jump to navigation

TEBLİĞ CEMAATİ ??? 12/09/2009

Posted by Abdullah FURKAN in EHLİ SÜNNET MÜDAFASI, HABERLER.
Tags: , ,
trackback

İSTANBUL’DA ÖZELLİKLE SULTANÇİFTLİĞİ’NDEKİ MESCİDİ SELAM CAMİSİ İLE BİLİNİRLER. SÛFİLER GİBİ CÜBBE-ŞALVAR GİYERLER…
(Teblîg-i cemâ’at) adı ile islâm memleketlerini dolaşıp, müslimânlara va’z ve nasîhat eden kimseler görülüyor. Bunlar, Hindistândan, Pâkistândan üçer beşer kişilik kâfileler hâlinde çıkarak dünyânın her yerine gidiyor. İslâmiyyeti yaymağa çalışıyoruz diyorlar. Eshâb-ı kirâmın yolunda olduklarını söylüyorlar. Hanefî mezhebinde olduğunu, ibni Teymiyyeyi çok beğendiğini söyliyenleri de var. Fâideli ve doğru konuşuyorlar ise de, islâm âlimlerinin ismlerini ve sözlerini ağızlarına almamaları ve Ehl-i sünnet bilgilerinden bir kısmını ört-bas eder görünmeleri şübhe ve üzüntü uyandırdığından, Hindistânda ve Pâkistândaki ba’zı din adamları bunların sapık olduklarını yazmakdadırlar.

Kendilerine (Cemâ’atüt-teblîg) diyorlar. Merkezleri Delhîdedir. [Pâkistânın Karaşi ve Lahor şehrlerinde de büyük şu’beleri vardır.] Her gitdikleri yerde nemâz kılmak üzerinde çok duruyorlar. Fâideli ve lüzûmlu din bilgileri söylüyorlar. Bu çalışmalarına Urdu lisânında (Kest) diyorlar. Bunların teşkilâtını kuran, Mevlânâ Muhammed İlyâs isminde bir Hindli olduğunu söylüyorlar. Bu adam hicretin 1303 ve mîlâdın 1886 senesinde Kandla şehrinde doğmuşdur. Reşîd Ahmed Kenkühînin talebesi idi. Onun yanında on sene kaldığı (Mevlânâ İlyâs uranki dînî da’vet) kitâbının 43 ve 49 ncu sahîfelerinde bildirilmekdedir. Bu kitâbı İlyâsın yakın talebesinden biri yazmışdır. Reşîd Ahmed 1323 [m. 1905] de ölünce, Halîl Ahmed Sehârenpûrîden okudu. Halîl Ahmed 1346 [m. 1928] de Medîne-i münevverede öldü. Urdu lisânında yazdığı kitâbda İblîsin, Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem” dahâ âlim olduğunu bildiriyor. Reşîd Ahmed, (Berâhîn-i kâtı’a) kitâbında, ellibirinci sahîfesinde, Halîl Ahmedin bu kitâbı için, mubârek bir kitâbdır diyor ve (Beyt-i ayn-ı islâm) denilen yerde saklıyor. Reşîd Ahmed, hâcı İmdâd-ullah-ı Medenînin halîfesi idi. Hâcı İmdâdullah, 1317 [m. 1899] da Mekkede öldü. Reşîd Ahmed, önce İsmâ’îl-i Dehlevîden okudu. Bu İsmâ’îl, Abdülvehhab oğlunun (Kitâb-üt-tevhîd)ini urdu diline terceme ederek, (Takviyet-ül-îmân) ismini vermişdir. Otuzsekizinci sahîfesinde, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” öldü, çürüdü. Toprak oldu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kıyâmetde şefâ’at edeceğine inanan kafir olur, müşrik olur) diyor. İlyâsın bir hocası da, Eşref Alî Tehânevîdir. Bu da Çeştiyye tarîkatinden hâcı İmdâd-ullahın halîfelerindendir. Urdu dili ile yazdığı (Behiştî Zîver) adındaki kitâbında, birinci kısmında Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yüksek derecesini çocuk, deli ve hayvanlar derekesine düşüren çok çirkin şeyler yazmakdadır. İlyâsın üç hocası da, kitâblarındaki böyle yazıları ile müslimânları hayrete düşürmüşlerdir. İlyâs, bunları övmekde, büyültmekde ve aşırı saygı göstermekdedir. Onlar için, zemânın evliyâsı, kutbları demekdedir. (Melfûzât-ı hazret-i mevlânâ İlyâs rahmetullahi aleyh) ismindeki kitâbın yüzondördüncü sahîfesi bu medhiyyelerle doludur. Şeyhi Reşîd Ahmed için, eğer onu görmeseydim kalbim itmînâna kavuşmıyacakdı. Gece uyanınca, onun yatak odasına gider, onun yüzüne bakar, gelir uyurdum. Onun sevgisi, damarlarımdaki kan gibi her yerime işlemişdir demekdedir. Bu sözleri (Mevlânâ İlyâs urankî) kitâbının 44. cü ve 49. cu sâhifelerinde yazılıdır. (Mücâdele sûresi)nin son âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ve Kıyâmet gününe îmân edenler, Allaha ve Resûlüne uymıyanları [ya’nî kâfirleri] sevmezler. Babaları, oğulları, kardeşleri, akrabâları olsalar da, kâfirleri sevmiyenlerin kalblerini Allahü teâlâ îmânla doldurur) buyuruldu. Teblîg-i cemâ’atcıların hepsi, İlyâsı ve hocalarını çok büyültüyorlar, çok övüyorlar. İsmlerini söyleyince ve işitince “rahmetullahi aleyh” diyorlar. Yukarıda bildirdiğimiz kitâblarını her yere yayıyorlar.

Ehl-i sünnet âlimleri, Teblîg-i cemâ’atcıları red etmek, sapık olduklarını ortaya koymak için çok kitâb yazdılar. Onlar, bu kitâblara hiç cevâb veremedi. Abdül’Alîm Sıddîkî, İlyâsın ve hocalarının islâmiyyeti içerden yıkmakda olduklarını yazmakdadır. (El-müstened) ve (El-mütenebbî-ül-Kadyânî) ve (El-üstâz-ül-Mevdûdî) ve (Ed-devlet-ül-Mekkiyye) ve (Hediyyet-ül mehdiyyîn) kitâbının sonunda da uzun yazılıdır. Bu beş kitâb arabîdir. 1395 [m. 1975] senesinde İstanbulda Hakîkat Kitâbevi tarafından ofset yolu ile tekrâr basdırılmışdırlar.

