CENNET ve CEHENNEM SONSUZDUR! 2

DEVAM==>

B) İBNÜ’L-KAYYİM’İN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI:

İbnü’l-Kayyim’in görüşü: “Cehennem var olduğu müddetçe kâfirler orada ebedî kala­caklardır.
Ancak gün gelecek cehennem yok o­lacak- tır. İçindekiler cehennemden cennete taşı­nacak- tır.” şeklindedir.
İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği âyetlere ge- lince; o bu dâvâsını desteklediğini zannettiği üç âyet zikretmiştir ki bunlar sırayla şöyledir:
﴿ فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ خَالِدِينَ فِيهَمَا دَامَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَإِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ ﴾
“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki!
Onlar orada gökler ve yer durdukça sü­rekli kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği süre başka; çünkü Rabbin, dilediğini yapan­dır.”(Hûd Sûresi:106-107)

﴿ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْإِنْسِ وَقَالَ أَوْلِيَاؤُهُمْ مِنَ الْإِنْسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِي أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ ﴾

“Allâh, onların hepsini bir araya top­la­dığı gün: ‘Ey cinler (şeytanlar) top­luluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız’ buyurur. Onların, insanlardan olan dostları ise: ‘Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize ver­diğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah da: ‘Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî ka­lacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hik­met sahibidir, hakkıyla bilendir.’ buyurur.”(En‘âm Sûresi:128)
﴿ لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا ﴾

“Hukublar (uzun süreler) boyunca ora­da kalacaklardır.”(Nebe Sûresi:23)
Ehl-i Sünnet âlimleri birçok tefsir ve eser­de bu âyetleri önceki âyetlerin doğ­rultusunda anlamışlar ve cehennem ehlinin ateşten sonsu­za dek çıkamayacağını, bir müddet sonra Al­lâh’ın irâdesiyle çı­kacak olanların ise günah­kâr Müs­lümanlar olduğuna icmâ‘ etmiş­lerdir.
Ulemâ buna dâir çok fazla delil getirmiş­lerdir. Yukarıda ismini verdiğimiz kitaplara ba­kılırsa bunun tartışma kaldırmayacak bir mese­le olduğu görülecektir. Biz bu delillerden birka­çını zikretmekle yetineceğiz.
Birincisi; burada geçen (إِلَّا مَا شَاءَ ) istisnâ cümlesi (إِلَّامَنْ شَاءَ)mânâsındadır.
Yâni buranın: “Allâh’ın dilediği müddet hariç” mânâsında değil de, “Dilediği kimse hariç” mânâsında an- laşılması gerekir.
Bu durumda Allâh’ın dilediği kimselerin günahkâr Müslümanlar olması gerekir. Zîrâ onlarca âyet ve hadis ehl-i cehennemin ateşten çıka­ma­ya­cak­larını açıkça beyân etmiştir. Kur’ ân-ı Kerîm âyetleri arasında bir çelişki bulun- madığına göre bu âyet-i kerîmeyi diğer açık i- fâdeli âyet-i kerîmelere göre tefsîr etme zo- runluluğu vardır. Hulâsa:

﴿ فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنٰى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ ﴾

“Hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.” (Nisâ Sûre- si:3) âyetinde olduğu gibi, burada da “Mâ” lafzı zikredilip “Men” lafzı kastedilmiştir.
İbni Cerir et-Taberî (Rahimehullâh), En‘am Sûresi:128. âyetinde geçen istisnânın tefsirinde bu mânâyı, Katâde, Dahhâk, Ebû Sinan ve Hâlid b. Ma‘dân (Radyallâhu Anhüm)den rivâyet et­miş ve Ehl-i hakkın görüşünün bu olduğunu söylemiştir.
İkincisi; istisna edilen müddet; kabre gi­rildiği zamandan, diriltilme zamânına kadar ge­çecek olan müddet olabilir. İbn Cerir et-Tabe­rî, ikinci ihtimal olarak bu görüşü zikretmiştir.

