekalliyâti’l-Müslime, s. 48-49)

el-Karadâvî’nin, Efendimiz s.a.v.’in nasıl kolaylaştırma taraftarı olduğunu ortaya koymak amacıyla zikrettiği örneklerin istisnasız tümü Fıkıh kaynaklarında “ma’mûlun bih” (kendileriyle amel edilen) hükümler olarak zaten yerlerini almışken, her yeni gelen kuşağın İslâm’ı “ihtiyata riayet” adı altında zorlaştırdığını söylemenin nasıl bir dayanağı olduğu merak konusudur.

Mezheplerden Kurtulmak

Çağdaş müftüleri, mezheplerin dar çerçevesinden kurtulup daha serbest davranmaya, özellikle de Sahabe’nin âlimlerinin görüşlerini esas almaya davet eden kolaylaştırma taraftarlarının bunu söylerken neyi amaçladıklarına dikkat etmek durumundayız. Burada, kendisini mezheplerin üzerinde gören bir tavır bulunduğunu tespit etmek zor değil.

Fıkhî hükümleri yenilemek, yani “ıslah” ve “tecdid” adı altında “reform” yapmak isteyenlerin önündeki en büyük engel mezheplerdir. Yaşadığımız hayatı İslâmlaştırmaya çalışmak yerine, yaşadığımız hayata İslâm’dan onay aramak peşinde olanlar gayet iyi biliyorlar ki, insanımız mezheplere sıkı sıkıya bağlanmayı sürdürdükçe bunu yapmaları mümkün olmayacak.

Fıkhî hükümleri yenilemek adına hareket edenlerin “çağın problemlerine çözüm aramak” başlığı altında ortaya koyduğu hassasiyetlere katılmamak mümkün değil. Ama bu durum bizi, adeta bir panik havası içinde nerede ne bulursak almak gibi bir garabete de itmemeli.

Mezhepler Kur’an-ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi en doğru biçimde anlamanın yegane yolu olduğu için, tarih boyunca ortaya çıkmış büyük âlimlerden hiçbirisi kendisini mezheplerden azade görmemiş, böyle bir tavrı aklından bile geçirmemiştir. İmam Gazzâlî, Takiyyüddîn Sübkî, İbn Dakîk el-Iyd, Kemalüddîn İbnu’l-Hümâm ve daha yüzlerce âlim, içtihat yapabilecek seviyede oldukları halde “ben mezhepleri tanımıyorum” gibi bir tavır içinde asla olmamıştır. Tam aksine, bu büyük âlimler uhrevî sorumluluk duygusu içinde hareket ederek mevcut yapıyı zedeleme anlamına gelecek her türlü davranıştan şiddetle uzak durmuşlardır.

Modern dönem Müslümanlarının belki de en temel problemi şu: İçinde bulunduğumuz duruma nasıl geldiğimiz, niçin bu şartlarda yaşamak zorunda olduğumuz, dünyanın gidişatını tayin etme, ya da en azından etkileme konumuna gelebilmek için global ölçekte neler yapmamız gerektiği… gibi meselelere kafa yormak yerine, hasbelkader yaşamakta olduğumuz durumu Din’e onaylatarak rahatlamanın yollarını arıyoruz.

Sanki Din bizi, ne halde bulunuyorsak o halde rahatlatmak ve her halükârda tercihlerimizi onaylamak için gönderilmiş gibi, hayatımızı Din’e göre değil, Din’i hayatımıza göre ayarlamanın peşindeyiz sürekli.

Teslimiyet Ruhu

Dünyanın globalleştiğini, küçük bir köy haline geldiğini, artık bu köyde kimsenin tercih kullanma hakkının bulunmadığını söyleyenler, aslında dünyaya vaziyet eden global tuğyanın dayatmalarının Din gibi algılanmasını istiyor. Müslümanlar da bu durumu, “gerçekleri görmek” adına kabulleniyor, hatta mutlaklaştırıyor ve giderek hayatını Din’e göre değil, global enformasyon merkezlerinin ürettiği kavramlara göre tanzim etmenin peşine düşüyor.

“Nahve Fıkhin Cedîd li’l-Ekalliyyât” adlı kitabında Prof. Dr. Cemalüddin Atiyye Muhammed’in ortaya koyduğu yaklaşım, bu tespitlerin canlı bir örneğini oluşturuyor. Prof. Muhammed, toplumların ve bireylerin “dinî taassup”tan kurtulması gerektiğine vurgu yapıyor!!!

Hatta iş burada da kalmıyor, gelip “dinlerin birliği” meselesine dayanıyor. Kur’an ayetleri devreye sokuluyor. Önce Ehl-i Kitap’la başlayan “kardeşliğimiz”, Sabiîler’i de içine alarak genişliyor ve en sonunda, aynı Yaratıcı tarafından var edilen muhtelif dinlere mensup “insanlık ailesi” fotoğrafı önümüze konuyor! Artık burada söylenecek söz kalmıyor tabii.