İlyâs 1363 [m. 1944] de öldü. Yerine oğlu Muhammed Yûsüf geçdi. Yûsüf, 1335 [m. 1917] de Delhîde tevellüd ve 1394 de Lahorda vefât etdi. Delhîde defn edildi. (Hayât-üs-Sahâbe) ismindeki üç cild kitâbı 1395 [m. 1975] de türkçeye terceme ve neşr edilmişdir. Bu kitâbında Eshâb-ı kirâmı çok övmüş olduğundan, okuyanların takdîrlerini çekmekdedir. Fekat, (âyinesi işidir kişinin, lâfa bakılmaz) sözü meşhûrdur. Eshâb-ı kirâmın üstünlüklerine inanan ve onları seven kimsenin, onların yolunda bulunması lâzımdır. Onların yolu, Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdikleri yoldur. Eshâb-ı kirâmı sevmenin alâmeti, (Ehl-i sünnet)in dört mezhebinden birinin (Fıkh kitâbları)nı öğrenmek ve bu bilgilerin yayılmasına çalışmak ve bunlara uygun yaşamakdır. Muhammed Yûsüfün yerine Hindistânda Sehârenpur şehrindeki Mezâhir-i ulûm medresesinde hadîs muallimi olan şeyh İn’âm-ül-Hasen geçdi. Hindistânda Lucknow şehrinde 1310 [m. 1891] de kurulmuş olan (Nedvet-ül-ulemâ)nın emîri [reîsi] olan Ebül-Hasen Alî Nedvî, 1395 [m. 1975] de Lucknowda basılmış (Ed-da’vet-ül islâmiyye) kitâbında, imâm-ı Rabbânî Ahmed Serhendîyi ve hizmetlerini övdükden sonra, 1246 da öldürülmüş olan İsmâ’îl-i Dehlevîyi ve 1320 de ölen Nezir Hüseyn Dehlevîyi ve hâcı İmdâd-ullahın halîfelerinden Muhammed Kâsım Nanawtavî tarafından 1288 [m. 1871] de kurulmuş olan Diyobend medresesini ve 1362 de ölen Eşref Alî Tehânevîyi ve teblig-i cemâ’ati ve kurucusu Muhammed İlyâsı çok medh ve senâ etmekdedir. Muhammed Kâsım Nanawtavî 1317 [m. 1899] da öldü. İsmâ’îl-i Dehlevînin (Takviyet-ül-îmân) kitâbının 1396 [m. 1976] senesinde Pâkistânda basılmış olan (Takvîm-ül-beyân) adındaki fârisî tercemesini okuduk. İsmâ’îlin câhil olduğu kadar ahmak da olduğunu öğrendik. Hakkı bâtıla karışdırarak kötülemeğe uğraşan bir mezhebsiz olduğunu iyi anladık. Allahü teâlâ, müslimânları böyle sapık yazıları okumakdan, bunlara aldanarak, sonsuz felâkete sürüklenmekden muhâfaza buyursun! Âmîn.

Hindistânın cenûbunda bulunan Kerala eyâletinin Malappuram şehrinde, Samasta denilen (Cem’ıyyet-ül-ülemâ)nın neşr etdiği aylık (El-muallim) mecmû’asının 1399 [m. 1979] Şevval ayı, dokuzuncu ve dahâ sonraki birkaç sayılarında, Ehl-i sünnet âlimlerinden Mevlevî Ebû Ahmed, (Cemâ’at üt-teblîga)daki şübhenin keşfi başlığı altında diyor ki: Hindistânın şimâl kısmlarında, çeşidli fırkalar ortaya çıkmış, dîni tecdîd edeceklerini, her yere yayacaklarını söylüyorlar. Çok kimse, bunların yaldızlı sözlerine bakarak, kendilerinin ve kurucularının i’tikâdlarını incelemeksizin onlara tâbi’ oluyorlar. İçyüzleri ortaya çıkınca, tekrâr ayrılanları, onların yalanlarını, hiylelerini anlatanları çok oluyor. Târîhe bakılırsa, böyle sapık kimseler çok görülür. Bunlar nefslerine, bozuk düşüncelerine kapılmış zevallılardır. İslâmiyyetin delîllerine istedikleri gibi yanlış ma’nâlar veriyorlar. İbni Teymiyyenin ve Abdülvehhâb oğlu Muhammed Necdînin çürük ilkelerine kayıyorlar. Din bilgilerinden haberi olmıyanlar, bunları doğru yolda sanıyor. Dîne hizmet etdiklerine inanıyorlar. Bu sapık fırkalardan biri mevlânâ İlyâsın ortaya atdığı yoldur. Kendilerine (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) diyorlar. Dünyâyı dolaşıyorlar. İbâdetleri ile, câzibeli sözleri ile ve giyinişleri ile dînine bağlı, sâlih kimseler olarak görünüyorlar. İnanışlarını, tutdukları yolu hiç bildirmiyorlar. Tohumlarını Kerala topraklarına da saçmağa başladılar. (Samasta Kerala) âlimleri, bunların kitâblarını, inanışlarını, ortaya çıkışlarını, kurucularının hayâtını, yolunu ortaya koyarak, kendileri ile cihâda başladılar. Bunları inceliyenler, hiylelerini, bid’at ehli olduklarını anlıyorlar. Bunların Ehl-i sünnet ve cemâ’atin hak yolundan sapmış, bid’at ve dalâlet yolunda olduklarına fetvâ verdiler. Hindistânın şimâlindeki ve cenûbundaki ve Seylan adasındaki Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bu fetvâları icmâ’ hâlini aldı. Biz de, Allahü teâlânın tevfîki ile ve selef-i sâlihînin izlerine sarılarak, bozuk inanışlarını ve sapık yollarını aşağıda bildireceğiz.

(Cemâ’at-üt-teblîgıyye) sapık yolunun kurucusu, İsmâ’îl oğlu Muhammed İlyâsdır. 1303 [m. 1886] senesinde doğmuş, 1363 [m. 1944] de ölmüşdür. Önceleri (Mezâhir-ül-ulûm) medresesinde ders verdi. Bu işde muvaffak olamayınca, şeyhlik yapmağa başladı. Câhil halka muska ve düâlar yaparak geçimini sağladı. Bu arada (Teblîg) tarîkatini kurdu. Medâris şehrindeki (Külliyyet-i kaid-i millet) medresesi amîdi [reîsi] Cemâl Muhammed sâhib, Cenderke gazetesinin 24 Temmuz 1976 nüshasında, bu tarîkat hakkında uzun bilgi vermekdedir.

Delhîde bulunan (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) reîsi ve arkadaşı Muhammed İdris Ensârî, Delhîde Cemâl matba’asında basılmış olan (Teblîg-i Düstûrül’amel) risâlesinde, bu tarîkatin kuruluş sebebini şöyle bildiriyorlar: (İyi düşünülür ve târîh incelenirse, dört temel üsûl ile insanlar huzûra ve se’âdete kavuşdurulamamışdır. Bu da, Âl-i İmrân sûresinin 139. cu âyeti olan (Siz onlardan şerefli, yükseksiniz. Çünki îmânınız var)dan anlaşılmakdadır. Birincisi, islâm dîninin maksadı, bâtıl nizâmını, ya’nî sapık inanışları ve huyları değişdirmekdir. İkincisi, bunları değişdirmek, ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” seçdikleri yol ile olur. Üçüncüsü, müslimânların, gerek birer birer, gerekse toplu olarak bugüne kadar yapdıkları çalışmalar, bu maksad için değildi ve Peygamberlerin yolunda olmadılar. Dördüncüsü, bunun için sâlih olan bir cemâ’at, ya’nî (Cemâ’at-i islâmiyye) kurmak ve bunun, islâmın gösterdiği yolda çalışması lâzımdır. İşte bu işi, Allahın sâlih kullarından Muhammed İlyâs yapdı. İslâm yolunda çalışmak istiyenleri toplayarak, (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) denilen yeni bir topluluk meydâna getirdi) diyorlar.