Üçüncüsü; (إِلَّا مَا شَاءَ) âyeti “Mücmel”dir (ifâde ettiği mânâ kapalıdır). Diğer âyet ve ha­disler ise ateşin ebedîliği mâ­nâ­sında “Zâhir (a­çık ifâdeli)” hattâ “Nass (kat‘î delil olmakta)”­dır. “Zâhir”le “Mücmel”te‘âruz (çelişme arz)­ettiğinde ise mücmel’in, zâhir’in anlaşıldığı mânâda anlaşılması gerekir. Bu husus, usûl ve dinde mukarrer bir kāidedir. Şu halde bu istisna âyetlerini, cehennem azâbının sonu olmadığını bildiren âyetlere göre anlamak gerekir.
Dördüncüsü;( إِلَّا مَا شَاءَ) âyetindeki istisnâ sâdece cehen­nem ehli hakkında değil, cennet ehli hak­kında da nâzil olmuştur. Nitekim Allâh Te‘âla:

﴿ وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ عَطَاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ﴾

“Mutlu olanlara gelince, onlar da cen­nettedirler. Rabbinin dilediği hâriç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî kala­caklardır. Bu (nîmetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.” (Hûd Sûresi:108) buyurmaktadır.
Hâlbuki cennetin ebedî olmadığını, Cehm b. Safvan’dan başka iddia eden olmamıştır ki, biz onun görüşünün bâtıl olduğunu anlatmıştık.
Beşincisi; “Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır.”âyet-i celî­lesindeki “Gökler ve yerden” âhiretin yer ve gökleri kastedilmiştir ki onların da ebedî oldu­ğu sâbittir. Bu ifâdelerle dünyâdaki yer ve gök­lerin kastedildiğini iddia edenler, acabâ kı­yâ­metin ardından, yer ve gök­lerin yıkıl­masından sonra diriltilen kâfirlerin hiç cehenneme uğra­mayacaklarına mı inanıyorlar!!

Altıncısı; İbnü’l-Kayyim’in de­lil zannet­tiği: “Hukublar (devirler) bo­yunca o­rada ka­la­cak­lar­dır.”(Nebe’ Sûresi:23) â­yetine gelince:
Bâzı hadislerde “Hukub” lafzı ellibin sene ile tefsir edilmiştir. Şu halde İbnü’l-Kayyim’in hesâbı basit olarak, çoğul sîğasının en azı olan üç i­le ellibini çarparak netice verir ki buna göre yüzellibin sene sonra kâfirlerin cehen­nemden çıkması söz konusu olur.
Fakat bu istidlâl, usûl ilminde “Fâsid istid­lâller” diye bilinen mef­hû­m-u muhâ­lif’in kı­sımlarından biri olan mef­hûm-u a­det istidlâli­dir. Yâni Allâh “Ahkab müddeti o­ra­da kala­caklar” buyurmuştur. Yoksa “Ahkab müddeti bitin­ce çı­kacaklar” bu­yurmamıştır. (Mustafa Sabri Efendi, Yeni İslâm Müctehidle­rinin Kıymet-i İl­miyyesi sh:108)
Kaldı ki mefhuma itibar etsek dahî cehen­nemin sonsuz olduğunu söyleyen âyetlerin mantûku ortadadır. Mantûkun mefhuma (nassın açıkça söylediği mânânın, ondan çıkarılabilen diğer mânâlara) tercih e­dildiğini tüm ulemâ ka­bul etmiştir. Bırakın ule­mâyı, sapık görüş sâ­hiplerinden bile bunu inkâr eden yoktur.

Yedincisi; Hukub kelimesi, “Dehr (uzun zaman)” mânâsına geldiği gibi, lügât itibarıyla “Ebed (ardı arkası kesilmeyen)” mânâsına da gelmektedir.
Yâni bu kelimenin lügât mânâsı, ebediyete münâfî (sonsuzluk mefhûmuna tamamen zıt) olmadığından bu âyetle, cehennemin sonsuz ol­duğunu söyleyen âyetleri hem âyetler, hem ha­disler, hem de icmâ‘ gereği nesh edemezsiniz. Aksine bunca delil sizi bu âyeti de öncekiler gi­bi anlamak zorunda bırakır.
Hulâsa; Allâh-u Te‘âlâ ce­hennemin e­bedî olduğunu bildirmek için ne buyurmalıydı? “Huld” buyursa tevil ediyorsunuz, “Ebed” bu­yursa tevil ediyorsunuz. Ne buyursa tevil edi­yorsunuz!
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sarih beyanlarına da itibar etmiyorsu­nuz.
Bu durumda biz de sizi ikna etmek mec- buriyetinde değiliz. Kendisine uyulması gere- ken şey ancak hak olandır, hak da ortadadır!
Sekizincisi; İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği Sahâbe kavillerine gelince:[2]
Cehennemin müebbed olmadığına dâir Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edilen söz kasıtlı olarak yanlış yorumlanmıştır. Çünkü o söz:
“Şâyet cehennem ehli cehen­nemde Âlic denilen yerin kumları miktârı uzun zaman kala­cak olsalar da, sonunda çıkacakları bir gün ge­lir” mânâsında değildir. Aksine:“Kumlar sa­yısınca cehennemde bekleyecek olsalardı bi­le, günün birinde çıkar­lardı” şeklindedir ki bu: “Kum tanelerinin bir sonu vardır, ama onlar sonsuz bekleyecekleri için hiç çıkma­ya­caklar. Çünkü kum yığınları tükenir, ebedi olan cehen­nem müddeti tüken­mez.” demektir.
Bu mânâ tıpkı Taberânî’nin, Abdullâh ibni Mes‘­ûd (Radıyallâhu Anh)dan naklettiği:
عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَوْ قِيلَ لأَهْلِ النَّارِ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ فِي النَّارِ عَدَدَ كُلِّ حَصَاةٍ فِي الدُّنْيَا لَفَرِحُوا بِهَا، وَلَوْ قِيلَ لأَهْلِ الْجَنَّةِ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ فِي الْجَنَّةِ عَدَدَ كُلِّ حَصَاةٍ فِي الدُّنْيَا لَحَزِنُوا، وَلٰكِنْ جُعِلَ لَهُمُ الأَبَدُ.»