Bu anlayış açısından baktığımızda aslında gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıkların gayrimüslimlerle bir arada yaşaması “arızî” değil, olduğu gibi kabul edilmesi gereken bir durum. Yahudi ve hıristiyanlarla dinî yakınlaşmanın ve “aramızdaki ortak noktalar”ı öne çıkartmanın gereğine vurgu yapan Yusuf el-Karadâvî, dinsizlik cereyanına karşı, bir dine inananlarla birlikte hareket edilmesini öneriyor. Sanki Müslümanların kanını dökenler, ülkeler işgal edip sömürenler, dünyayı ve uzayı kirletenler başkalarıymış gibi!

Kolaylaştırmanın Metodu ve Amacı

Gayrimüslim ülkelerde yaşayan ve İslâm’ı sonradan kabul eden insanların durumu konusunda belli kolaylıkların gösterilmesi normal bir durum. Özellikle İslâm’a kısa bir süre önce girmiş olanların, bu yeni kimliklerini tam anlamıyla benimseyip içselleştirene kadar kimi hususlarda intibak problemi yaşamasını da tabii karşılamak gerekir.

Ancak ne bu durum, ne de oralara göçmen olarak gitmiş bulunan Müslümanlar, yaşadıkları ortamı ve şartları İslâmîleştirmenin yollarını bulma hedefinden vazgeçmemelidir. Unutmayalım ki yaşadığımız topraklara İslâmiyet, yaşadığı yeri dönüştürme azmindeki büyük insanlar, gazi dervişler eliyle kök saldı.

Dikkat edilmesi gereken husus şu ki, gayrimüslim memleketlerde yaşayan Müslümanların fıkhî problemlerini çözme çalışmaları, sadece onlara “kolaylık sağlama” anlayışıyla yapılırsa, bir süre sonra “olanı meşru kabul etmek” gibi bir tehlike gündeme gelecektir.

Öte yandan İslâm dininin kolaylaştırıcı bir özelliğe sahip olduğunu söyleyenlerin, bu iddiaya delil olarak ileriye sürdüğü örneklere yakından baktığımızda şunu görüyoruz: Gerçekten de bir “değişim” var; ama bu değişimin yönünün mutlak anlamda “kolaylaştırma”ya dönük olduğunu söylemek hayli zor.

Ömer b. Abdilazîz rh.a.’in Medine emiriyken baktığı davalarda tek şahit ve davalının yemin etmesiyle yetinerek hüküm verdiği halde, bilahare Şam’da tek kişinin şahitliğini yeterli görmemesi ve iki şahit istemesi “değişim”e örnek olarak gösterilir.

Bir diğer örnek İmam Ebu Hanîfe’nin, mestûr’un (zahiren adalet sahibi olarak görünmekle birlikte bu vasfı güvenilir kimseler tarafından tescil edilmemiş, ama güvenilmez olduğu da söylenmemiş kişi) şahitliğini kabul etmesi, buna mukabil, iki talebesi İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in, şahitlik yapacak kimseler için adalet sahibi olduklarının –bir anlamda– belgelenmesini şart koşması bir diğer örnektir.

Görüldüğü gibi zaman değiştikçe ve insanların hali bozuldukça yapılması gereken, özellikle kul hukukunu ilgilendiren hususlarda ihtiyatı elden bırakmamaktır. Yukarıdaki örnekler de bunu açıkça göstermektedir.

Müslüman Kadın Yabancı Erkek

Meselenin bir diğer önemli boyutunu da, gayrimüslim ülkelerde azınlık durumunda yaşayan müslümanların gayrimüslimlerle ilişkisi oluşturuyor. Kolaylık taraftarları, gayrimüslim ülkede yaşayan ve kendisi gibi gayrimüslim bir erkekle evli bulunan bir kadının müslüman olması halinde eşinden ayrılıp ayrılmaması meselesinde ilginç bir tavır takınıyor. Onlara göre kadın, gayrimüslim kocasından ayrılmak zorunda değildir; dilerse kocasının yanında kalma hakkına sahiptir. Ancak aralarında eşler arasında cereyan eden muaşeret olmamalıdır.

Daha da önemlisi, Müslüman bir kadının dilerse gayrimüslim bir erkekle evlenebileceğini, din farkının nikâh akdine engel olmadığını söylemeleridir ki, tarihte bu tarz bir hüküm veren veya bunu onaylayan bir tek İslâm alimi bilmiyoruz.

Burada “kolaylaştırma” ilkesine riayetle varılan bir sonuç var. Ancak bu sonucun Kur’an’dan, Sünnet’ten veya diğer kaynaklardan bir delile dayanıp dayanmadığına bakan yok. Yahudiler ve hıristiyanlar da Tevrat ve İncil’i buna benzer anlayışlarla tahrif etmediler mi?

Kolaylık Dini

İslâm kolaylık dinidir. Kur’an’da, “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez” (Bakara, 185) buyurulmuştur. Efendimiz s.a.v. de kabilelere gönderdiği görevlilere, “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” (Buharî, Müslim) buyurmuştur. Kendisi de iki şıktan birisini seçmek durumunda kaldığı zaman kolay olanı seçmeyi bir tavır olarak benimsemiştir.