Şu laflara bakınız! Ümmet-i Muhammediyyenin bindörtyüz seneden beri, gerek birer birer, gerekse toplu olarak yapdıkları çalışmalar, Peygamberlerin “aleyhimüssalâtü vesselâm” yolu değilmiş ve insanlar arasına yayılmış olan bâtıl inanışları değişdirmek için değilmiş. Bunun için, yeni bir cemâ’at kurmak lâzım olmuş. Bunu Cemâ’at-i teblîgiyyenin emîri bildiriyor! Ümmet-i Muhammediyyeyi parçalamak, Ehl-i sünnetin dışında yeni sapık bir çığır açmak istiyenler, hep böyle söyliyerek ortaya çıkdılar. Ümmet-i islâmiyyenin hepsi, doğru yoldan ayrıldı, hidâyet yolundan sapdılar diyerek, yeni bir tarîkat kurdular. Uydurdukları, bozuk, kötü ilkeleri, böylece ortaya koydular.

Yine bunun gibi son zemânlarda Ebül-a’lâ Mevdûdî ismindeki kimse Pâkistânda, (Cemâ’at-i islâmî) denilen bir teşkîlât kurdu. Bunu kurmasının sebebini urdu dilinde çıkardığı (Min Müslimân ur mevcûdühû siyâsî) risâlesinin onbeşinci sahîfesinde, şöyle anlatıyor: (Çok araşdırmış, incelemiş. Bugünkü islâm halkasını boynundan çıkarmağa karar vermiş. Eğer böyle yapmasaymış, o da ilhâd ve dehriyye denilen dinsizlerin yolunda kalırmış. Ecdâdından, dedelerinden gelen din, ilhâd ve dehrîlik imiş. Bunun için, kelime-i tevhîdin ma’nâsına tam uygun olarak yeni bir din ortaya koymuş. Bulunduğu zemânın ilk hakîkî müslimânı kendisi imiş. Müslimân olsun, olmasın, herkesi bu yeni dîne çağırıyormuş).

Muhammed İlyâs da böyle söylüyor. Bu ümmet-i Muhammediyyenin, asrlardan beri yapdıkları herşey Peygamberlerin yoluna uygun değilmiş. Muhammed Manzûr-i Nu’mânî, İlyâsın (Ümmet-i Muhammediyyenin şimdi yapdıkları ibâdetler, hep rüsûm ve âdetlerdir. Din öğretenler, din idârecileri, rüsûm ve âdetlere bağlı kalmışlardır) dediğini (Melfûzât) risâlesinin onikinci sahîfesinde bildirmekdedir. (Teblîg-i cemâ’at) önderlerinden Muhammed Hasen hân, (Miftâh-ut-teblîg) önsözünde diyor ki, (Zemânımızda din işleri başı boş kaldığı için, çok kimse şirk, küfr ve ilhâd akıntısına kapılmışdır. Allahü teâlâ insanların bu hâline acıyıp, mu’cize olarak, müslimânları gafletden uyandırmak ve onlara din rûhunu aşılamak için Şeyh Muhammed İlyâsı gönderdi. Bu mücâhid, Delhî şehrinin cenûbundaki Mivat kasabasında, zemânın şartları izn verdiği kadar, insanları uyandırmağa çalışdı) diyor. Bütün ümmet küfrde, dalâletde olunca, İlyâs doğru yolu acabâ nereden buldu denirse, buna cevâb vermeleri kolay olmıyacakdır sanırız.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, (Teblîg-i cemâ’at) fırkası, diğer eşkiyâ arkadaşlarının söyledikleri gibi, (Bu ümmet-i Muhammediyye dalâlete düşdü. Doğru yoldan ayrıldı) diyorlar. Bu sözleri, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiğine taban tabana zıddır. Çünki Tirmüzînin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Ümmetim, dalâlet üzerinde birleşmez) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf müctehidlerin ya’nî islâm âlimlerinin sözbirliği yapdıkları bilgilerin hep doğru olacağını kesin olarak bildirmekdedir. Yalnız âlimler değil, aklı başında olan herkes, böyle olduğunu hemen anlar.

Şimdi, bu (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) fırkasının nasıl teessüs etdiğini bildirelim: Hindistânın meşhûr din ve târîh adamlarından Ebül-Hasen Alî Nedvî, Cemâ’at-üt-teblîgiyyenin kurucusu İlyâsın sözlerini şöyle bildiriyor: 1345 [m. 1926] senesinde, Medîne-i münevverede iken, bu işe başladım. (Bu hareketi, senin elinde gerçekleşdireceğiz) diye rü’yâda müjdelendim. Bunlar, (Muhammed İlyâsın dîne da’veti) kitâbının yetmişyedinci sahîfesinde urdu dili ile yazılıdır. Bir sahîfe sonra da, Medîneden Hindistâna döndükden sonra, insanları dîne da’vet etmeğe başladı. Bu iki satır yazıdan anlaşılıyor ki, bu da’vet Allahü teâlânın emri ile başlamış ve Allah tarafından kendisine rü’yâda müjdelenmiş. Bu yolun iç yüzü, (İlyâsın melfûzâtı) kitâbında geniş açıklanmakdadır. Bu kitâbda, talebesinden, Muhammed Manzûr Nu’mânî, arkadaşlarına, hocasının şu müjdesini vermekdedir: (Rü’yâ, Peygamberliğin kırkaltı parçasından biridir. Riyâzetler çekmekle, mücâhedeler yapmakla hâsıl olmıyan terakkîler, ba’zı seçilmişlere rü’yâda hâsıl olmakdadır. Bunlara rü’yâda hâsıl olan bilgiler, Peygamberliğin parçalarıdır. Bunlarla terakkî hâsıl olmaz mı? İlm ma’rifeti artdırır. Ma’rifet de, insanı Allaha yaklaşdırır. Bunun için, Allahü teâlâ, (Yâ Rabbî ilmimi artdır) demeği emr etdi. Rü’yâda insana sahîh ilmler verilir. Bundan dolayı, bu emîrinizin çok uyuması için düâ ediniz! A’sâbım bozularak, uykum azaldığı zemânlar, uykumu artdırmak için tabîbe mürâceat ediyor, verdiği ilâcları kullanıyorum. Bu teblîg ile da’vet etmek yolu bana rü’yâda gösterildi. (Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz. İnsanların iyiliği için yaratıldınız. İyilik yapılmasını emr eder, kötülükden nehy edersiniz) meâlindeki âyetin tefsîri bana rü’yâda bildirildi. Ben, Peygamberler gibi, insanları da’vet için yaratıldım. Âyetdeki (yaratıldınız) sözü, bu da’vetin yalnız bir yerde yapılması ile, bir şehrde kalmakla temâm olmıyacağını, bulunduğu yerden çıkarak, şehrleri, evleri dolaşmak lâzım olduğunu gösteriyor). Bunlar, kitâbın ellinci sahîfesinde yazılıdır. Şu sözlere bakınız! Kur’ân-ı kerîm rü’yâda tefsîr ediliyor. Rü’yâda kendisine sahîh ilmler verildiğini, bunların mücâhede ve riyâzet ile elde edilemiyeceğini iddiâ etmekdedir. Âyet-i kerîmedeki (Uhricet) kelimesinden, hiçbir müfessirin bildirmediği yeni bir ma’nâ çıkarmakdadır. Talebesinden, kendisinin çok uyuması için çalışmalarını istemekde ve yazısından anlaşılacak dahâ nice şeyler bildirmekdedir. Bunlar, Kur’ânı kendi re’yi, görüşü ile tefsîr etmek değil midir? Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Kur’ânı kendi re’yi ile tefsîr edenin yeri Cehennem ateşi olsun!) hadîs-i şerîfi ile, müslimânları böyle tefsîr etmekden men’ etmekde, korkutmakdadır. Bu hadîs-i şerîfi Tirmüzî bildiriyor. Sağını solundan ayıramıyan, farzı sünneti tanıyamıyan kimselerin teblîg için seyâhate çıkmaları, hep bu rü’yâdaki tefsîrden ileri gelmekdedir. İslâmiyyet, şarkdan garba kadar her yere yayıldıkdan sonra, bunların emr-i ma’rûfu temâmlamak için, ev ev dolaşmaları da, hep rü’yâda emr olunmuşdur. Allâme ibni Cerîr Taberî ve Selef-i sâlihînden birçok müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi tefsîr etmişler ve allâme imâm-ı Süyûtî “rahmetullahi teâlâ aleyh” bunları (Dürr-ül-mensûr) kitâbında bildirmişdir. Bu kitâbın ikinci cüz altmışdördüncü sahîfesinde buyuruyor ki, Abd ibni Hamîd ve İbni Cerîr ve İbn-ül-Münzir, imâm-ı Mücâhidden alarak, (Siz hayrlı ümmetsiniz. İnsanların iyiliği için yaratıldınız) meâlinde olan âyetdeki insan, arabdan başkalarıdır. Hayrlı ümmet de arabdır. Görülüyor ki, tefsîr âlimlerinin hiçbiri bu âyete İlyâs gibi ma’nâ vermemişdir. Demek ki, onun teblîg hareketi, Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere ve Selef-i sâlihînin yoluna uygun değildir. Uykuda, rü’yâda yapılan bir tefsîre dayanmakdadır. Bu ise, dinde ibtidâ’dir. Bid’at çıkarmakdır. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bu dînimizde dinde bulunmıyan birşey meydâna çıkınca red ediniz!) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf (Buhârî) ve (Müslim)de yazılıdır.