“Cehennem ehline: ‘Bütün dünyâda bu­lu­nan çakıl taşla­rı­nın sayısı kadar uzun müd­det orada ka­la­cak­sınız!’ denilse, kuşku­suz sevinirlerdi, cennet ehline de: ‘Bütün dünyâ­da bulunan çakıl taş­larının sayısı ka­dar u­zun müddet kalacaksı­nız!’ denilse, kuş­kusuz hüzünlenirlerdi. Fakat onlar için son­suzluk takarrur etmiştir.”(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:­10384, 10/179-180)hadîs-i şerîfine uygun düşmekte­dir.
Demek ki böyle bir şey onlara denilmeye­ceği gibi, cehennem ehli kumlar miktârı kalıp çık­mayacaktır.

Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edi­len kavli i­se Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh) Ömer (Radıyal­lâhu Anh)dan munkatı‘ olarak rivâyet etmiştir.
Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh)ın “Mürsel”­lerinin makbul olup olmadığı ihtilaflıyken, hat­tâ birçokları bu rivâyetleri kabul etmezken İb­nü’l-Kayyim’in, îtikādi bir konuda onlarca â­yet-i kerîmeyi ve sahih hadis-i şerifleri tevil e­derek hak görüşün hilâfına, bâtıl görüşüne delil alması gerçekten üzücüdür.
Zâten Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözü, gü­nahkâr Müslümanlar hakkındadır. Üstelik İb­nü’l-Kayyim’in dâvâsı cehennemin yok olaca­ğı hakkındadır, hâlbuki Ömer (Radıyallâhu Anh)ın “Günün birinde çıkarlardı” sözü, cehenne­min son bulacağını aslâ bildirmemektedir.
Aksine cehennem devam ederken ehlinin oradan çıkacaklarını bildirmektedir. Bu ise İb­nü’l-Kayyim’in iddiasına delil teşkil etmez.
Hulâsa; Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözünü İbnü’l-Kayyim’in mânâlandırdığı gibi anlaya­cak olsak bile yine bu: “Kalbinde zerre mik­tarı îman olanlar cehennemde Âlic denilen yerin kumları miktarı kalacak olsa bile, el­bet çıkacakları bir gün gelecektir” demek o­lur.

İbnü’l-Kayyim’in; Ebû Hureyre, İbn-i Mes‘ûd ve Abdullah b. Amr b. el-Âs (Radıyallâ­hu Anhüm)ün: “Kuşkusuz cehennem üzerine öy­le bir zaman gelecek ki içinde kimse kalma­yacak”rivâyetini dâvâsına delil göstermesi ye­rinde değildir.

Zîra İbn-i Mes‘ûd (Radyallâhu Anh)a âit bu ri­vâyetin râvîsi olan Ubeydullah b. Mu‘âz:“U­lemâmız bu hadis hakkında: ‘Bununla gü­nah­kâr Müslümanlar kastediliyor’ demiştir” ki, Müslümanların sonunda cehennemden çıkacağı ittifak konusudur.