Yukarıdaki satırlar Din tasavvurunu “kolaylık” ilkesi üzerine bina edenlerin ağzından sıklıkla duyduğumuz tespitleri yansıtmaktadır. Din tasavvurunun merkezine “kolaylık” ilkesini bir kere yerleştirdikten sonra, bizi dara düşüreceğini, sıkıntıya uğratacağını, hayat tarzımızı ve alışkanlıklarımızı etkileyeceğini düşündüğümüz hemen her olayı bu zeminde çözüme kavuşturmak hayli kolay oluyor.

Denebilir ki: “İyi ama ‘kolaylaştırmak’ Usul ve Fıkıh zemininde de ulemanın bir ilke olarak benimsediği bir husus değil midir?” Mecelle’de yer alan “Meşakkat teysiri celb eder” (Zorluk ve sıkıntı durumunda kolaylık gösterilir) (Madde 17) ve “Bir iş dıyk oldukta müttesi’ olur” (Bir işte zorluk ve sıkıntı mevcut olduğunda ruhsat ve kolaylık gösterilir) (Madde 18) kaideleri de bu durumu ifade etmiyor mu?

Evet, öyledir. Ama burada şu gerçeği gözden uzak tutmamalıyız: Ulemamızın benimseyip işlettiği, Kur’an ve Sünnet’te emredilmiş olan “kolaylaştırma” ilkesi, mevcut ahkâmı kolayımıza gelen yeni hükümlerle değiştirmek anlamına gelmiyor. Efendimiz s.a.v.’in benimseyip uyguladığı ve bize de uygulamamızı tavsiye ettiği şey bu değil.

Yukarıda meali zikredilen ayeti örnek olarak ele alabiliriz: Mezkûr ayetin baş tarafında Ramazan orucu ile ilgili hükümler yer alıyor ve Yüce Allah, hasta veya yolcu olanların Ramazan orucunu başka zaman tutabileceklerini beyan buyuruyor.

Bu ayetin getirdiği “kolaylık” budur. Aynı örnek üzerinden gidersek günümüzde istismar edilen “kolaylık” ilkesinin burada şöyle bir fonksiyon üstlendiğini görüyoruz: Ramazan ayı özellikle yaz mevsiminde çok uzun günlere denk geliyor. Bu uzun günlerde oruç tutmak kendisine meşakkatli gelenler, orucu başka zamanlara –mesela günlerin kısaldığı kış aylarına– erteleyebilirler.

Kurban ibadetini yerine getirmek için kan dökmektense, kurban bedelini yoksula tasadduk etmenin daha uygun olacağı ya da izdiham dolayısıyla haccın sınırlı günlerde eda edilen bir ibadet olmaktan çıkartılıp bütün seneye yayılması, ya da günümüzde faizsiz ekonomi düşünülemeyeceği gerekçesiyle ve faizsiz ekonomi seçeneği üzerinde ısrar etmenin müslümanları zora soktuğu gerekçesiyle faizi meşru kabul etme talebi hep bu bakış açısının ürünü olarak dolaşımdadır.

Ruhsat Müslümanlığı

Aradaki fark oldukça net. Ulemanın ortaya koyduğu örnekler de göstermektedir ki, “kolaylık” ilkesi, mevcut ahkâm içinden, telfike gitmemek (aynı konudaki birbirine zıt hükümlerle aynı anda amel etmemek) ve daimi surette ruhsatların peşine düşmemek kaydıyla bize çıkış yolu sağlayan hükmün alınması şeklinde iş görmelidir. Yoksa mevcut ahkâmı lağvederek, sırf bize kolay geldiği için yeni hükümler ihdas etmek, Kur’an ve Sünnet’in çizdiği serbestlik sınırları içinde değildir.

Ulemanın devamlı surette ruhsatların peşine düşmeyi kişinin dindarlığındaki bir zaafın göstergesi olarak kabul etmesi anlamsız değildir. Dünyayı ahiret merkezli yaşadığının ve nefs mücahedesinde doğru yolda olduğunun bir göstergesi olarak sürekli azimetle amel eden insan tipi neredeyse kayboldu. Yerini sürekli olarak –adeta pazarlık edercesine– ruhsatları araştıran bir insan tipi türedi.

Dinin ulema sınıfı tarafından zorlaştırıldığı iddiasıyla kolay olanı arayan, bu çerçevede “ruhsat” karakterli mevcut hükümlerle yetinmeyip, yeni hükümler ihdasının ardına düşen bu zihniyet, bir süre sonra “Her şey insan içindir, din de..” noktasına gelebiliyor.

Dünyanın, küçük bir köy haline geldiğini, artık kimsenin tercih kullanma hakkının bulunmadığını söyleyenler, aslında dünyadaki global tuğyanın dayatmalarının Din gibi algılanmasını istiyor.

Zaman değiştikçe ve insanların hali bozuldukça yapılması gereken, özellikle kul hukukunu ilgilendiren hususlarda ihtiyatı elden bırakmamaktır.

Dr. Ebubekir Sifil

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.