[Nablüsî de “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Hadîka)nın 128. ci sahîfesinde geniş açıklamakdadır. Yüzaltmışsekizinci sahîfesinde diyor ki, (Uyurken görülen rü’yâlar, rûhânî ilhâmlar gibi, ahkâm-ı islâmiyyeyi bildiren sebeblerden değildirler). Yüzyetmişinci sahîfesinde diyor ki, (Allahü teâlânın, hiç kitâb okumamış birinin kalbini açması, ma’rifetlerle, hakîkatlerle doldurması câizdir. Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf işitince, bunların tefsîrlerini yaparak âlimleri hayretde bırakır. Fekat, bu zât iktidâya sâlih olmaz. Velîdir. Fekat imâm ve mürşid değildir. İslâm âlimi olmak için, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin ahkâmına vâkıf olmak lâzımdır). Yüzseksenyedinci sahîfesinde diyor ki, (Dînin unutulması, ya’nî islâmiyyetin âdet hâline gelmesi, ya’nî islâmiyyete değil, akla ve kendi görüşüne uyulması, dört şeyden ileri gelmekdedir: Birincisi, öğrendiklerini yapmamak. İkincisi, bilmeden yapmak. Ya’nî, Allahü teâlânın emrlerini öğrenmeyip, kendi aklına, görüşüne uymak ve herkesin de böyle olması için çalışmak. Bunların doğru ve fâideli olduklarına inanıp, bunları beğenmiyenlere düşman olmak. Üçüncüsü, yapacağı şeylerin ahkâmını önceden öğrenmemek. Dördüncüsü, insanların din bilgilerini öğrenmelerine mâni’ olmak. Öğrenmek ve gençlere öğretmek istiyenlere, gerici, çağ dışı diye iftirâ etmek.

Tesavvuf büyükleri, Velîler, mürşidler “kaddesallahü teâlâ esrârehüm”, hep islâmiyyete uymuşlardır. Yüksek derecelere böyle kavuşmuşlardır. İslâmiyyete uymak, islâmiyyetin dört delîline uymak demekdir. Bu dört delîl, Kur’ân-ı kerîm ve Sünnet ve İcmâ’ı ümmet ve Kıyâs-ı fükahâdır. Bu dört kaynakdan başka şeylere tâbi’ olanlar Cehennem azâbına gideceklerdir. Bunlar, se’âdet-i ebediyye yolunu kesiciler, bâtılı hak şeklinde gösteren yalancılardır.) (Hadîka) kitâbının birinci cildi hakîkat Kitâbevi tarafından basdırılmışdır.]

İbni Hacer-i Askalânî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” başkasının rü’yâsı, islâmiyyetin hükmlerini bildirmez. İslâmiyyetin hükmleri, vahy ile ve ictihâd ile anlaşılır) dedi. O hâlde, rü’yâ ile âyet-i kerîme nasıl tefsîr olunabilir? İnsanlara, rü’yâ ile nasıl hükm edilebilir? Rü’yâya uyarak, bunlar dünyânın heryerine nasıl gönderilebilir? Böyle yapmakla, ahkâm-ı islâmiyye değişdirilmiş olmuyor mu?

Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmi, insanlara beyân edilmesi, anlatılması için gönderdiğini bildiriyor. Cemâ’at-üt-teblîgiyyenin reîsi ise, kendisine Kur’ânın rü’yâda tefsîr edildiğini söyliyor. Buna göre ve bu görüşde olan Ebül’alâ Mevdûdînin (Tenbîhât)ında iddiâ etdiğine göre, Kur’ân-ı kerîmin, bilinen tefsîr kitâbları ile açıklanması, lüzûmsuz olmakda, rü’yâda gösterilenleri anlıyacak kadar, arabî lügat kitâbları kifâyet etmekdedir. Dinde reformcu olan bu iki kişi, her bid’at sâhibi gibi, hem Kur’ân-ı kerîme kendi görüşlerine göre ma’nâ veriyorlar, hem de, Kitâb ve sünnet yolunda olduklarını söyliyorlar. Bu ise açık bir yalancılıkdır.