Yine İbn-i Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)a âit sahih rivâyetler, cehennemden çı­ka­cak olan­la­rın günahkârlar ol­duğunu bildirir. Onun bu gö­rüşünü nakleden sahih rivâyetleri büyük Mu­haddis ve Fakîh İmam et-Tahâvî (Rahimehullâh)ın “Müşkilü’l-âsâr”(14/­341) isimli eserinde ve “Musannef”lerde açık bir şekilde görüyoruz.
İmam Beğavî (Rahimehullâh) bu iki rivâyeti Hud Sûresi:107. âyet-i kerîmesinin tefsirinde zik­ret­miş ve sonrasında: “Ehl-i Sünnet katında bu rivâyeti sahih sayacak olsak, mânâsı: ‘Orada îman sâhibi kimse kalmayacaktır. Kâfirlerin yeri olan cehennem ise ebediyyen dolu kala­caktır.’ şeklinde olur.”demiştir ki, bu görüş bizzat rivâyeti yapan Beğavî (Rahimehullâh) tara­fından bu rivâyetin mâ­nâsının şerhidir.

Bu iki rivâyeti bir an için İbnü’l-Kayyim gibi yanlış anlayarak, cehennem ehlinin oradan çıkacağını hayal edecek olsak dahi yine de söz konusu rivâyetlerde cehennemin yok olacağına dâir hiçbir delil yoktur.
Cehennem yok olmadıkça, ehlinin orada devamlı kalacağını İbnü’l-Kayyim dâhil tüm Ehl-i Hakk’ın kabul ettiğini söylemiştik. Şu halde bunu kabul eden İbnü’l-Kayyim’e bu rivâyetler destek vermemektedir.
Zîrâ bu rivâyetler kabul olunacak olsa da, cehennemin son bulacağını değil, içindeki ehli­nin çıkarılacağını anlatıyorlar. Netîce olarak gelinen noktada: “Birileri oradan çıkarılacak, cehennem ise devam edecek ve cehennem devam ettikçe müşrikler orada dâim kalacak” şeklinde kaçınılmaz üç kazıyye oluşmuştur.
Bu üç kazıyyeyi esas alınca, mânâ mecbûri olarak: “Kâfirler cehennemde ebedî kalırlarken günahkâr Müslümanlar orada ne kadar uzun zaman ka­lmış olsalar da elbet bir gün çıka­cak­lar­dır.” şeklinde olur ki, bu da Ehl-i Sünnet’in îtikādıdır.

C) İSLAMOĞLU’NUN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI
İslamoğlu’nun ‘Cehennemin son bulup-bulmayacağı’ hakkındaki görüşünü üç madde hâlinde ele alıp tutarsızlığını beyan edelim.

1) Meselede dayandığı kaynağı,
2) “Huld” ve “Ebed” kelimeleri,
3) “Cehennemin ebedîliği gaybî bir mese­ledir”, şeklindeki sözü.
Aslında yukarıdaki izahattan sonra konuş­manın gereği olmadığını, zâten hakkın anlaşıl­dığını, bu konuda konuşmanın baş ağrıtacağını söylemek mümkünse de, makālenin asıl yazı­lım amacı; Müslüman kar­deşlerimizin bu çeşit tutarsızlığı sa­vunan birisi­nin zehirli oklarına hedef olup, ileride doğacak daha büyük ihtilaf ve şiddetlerin içine çekilmesini önlemektir.
1) İslamoğlu’nun bu meselede dayandı­ğı kaynağı: İslam­oğlu’nun, kaynak gösterdiği İbnü’l-Kay­yim’in görüşünü ve dayandığı sa­hâbe delillerinin onu desteklemediğini yukarıda anlatmıştık. Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)dan yaptı­ğı rivâyet ise tamâmen asılsızdır.
Burada şunu söylemeliyiz: Bu hususta ge­len rivâyetlerin cehennem ehlinin ebedî olarak orada kalmayacaklarını söylediklerini var­sa­yacak olsak bile, bu rivâyetler “Merfû‘” hadis hükmünde olur. Böyle olunca da Kur’ân âyet- lerini bunların doğrultusunda tevil etmektense, bun­ları Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamak gerekir.
Ama bu rivâyetleri Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamazsak yâni muhâlif bir mânâda anlayacak olursak, sâdece bu muhâlefet sebebiyle bile, bu rivâyetler şâz ve ma‘lûl sayılacaklardır. Kaldı ki bunların metin ve senetleri ızdırab (mu‘âraza -çelişki-) ve zayıflıktan kurtulmuş değillerdir.
Zayıf hadisle, fezâil-i a‘mâl bâbında amel edilmesi câizse de, böyle îtikādî bir konuda â­yet-i kerîmelerin ve sahih hadislerin beyânına rağmen zayıf bir hadise tutunmak ilmî emânet­le bağdaşır bir şey değildir.