(Düstûr-ül-amel) dedikleri, beyânlarında diyor ki, (Teblîg-i cemâ’atcıların maksadları, akîdeleri üçdür:

1 — İ’lâ-i kelimetüllah,

2 — İslâmiyyeti yaymak,

3 — Bu akîdede olanları birleşdirmek. Mezhebde, ahlâkda ve eğitimde islâhât yapmak.) Bunların akîdelerini, inançlarını iyi anlamak için, kitâblarını incelemek lâzımdır. İnançlarının birkaçını bildirelim:

Teblîgcilerin emîrleri olan Muhammed İlyâsın (Gâyemiz, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâbına bildirdiklerini öğretmekdir. Her memleketi dolaşarak, nemâzı anlatmak ve nasîhat vermemiz, bu hareketimizin başlangıcıdır, [Melfûzât s. 31]) sözünden anlaşılıyor ki, bunlar Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiklerini, kendi anladıklarına, mesleklerine göre anlatmakdadırlar. Arkadaşlarından Zahîr Hasena diyor ki, (Bizim yolumuzu, yalnız nemâz kılmağı öğretmek zan ediyorlar. Allaha yemîn ederim ki, hareketimiz nemâzı bildirmek değildir. Yeni bir kavm yetişdiriyoruz) [Dînî da’vet s. 205]. Bu sözü, maksadını açıkca ortaya koymakdadır. İlyâsa tâbi’ olanların, biz herkesin nemâz kılması için çalışıyoruz demelerinin doğru olmadığı açıkca anlaşılmakdadır. Böyle davranmaları, herkesi aralarına alabilmek için bir başlangıç, bir tuzak olmakdadır. Nitekim, (Mekâtîb)in 66. cı sahîfesinde, (Bu fakîre göre, Teblîgimiz, islâmiyyete, tarîkate ve hakîkate şâmildir). Bu söz, İlyâsın, bir rü’yâsı üzerine kurulmuş olan bu cemâ’atin, yeni bir islâmiyyeti ve tarîkati câmi’ olduğunu gösteriyor. Çünki, din demek bu üç esâs demekdir. İslâm ismi altında maskelenen yeni bir din, rü’yâ üzerine kurulmuş bir din getirmekdedirler. Yukarıdaki sözlerinin, bid’at ve dalâlet olduğu meydândadır.

İlyâsın tâbi’lerinden Muhammed İdrîs Ensârî diyor ki, (Bu cemâ’atin akîdesi, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullahdır) [Düstûr s. 4]. Bu akîde, müslimânlığın temel akîdesidir. Fekat, bunu müslimân olmadıkları sözbirliği ile bildirilmiş olan Kâdıyânîler [ya’nî Ahmedîler] ve Behâîler de söylemekdedir. Bunlar da, böyle söyliyerek, yeni bir bid’at fırkası meydâna getirdiler. (Bir işi, bir ibâdeti yapmak, birşeyi yasak etmek için, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirmiş olması lâzımdır. Başka delîl lâzım değildir) dediler. [Düstûr s. 5]. Böylece [Edille-i şer’ıyyeden olan] İcmâ’ ve Kıyâsı inkâr etdiler. Bununla berâber, kendisinin mutlak müctehid olduğunu söylemedi. Çünki söylemiş olsaydı, geçmişini ve bilgisinin derecesini bilenler arasında, buna inanacak kimse olmazdı.

Bir kimsenin bu cemâ’ate dâhil olmasını (Düstûr-ül-amel) şöyle bildirmekdedir: (Kelime-i şehâdet)i söyliyen ve ma’nâsına inanan herkes, bu cemâ’atin a’zâsından olur. Bu cemâ’ate girecek olanın bağlı olduğu fırka, kavm ve bulunduğu memleket ne olursa olsun bir te’sîri yokdur. [S. 5]. Bu yazı gösteriyor ki, müslimân olduğunu söyliyen herkes, ister Kâdıyânî olsun, ister başka bid’at fırkalarının birinde bulunsun, ya’nî hâricî, kaderiyye, mu’tezile, mevdûdiyye ve vehhâbiyye gibi sapıklardan olduğuna bakılmadan, bu fırkaya ortak olabilmekdedir. Ortak olanlar yalnız hadîs-i şerîf ile amel ederler. Selef-i sâlihînin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yapdıklarına ve icmâ’a ve kıyâsa kıymet vermezler. Dört mezhebden birine tâbi’ olmazlar. Bununla berâber, islâmiyyete ve tesavvufa ve hakîkate tâbi’ olduklarını söylerler. Bu ise, açık bir dalâlet, şaşkınca bir sapıklıkdır. Teblîg-i cemâ’at denilen bu yol, Cemâ’atül-islâmiyye denilen Ebül’alâ Mevdûdînin sapık fırkasına benzemekdedir.

Kendi emîrlerinin seçilmesinde de diyor ki, (İslâm nizâmında Emîrlik çok mühimdir. Cemâ’at-üt-teblîg içinden seçilen Emîr, islâmiyyetin bildirdiği ulül-emr demekdir. Bunun ma’rûf olan emrlerine her ferdin itâ’at etmesi, Allahın ve Resûlünün emrlerine itâ’at etmek gibi farzdır.) [S. 6] (Emîrin, islâmiyyete uygun olan emrlerine, i’tirâz etmeden itâ’at etmek vâcibdir. Emrlerinin senedlerini, delîllerini araşdırmak câiz değildir. Emrlerini yapmamak, yâhud rızâsına uygun olmıyanı yapmak büyük günâhdır. Allahü teâlânın müâhazesine, azâbına sebeb olur). [S. 7] Görülüyor ki, Emîrlerini Peygamber derecesine yükseltmekdedirler. Sekizinci sahîfesinde diyor ki, (Emîrin, mühim bir emr vereceği zemân, cemâ’atin ileri gelenleri ile müşâvere etmesi, sonra Şûrâ meclisi a’zâları ile müşâvere etmesi, ya’nî bunlara danışması vâcibdir. Reyleri dağılırsa, bunlardan, dilediğini tercîh ederek, bunu emr eder). Görülüyor ki, bunlar yalnız hadîs-i şerîflere ve emîrlerine itâ’at etmekdedirler. Sanki, Kur’ân-ı kerîmde, yalnız emîrlerine itâ’at olunması emr edilmiş, ona itâ’at farz olmuşdur. Ona uymıyandan Allahü teâlâ intikâm alacakdır. Şûrâ üyelerinin ve idârecilerinin söylediklerine uymasa dahî, emîre itâ’at lâzım olmakdadır. Bu şûrâ üyeleri ve idârecileri ve emîrleri, kendilerinden olmakda, ya’nî hangi fırkadan olduğu ve ne kadar ilm sâhibi olduğu ve başka hiçbir şart araşdırılmadan, yalnız Kelime-i şehâdet söylemekle biraraya toplanmış bulunan kimselerdendir. Hâlbuki, Selef-i sâlihîn [ya’nî Ehl-i sünnet âlimleri] Ülül-emr olacak zâtın nasıl olacağını bildirdiler. Allâme Ebüssü’ûd efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Ülül-emr, hak yolda olan âmirler ve âdil olan hâkimlerdir. Hulefâ-i râşidîn denilen dört halîfe ve bunların izinde olanlar böyledir.) İmâm-ı Kerhî, (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zemânında ve dahâ sonra olan âmirlerdir. Hâkimler, askerî âmirler böyledir) dedi. Ba’zılarına göre ise, Ülül-emr, islâm âlimleri demekdir. Teblîg-i cemâ’atçıların kendi aralarında seçdikleri emîrlerin böyle olmadıkları meydândadır. Bu emîrlerine itâ’at etmenin vâcib olduğunu, itâ’at etmiyenin büyük günâh işlemiş olacağını söylemeleri de, hiçbir temele dayanmamakdadır.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ümmetinin başına gelecekleri bildirirken, (Benî İsrâil yetmişiki millete ayrıldı. Ümmetim de, yetmişüç fırkaya ayrılacakdır. Bunlardan yalnız bir fırka kurtulacak, diğerlerinin hepsi Cehenneme gidecekdir) buyurdu. Eshâb-ı kirâm, bunu işitince, (O hangisidir, yâ Resûlallah) dediler. (Benim ve Eshâbımın yolunda olanlardır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi, Tirmüzî yazıyor ve Abdüllah bin Ömerin haber verdiğini bildiriyor. İmâm-ı Ahmedin ve Ebû Dâvüdün yazdıklarına ve hazret-i Mu’âviyeden haber aldıklarına göre de, (Bunlardan yetmişikisi Cehennemde, geri kalan biri Cennetdedir. Bu da, bir cemâ’atdir) buyurdu. Bu hadîs-i şerîf (Mişkât) kitâbının (İ’tisâm) bâbında da yazılıdır. Ey müslimânlar! Bu hadîs-i şerîfde bildirilen tek kurtuluş fırkasını ve bunların Cennete girmeğe sebeb olan i’tikâdlarını arayıp bulmalıyız ve bunların i’tikâdına uymıyan sapık fırkalardan sakınmalıyız! Bu sûretle Cehennemin ateşinden, alevlerinden kurtulmağa çalışmalıyız! Gavs-ul-a’zam Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, ikinci hadîsde bildirilen (Cemâ’at)i ve birinci hadîs-i şerîfi şöyle açıklamakdadır: (Mü’minin Sünnete ve Cemâ’ate tâbi’ olması lâzımdır: Sünnet Resûlullahın gösterdiği yoldur. Cemâ’at da, (Hulefâ-i râşidîn) denilen dört halîfe zemânlarındaki Eshâb-ı kirâmın sözbirliği yapdığı şeylerdir. Müslimânın, bid’at sâhiblerinin çoğalmalarına mâni’ olması, onlara yaklaşmaması, selâm vermemesi lâzımdır. Mezheb imâmı Ahmed bin Hanbel, bid’at sâhibine selâm veren, onu sevmiş demekdir buyurdu. Çünki, hadîs-i şerîfde, (Selâm vermeği yaygın hâle getiriniz! Böylece sevişiniz) buyuruldu). Bunlar (Gunyet-üt-tâlibin) kitâbının 90. cı sahîfesinde yazılıdır. Muhakkiklerin sonuncusu olan büyük âlim Ahmed ibni Hacer-ül-Heytemî “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, (Savâık-ul-muhrika) kitâbının 149. cu sahîfesinde, bunları geniş bildirmekde, bu arada, (Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılanlara (Mübtedi’) denir. Bunlar, birinci asrda ortaya çıkmağa başladılar) demekdedir.

İbni Hacer-i Heytemî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Feth-ul-cevâd) kitâbında diyor ki, (Mübtedi’, Ehl-i sünnetin sözbirliği ile bildirmiş olduğu i’tikâda uymıyan kimsedir. Bu sözbirliğini Ebül’Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Ma’türîdî “rahmetullahi teâlâ aleyhimâ” ile bunların yolunda olan âlimler bildirdiler). (Fetâvâyı hadîsiyye) kitâbının 205. ci sahîfesinde diyor ki, (Bid’at sâhibi demek, inanışları Ehl-i sünnet inanışından ayrı olan kimse demekdir. Ehl-i sünnet inanışı, Ebül’Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Ma’türîdînin ve bunlara tâbi’ olanların inanışıdır. İslâmiyyetin beğenmediği birşeyi meydâna çıkaran herkes bid’at sâhibi olur). Şâfi’î âlimlerinden Ahmed Şihâbüddîn Kalyûbî Mısrî (Kenz-ür-râgıbîn) hâşiyesinin dördüncü cildinde diyor ki, (Ebül-Hasen Eş’ârînin ve Ebû Mansûr Ma’türîdînin bildirdiklerinden ayrılan kimse (Sünnî) değildir. Bu iki imâm Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Eshâbının yolundadırlar).

Yukarda yazılanlardan anlaşılıyor ki, bu ümmet yetmişüç millete ayrılacak, bunlardan yalnız birisi Cehennemden kurtulacakdır. Her mü’minin bu bir fırkayı arayıp bulması ve bunlara tâbi’ olması vâcibdir. Bunlar, Ebül-Hasen Eş’arî ve Ebû Mansûr Mâ’türîdînin yolunda olanlardır. Zemânımızda ortaya çıkıp yeni bir islâm fırkası kuranın, yalnız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) demekle kalıp, Ehl-i sünnet velcemâ’at i’tikâdında olmaması nasıl doğru olabilir? (Cemâ’at-üt-teblîgiyye) isminde yeni türeyen bu fırkanın sözleri ve yazıları gösteriyor ki, bu fırkaya girmek için yalnız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah) demek şartdır. Bunu söyliyen kimse, hangi sapık fırkadan olursa olsun ve Resûlullahdan başka kimseye hattâ Eshâb-ı kirâma ve müctehid imâmlara itâ’at etmese de, bu fırkaya girmekdedir. Kâdıyânî, Nîcerî, Vehhâbî, (Cemâ’at-i islâmiyye)ci ya’nî Mevdûdîci ve müslimân olmıyan başka yollardaki kimselerin, bu cemâ’atden olduklarını görüyoruz. Bu hâlleri ümmet içinde fesâd çıkarmak, bölücülük yapmak değil de, ne olabilir?

Acabâ içlerine aldıkları böyle sapık kimseleri, sonra islâh etmiyorlar mı? Kitâblarından anlaşılan ve yapdıklarından görülen, bunun tersidir. Mezhebler üzerinde konuşmağı men’ ediyorlar. Herkesi kendi akîdesinde serbest bırakıyorlar. (Düstûr-ül-amel)’in 16. cı sahîfesinde, (Bölücü ve lüzûmsuz mes’ele üzerinde durulmaz. Tevhîdin aslı ve islâmın esâsı incelenir) diyor. (Miftâh-ut-teblîg) kitâblarının 218. ci sahîfesinde de, aynı şeyler yazılıdır. Kurucuları olan Muhammed İlyâs, (Melfûzât)ının 116. cı sahîfesinde, (Yolumuzun aslı, îmânı kuvvetlendirmekdir. Akâid bilgilerini genişletmek doğru değildir. Yoksa, kalblerde fitne, zihnlerde şübheler hâsıl olur) diyor. (Mekâtîb)inin 142. ci sahîfesinde, (Ara sıra, bid’at kelimesini kullanıyorsunuz. Böyle sözleri söylemeyiniz! Böyle sözler, insanlar arasında fitne çıkmasına sebeb olur) demekdedir.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki, bunlarda Ehl-i sünnet i’tikâdı yokdur. Yetmişüç fırkadan herbiri aralarına serbestçe karışabilir. Hattâ müslimân olmıyanlar da, dâhil olur. İ’tikâd bilgileri üzerinde durmazlar. Hattâ bunların öğrenilmesini men’ etmekdedirler. Yalnız Peygamberlerin yolunda olduklarını söylerler. Hadîs-i şerîfde bildirilmiş olan, i’tikâdı doğru tek fırkayı araşdırmazlar. Bunu taleb etmenin fitneye sebeb olacağını söylerler. Bid’at ve benzeri kelimeleri kullanmazlar. Böyle sözler, fitne çıkarır derler. Bütün bu sapık davranışları ile birlikde, kendilerinin Ehl-i sünnet velcemâ’at mezhebinde olduklarını söylerler. Hâlbuki, bu hak mezhebdekilere göre, bunların dalâletde olduklarında hiç şübhe yokdur.