Şu halde İslamoğlu’nun delil gösterdiği İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı belir­miştir. Fakat kendisi: “Ben İbnü’l-Kayyim’in görüşünü kabul etmedim.
Bilakis ‘Bu mesele ğaybî bir meseledir!’ dedim” diyebilir. Güyâ kendisi “Huld” ve “E­bed” keli­melerini araştırmış da bu kanaate var­mış!

2) İslamoğlu: “Bir Kur’an talebesi ola­rak Kur’an’daki “huld” ve “ebed” kelimeleri­ni tahlil ettim” diyor.
Bir bakalım öyle mi? Arap lügatlerinin en büyük ve en önemlisi olan “Lisanü’l-Arab” ve “es-Sıhah”ta “huld” maddesinde, bu kelime ile ilgili şöyle der: “el-huld”; bir yerden çıkmamak üzere orada devamlı kalmaktır. “Dârü’l-Huld” de âhiretin ismidir. Çünkü ehli orada ebedî kalacaktır.
“Huld” kelimesinin “Sonsuz” mânâsında olduğunun delillerinden biri de; bir yerde de- vamlı olmayıp uzun müddet kalacak olan hak- kında “hâlid” kelimesinin kullanımının mecâzî oluşudur.
Yaşlandığı halde saçlarına ak düşmeyen bir kişiye “muhalled” denilmesi, “Sanki hiç öl- meyecek” mânâsında mecazdır ki bu da söyle- diğimiz mânâyı teyit eder mâhiyettedir.
“Ebed” kelimesine gelince, acaba İslam­oğlu hangi lügatte “ebed” veya “huld” kelime­sini araştırmış da kendine tutanak bulmuş(!) bunu ibraz etse de bir görsek. Oysaki bütün lü­gatler aksini söyler.
“Lisânü’l-Arab”ta zikredildiğine göre; “ebed” kelimesi; dâim, te’bîd ve mekân lafızla­rı ile birlikte kullanıldığında “hiçbir şekilde çıkmamak üzere sonsuz ikāmet” manasındadır.
Mısır halkının “te’bid” kelimesini sınırlı zaman hakkında kullanmaları ise onların örfü olup Kur’ân-ı Kerîm’in lügati değildir.
Allâh-u Te‘­âlâ Rasûlüne hitap ederek:
﴿ وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍمِّن قَبْلِكَ الخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الخَالِدُونَ كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ المَوْتِ ﴾

“(Ey Muhammed!) Senden önce de hiç­bir insanı ölümsüz kılmadık, sen öleceksen, onlar sonsuz mu kalacaklar?
Her canlı ölü­mü tadacaktır!” (Enbiyâ Sûre- si:34–35)buyurmuş­tur.

İyice bakılacak olsa görülecektir ki, Allah “huld” tâbirini ölüme mukābil getirmiştir. Yâni “Sen fâniysen, onlar bâkî mi kalır?” buyurarak “huld” ve “hâlidûn” kelimelerini “Ölümsüzlük” ve “Sonsuza dek yaşayacak olanlar” mânâsında zikretmiştir. Eğer uzun müddet mânâsında olsaydı, o zaman mânâ; “Ey Muhammed! Sen­den önce de hiçbir insanı uzun ömürlü kılma­dık, sen öleceksin de onlar biraz daha mı yaşa­yacak?” şeklinde olurdu ki bunun yanlışlığı or­tadadır.
Çünkü Nûh (Aleyhisselâm)ın 950 seneden fazla yaşadığı Kur’ân-ı Kerîm’in nassıyla sâbittir. İşte bütün bunlar şunu göstermektedir ki Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Huld” kelimesini “Sonsuz” mânâsında tefsîr etme, “Hakîkat”, diğer mânâlarda kullanmak ise “Mecaz”dır.
Burada şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kur’ân lügati konusunda mütehassıs olan Râ­ğıb el-İsfahânî (Rahimehullâh) “el-Müfredât” isim­li eserinde: “Ebed” kelimesi “Diğer zamanların bölündüğü gibi bölünemeyecek uzun zamandan ibârettir” demiştir.Bölünemeyecek zaman ise ancak sonsuz zamandır. (el-Müfredât, sh:12)
Benim anlamadığım husus; İslamoğlu’nun nereden nasıl araştırdığı ve işi nasıl karıştırdığı­dır! Hem cumhûr ulemânın görüşüne karşı bir şey söylemek ona mı kalmış? Doğrusu anlaşıl­ması zor ve güç bir şey! Demek insan bir şeye kafayı taktı mı, gün gibi ortada olan hakikatleri göremez oluyor. Rabbimiz bizi hidâyete eriştir­dikten sonra kalplerimizi kaydırmasın! Âmîn!

3) İslamoğlu’nun: “Cennet ve cehen­ne­min zamanı ğaybi bir konudur. Bu konuda konuşmak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allah bi­lir. Bize düşen cehennemden sakınmak cen­neti hak etmektir.” şeklindeki hezeyânının reddiyesine gelince:
Geride Ehl-i Sünnet’in ve İbnü’l-Kay­yim’in görüşlerini zikrettik. İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı da anlaşılmış oldu.
Şim­di: “Acaba İslamoğlu, İbnü’l-Kay­yim’in görü­şünü neden söyledi ve sonra ken­di­si, İbnü’l-Kayyim’e de, Ehl-i Sünnet’e de uy­mayıp, bu­güne kadar hiçbir kimse tarafın­dan söylenme­miş bir görüşü kendi görüşü olarak ortaya attı.” konusu merak ediliyorsa, bunun cevâbı basittir.
İslamoğlu, ilk önce İbnü’l-Kayyim’in görüşünü ortaya atarak güyâ bu konuda ihtilaf olduğunu göstermeye çalışmış, sonra da: “Bu konu ihtilaflıdır”, “En iyisini Allâh bilir”, “Bu konuda bir karar vermek ğaybı taşlamaktır” diyerek kafaları karıştırmayı hedeflemiştir.
Böylece o, bunca âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerin ve bütün Ehl-i Sünnet ulemâsının gaybı taşladığını söylemiş olmaktadır. Oysa ğaybı taşlamak, delilsiz ve mesnetsiz konuş- mak ve bilinmedik şey hakkında ahkâm kes- mektir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin tümü gaybı taşlıyorsa, kendisi bu meselenin gaybı taşlamak olduğunu nereden bilmiş? Aslında bu sözüyle gaybı taşlayan ancak kendisidir.
Allah aşkına! Ben bu ümmetin böyle ucuz bir şekilde kandırılıp Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştırılmaması için yazacak, ilmi bir sa­vunmayla hak görüşü müdafaa edip din kar­deş­lerime anlatma çabası güdeyim, o ise kalkıp “bana iftira atıyorlar, gıybet ediyorlar, kendi ayaklarına mermi sıkıyorlar”, gibi laflarla ken­dini mazlum ve mağdur konumuna koyup mil­letin merhametiyle ve hassasiyetiyle oynasın!
Bir taraftan, yeterince ilmi olmadan bo­yundan büyük işlere kalkışsın, yeri geldiğinde Ehl-i Sünnet’in imamlarını ğaybı taşlamakla it­ham etsin, öte yandan insanlara: “eleştiri yap­mayalım” diyerek lafebeliği yapsın! Ey akılları taksim eden Allah’ım! Seni tenzih ederiz.
Bakın şu: “Mezheb kavgası yaparsak ittihadı sağlayamayız” diyene! Demezler mi adama: “Peki ya senin yaptığın ne?!”
Müslümanların ekserîsinin mezhebi olan, hele hele ülkemizde Ehl-i Sünnet’in tamamının görüşü olan ve hiç kimsenin aksine bir görüşü bulunmayan bir konuda Ehl-i Sünnet’e “Ğaybı taşlıyorlar” diye iftira atmakla mı ittihadı sağ­la­yacaksınız?! Biz de inandık!
Artık bize düşen; İslamoğlu gibilerin bid‘­at sayılacak sapık fikirlerinden uzak durup baş­kalarını da bu konuda uyararak ebedî cenneti kazanıp, sonsuz cehennemden kurtulmaya ça­lışmaktır. Zâten yakında âhirete gidildiğinde herşeyin hakîkati ortaya çıkacaktır.
Ve’s-se­lam!

——————————————————————————–

[1] www.mustafaislamoglu.com/sorular.php
[2] İbni Cerir (Rahimehullâh) bu kavilleri naklettikten sonra: “Hepsinde ‘kavil’ vardır!” Yâni senet bakımından kabul edilemeyecek du­rumlar, bu sözlerin her birisi için geçerlidir.

R

~ yapan Abdullah FURKAN 12/09/2009.

Yorum yapın