İslâm âlimleri, müslimânların bid’at sâhibleri ile görüşmelerini, onlara yaklaşmalarını, konuşmalarını yasak etdiler. Abdülkâdir Geylânî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, bid’at ehlinin mezheblerinin bozuk olduklarına inanmak, onlara uymamak lâzım geldiğini, onları sevmemenin çok sevâb olduğunu bildirdi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bid’at sâhibine düşman gözü ile bakan kimsenin kalbini Allahü teâlâ emân ve îmân ile doldurur. Bid’at sâhibini kötü bileni Allahü teâlâ, Kıyâmet gününün korkularından korur. Bid’at sâhibine hakâret edene, Allahü teâlâ, Cennetde yüz derece ihsân eder. Bid’at sâhibini güler yüzle karşılıyan veyâ ona iyilik eden, Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâma göndermiş olduğu islâmiyyeti beğenmemiş olur) buyurdu. Mugîrenin Abdüllah ibni Abbâsdan haber verdiği hadîs-i şerîfde de, (Bid’at sâhibi, bid’atinden vazgeçmedikçe, Allahü teâlâ, onun hiçbir ibâdetini kabûl etmez!) buyuruldu. Fudayl bin İyâd “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” buyurdu ki, (Bid’at sâhibini seven kimsenin ibâdetlerini Allahü teâlâ yok eder ve kalbinden îmân nûrunu çıkarır.) Bid’at sâhibini sevmiyenin ibâdetleri az olsa bile günâhlarının afv olunması umulur. (Yolda, bir bid’at sâhibi ile karşılaşmamak için yolunu değişdir!) Bu hadîs-i şerîfler ve nasîhatler, (Gunye) kitâbının doksanıncı sahîfesinde yazılıdır. Kendilerinin müslimân olduklarını söyliyen ve Ehl-i sünnet olarak tanıtan (Cemâ’at-üt-teblîgiyye)ciler, her fırkadan olan sapıkları aralarına alıyorlar. Ehl-i sünnet olsun, ehl-i bid’at olsun, her müslimân bunların fırkasına girebiliyor. Böyle oldukları hâlde, hak yolda bulunduklarını iddi’â ediyorlar. Bu gidişleri, iki zıd şeyi [meselâ ateşle barutu] birlikde bulundurmak gibi olmakdadır. Bu ise muhâldir, olacak şey değildir.

Cemâ’at-üt-teblîgıyyenin kurucusu olan Muhammed İlyâs rü’yâda gördüklerini yeni bir din olarak ortaya koyarken mezhebsizlerden kendisine bulaşan mikropları da aşılamakdadır. (Mekâtîb)in doksanıncı sahîfesinde diyor ki, (Hatm-i Kur’ân ve zikr cem’iyyetlerinde bulunmak, elbet iyidir. Din büyükleri bunu bildirmişlerdir. Fekat bu işde bid’at sâhiblerine benzemek tehlükesi olduğu için, böyle yerlerde bulunmamak ihtiyâtlı olur. Peygamberimize (Sana salât ve selâm olsun) derken, Onun hâzır olduğunu ve gördüğünü düşünmek veyâ bid’at sâhibleri (?) gibi söylemek tehlükesi de böyledir. Evet, aşırı muhabbet ile şu’ûru gayb ederek söylemek câiz ise de, şeytân karışıp îmânını bozabilir. Bu ise, dahâ büyük tehlükedir).

Şu söze bakınız! Resûlullahın hâzır olduğunu ve gördüğünü düşünerek, O yüce Peygambere “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” salât ve selâm söylemek, aşırı muhabbet sebebi ile, istemiyerek olsa bile, câiz değil imiş. Îmânın bozulmasına sebeb olacağı için, bundan sakınmak lâzım imiş. Bu sözler, vehhâbîlik inancıdır. Hattâ, aşırı muhabbet ile söylemeği yasak etmesi, vehhâbîliği de aşan bir sapıklıkdır. Müslimân olan, bunu yasak etmez. Bu adam, acabâ nemâz kılarken, bütün müslimânların (Esselâmü aleyke Eyyühen-Nebiyyü!) demelerini nasıl karşılamakdadır? Bakınız! Huccet-ül-islâm İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh” (İhyâül’ulum) kitâbında ne buyuruyor! (Önce, kalbine Resûlullahın mubârek şeklini getir. Sonra, Esselâmüaleyke eyyühen-Nebiyyü oku ve bu sözünü işiteceğine ve sana cevâb vereceğine inan) (Birinci cild, s. 129). Osmânlı âlimlerinden Muhammed Hakkı efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 1301 [m. 1884] de Mekkede vefât etmişdir. (Hazînet-ül-esrâr) kitâbının 166. cı sahîfesinin birinci makâmında, (Müslimân, kendisinin Resûlullahın karşısında olduğunu düşünmeli, Onu kendisi ile Allahü teâlâ arasında şefâ’atçı, vesîle ve imdâda yetişici bilerek, ta’zîm, saygı ve edeb ile salât ve selâm söylemelidir. Bu makâmda, en uygunu, esselâmü aleyke eyyühen-Nebiyyü demekdir…) diyor.

Ârif-ü billah Seyyid Muhammed Osmân Mirgânî Mekkî Hanefî, 1268 [m. 1852] de Mekkede vefât etmişdir. (Akreb-üt-turuk-ı ilelhak) kitâbının ondördüncü sahîfesinde diyor ki, (Resûlullahın karşısında olduğunu, seni gördüğünü ve sesini işitdiğini düşün! Uzakda isen de, Allahü teâlâ sesini işitdirir ve seni gösterir. Burada, yakın ile uzak arasında fark yokdur). Bütün bu yazılar, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem”, kendilerinin karşısında düşünenleri gördüğünü, seslerini işitdiğini göstermekdedir. Cemâ’at-üt-teblîgıyyeyi kurmuş olanın buna inanmadığı anlaşılmakdadır. O, aşırı muhabbet ile olsa bile, bunu yasaklamakda, kendisini düşünenleri görmez ve seslerini işitmez demekdedir. Bu sözü ise, vehhâbîlik inançlarının temeli olan (Ölü işitmez) demekdir. Bu konuda sözün en doğrusu, derin âlimlerin sonuncusu olan Ahmed ibni Hacer-i Heytemînin (Fetâvelkübrâ) kitâbının, ikinci cild, dokuzuncu sahîfesinde yazılı olan fetvâsı olup şöyledir:

Süâl — İnsanın rûhu çıkacağı zemân, Resûlullahı görür mü? Görünce, Ona, bu zât için ne dersin denirmiş. (Bu zât) kelimesi, yanında bulunan kimse için kullanılır. Aynı zemânda pekçok kimse ölmekdedir. Bunların herbirine (Bu zât) denildiğine göre, Resûlullahın, bir anda çeşidli yerlerde görüldüğü anlaşılmakdadır. Bu nasıl oluyor?

Cevâb — (Evet Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ölmek üzere olan herkese görünmekde ve (Bu zât için ne dersin?) denilmekdedir. Böyle olması, Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü göstermekdedir. (Bu) kelimesi, yanında bulunan kimseyi göstermekde kullanılır. Bu söz, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” çeşidli yerlerde, çeşidli şekllerde bir anda görülebileceğine inanmayana cevâbdır. Hâlbuki, akl yolu ile de buna inanılır. Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” zât-i şerîfi bir ayna gibi olmakda, herkes bu aynada kendi güzelliğinin, çirkinliğinin sûretini görmekdedir. Aynanın güzelliğinde hiç değişiklik olmaz. Kabr hayâtı ve âhıret hayâtı, dünyâ hayâtına benzemez. Dünyâda, her insanın tek bir şekli vardır. Evliyânın, dünyâda da, çeşidli şekller aldığı çok görülmüşdür. Kadîb-ül-ban Hasen Mûsulînin ve başkalarının böyle göründükleri meşhûrdur). 570 de Mûsulda vefât etmişdir.

Yirmidokuzuncu sahîfedeki iki fetvâsından birincisinde diyor ki, (Ölüler, kendilerini ziyâret edenleri tanırlar. İbni Ebiddünyânın haber verdiği hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyâret edip oturunca, meyyit onu tanır ve selâmına cevâb verir) buyuruldu. Diğer hadîs-i şerîfde, (Bir kimse, tanıdığı bir mü’min kardeşinin kabri yanından geçip, selâm verince, onu tanır ve selâmına cevâb verir) buyuruldu. İkinci fetvâsında diyor ki, (Ölü, dirilerin seslerini işitir. İmâm-ı Ahmedin bildirdiği hadîs-i şerîfde, (Meyyit, kendini yıkayanı, taşıyanı ve kabre koyanı tanır) buyuruldu). 1362 [m. 1943] senesinde, Ankarada vefât etmiş olan derin âlim, büyük Velî, Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri, İbni Hacer-i Mekkî için, (İslâm âlimlerinin en büyüklerindendir. Her sözü sağlam ve huccetdir) buyurdu.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâzır olmasında, görmesinde nasıl şübhe edilebilir? Peygamberlerin, hattâ Velîlerin temiz rûhları, bedenlerinden ayrılınca, mertebeleri artar. Melekler gibi tam tasarruf sâhibi olurlar. Böyle olduğunu Ehl-i sünnet âlimleri sözbirliği ile bildirdi. Bunu yalnız, Muhammed bin Abdülvehhâb inkâr ediyor. Allahü teâlâ onu dalâletde bırakdı. Cemâ’at-üt-teblîgıyyenin başı İlyâs da, onun sapık akıntısına kapıldı. Buna inananların gözlerini aydınlatmak ve mülhidlerin yüzlerini kızartmak için, âlimlerin sözlerinden bir misâl dahâ verelim:

Hindistândaki âlimlerin büyüklerinden şâh Veliyyullah-i Dehlevî, (Huccet-üllahil-bâliga) kitâbında C. 1, Sh. 35 de diyor ki, (İnsan ölünce, rûhunun madde âlemi ile ilgisi kalmaz. Kendi aslına döner. Melekler gibi olur. Onlar gibi, insanlara ilhâm eder, yardım yapar. Allahü teâlânın dîninin yayılmasına, kuvvetlenmesine yardımcı olur. Bu yolda çalışanlara imdâd eder. Takım takım yardıma geldikleri görülür). Bu söz, mubârek rûhların melekler gibi iş yapdıklarını gösteriyor. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hâzır olduğuna ve işitdiğine inanmıyanı iknâ’ etmek için, bu söz yetişmez mi? Bütün varlıkların aslı ve Allahü teâlâya yaklaşdıran biricik sebebin O olduğunu islâm âlimleri sözbirliği ile bildirdiler.

Allâme Abdürrauf Münâvî, (Er-ravd-un-nadîr) kitâbında diyor ki, (Temiz rûhlar, bedenlerinden ayrılıp, makâmlarına yükselince, hiçbirşey kendilerine perde olmaz. Herşeyi görür veyâ meleklerden öğrenirler. Bu, öyle bir sırdır ki, çok az kimseye bildirilmişdir. Mubârek rûhlar böyle olunca, hepsinin en üstününün nasıl olacağını düşünmeli ve iyi anlamalıdır!)

Ahmed Zeynî Dahlân hazretleri, (Takrîb-ül-üsûl)de diyor ki, (Âriflerden çoğu bildirdi ki, Velî ölünce, rûhunun müridlerine olan bağlılığı devâm eder. Bunun bereketi ile, nûrlar, feyzler hâsıl olur. Böyle olduğunu, Kutbül-irşâd Abdüllah-ul-Haddâd hazretleri uzun açıklamış, bu arada şöyle demişdir: Velî öldükden sonra, kendine yakın olanlarla ilgilenir. Diri iken olan ilgisinden dahâ çok ilgilenir. Çünki, diri iken, kulluk vazîfelerini yapmakla da meşgûldür. Ba’zan bu meşgûliyyetleri ağır basar. Hele bu zemânda, çoğunlukla böyle olmakdadır. Seçilmişler ölünce, şeklleri, bedenleri gayb oluyor. Fekat, hakîkatleri mevcûd kalır. Kabrlerinde diridirler. Velî, kabrinde diri olduğu için ilmi, aklî ve rûhânî kuvvetleri hiç değişmez. Hattâ öldükden sonra, hepsi dahâ artar). Sahîfe 58. Bütün Velîler için böyle olunca, Peygamberler için ve hele hepsinin en üstünü olanı için nasıl olduğunu anlamalıdır. Bu açık hakîkati, ancak mezhebsizlik zehri ile bozulmuş olan ve dinden çıkmış mülhidlerin tuzaklarına düşmüş olan inkâr eder. Allahü teâlâ, bu büyük belâdan bütün müslimânları korusun! Âmîn. (El-muallim) mecmû’asından terceme temâm oldu. Bunların arabî aslları, (El-üstâz Mevdûdî) kitâbı ile birlikde, İstanbulda ofset yolu ile basdırılmışdır.

About these ads

Yorumlar»

1. HASAN - 21/04/2011

KİM ALLAH CC EMİRLERİNİ PEYGAMBER S.A.V
EFENDİMİZ İN TARİF ETTİĞİ ŞEKİLDE YAŞIYORSA ALLAH CC ONDAN RAZI OLSUN KİM BUNUN DIŞINDA BİR HAYAT YAŞIYORSA ALLAH CC O KİŞİYE HİDEYET VERSİN

2. BAŞKAN - 21/04/2011

selamunaleykum ya arkadaş anlamadım yokmu tebliğ cemaatine ulaşacağım bir telefon bir mail adresi dolandırıldım bu cemaatin yaptığım ticaretten haberi var ancak sonuç olarak dolandırılıp mağdur edildiğimden iftiraya fitneye maruz kaldığımdan haberi yok ancak artık birileri bu durumla ilgilenmez bana ulaşmaz ise bu cemaatin beni dolandırdığını tüm görsel yazılı medyada ve internet paylaşım sitelerinde yayınlarım hergün bir yıl boyunca canım yanmış bilginiz olsun en önemlisi haksızlığa maruz kalmışım hemde sözde kadılık okumuş cemaat ehli biri mehmet doğan doğankablo korumanın sahibi ortakları tarafından dolandırıldım


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: