CENNET ve CEHENNEM SONSUZDUR! 2
B) İBNÜ’L-KAYYİM’İN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI:
İbnü’l-Kayyim’in görüşü: “Cehennem var olduğu müddetçe kâfirler orada ebedî kalacaklardır.
Ancak gün gelecek cehennem yok olacak- tır. İçindekiler cehennemden cennete taşınacak- tır.” şeklindedir.
İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği âyetlere ge- lince; o bu dâvâsını desteklediğini zannettiği üç âyet zikretmiştir ki bunlar sırayla şöyledir:
﴿ فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِي النَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌ وَشَهِيقٌ خَالِدِينَ فِيهَمَا دَامَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَإِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ ﴾
“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki!
Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği süre başka; çünkü Rabbin, dilediğini yapandır.”(Hûd Sûresi:106-107)
﴿ وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ قَدِ اسْتَكْثَرْتُمْ مِنَ الْإِنْسِ وَقَالَ أَوْلِيَاؤُهُمْ مِنَ الْإِنْسِ رَبَّنَا اسْتَمْتَعَ بَعْضُنَا بِبَعْضٍ وَبَلَغْنَا أَجَلَنَا الَّذِي أَجَّلْتَ لَنَا قَالَ النَّارُ مَثْوَاكُمْ خَالِدِينَ فِيهَا إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ ﴾
“Allâh, onların hepsini bir araya topladığı gün: ‘Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız’ buyurur. Onların, insanlardan olan dostları ise: ‘Ey Rabbimiz! (Biz) birbirimizden yararlandık ve bize verdiğin sürenin sonuna ulaştık’ derler. Allah da: ‘Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir. Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.’ buyurur.”(En‘âm Sûresi:128)
﴿ لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا ﴾
“Hukublar (uzun süreler) boyunca orada kalacaklardır.”(Nebe Sûresi:23)
Ehl-i Sünnet âlimleri birçok tefsir ve eserde bu âyetleri önceki âyetlerin doğrultusunda anlamışlar ve cehennem ehlinin ateşten sonsuza dek çıkamayacağını, bir müddet sonra Allâh’ın irâdesiyle çıkacak olanların ise günahkâr Müslümanlar olduğuna icmâ‘ etmişlerdir.
Ulemâ buna dâir çok fazla delil getirmişlerdir. Yukarıda ismini verdiğimiz kitaplara bakılırsa bunun tartışma kaldırmayacak bir mesele olduğu görülecektir. Biz bu delillerden birkaçını zikretmekle yetineceğiz.
Birincisi; burada geçen (إِلَّا مَا شَاءَ ) istisnâ cümlesi (إِلَّامَنْ شَاءَ)mânâsındadır.
Yâni buranın: “Allâh’ın dilediği müddet hariç” mânâsında değil de, “Dilediği kimse hariç” mânâsında an- laşılması gerekir.
Bu durumda Allâh’ın dilediği kimselerin günahkâr Müslümanlar olması gerekir. Zîrâ onlarca âyet ve hadis ehl-i cehennemin ateşten çıkamayacaklarını açıkça beyân etmiştir. Kur’ ân-ı Kerîm âyetleri arasında bir çelişki bulun- madığına göre bu âyet-i kerîmeyi diğer açık i- fâdeli âyet-i kerîmelere göre tefsîr etme zo- runluluğu vardır. Hulâsa:
﴿ فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنٰى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ ﴾
“Hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz.” (Nisâ Sûre- si:3) âyetinde olduğu gibi, burada da “Mâ” lafzı zikredilip “Men” lafzı kastedilmiştir.
İbni Cerir et-Taberî (Rahimehullâh), En‘am Sûresi:128. âyetinde geçen istisnânın tefsirinde bu mânâyı, Katâde, Dahhâk, Ebû Sinan ve Hâlid b. Ma‘dân (Radyallâhu Anhüm)den rivâyet etmiş ve Ehl-i hakkın görüşünün bu olduğunu söylemiştir.
İkincisi; istisna edilen müddet; kabre girildiği zamandan, diriltilme zamânına kadar geçecek olan müddet olabilir. İbn Cerir et-Taberî, ikinci ihtimal olarak bu görüşü zikretmiştir.
Üçüncüsü; (إِلَّا مَا شَاءَ) âyeti “Mücmel”dir (ifâde ettiği mânâ kapalıdır). Diğer âyet ve hadisler ise ateşin ebedîliği mânâsında “Zâhir (açık ifâdeli)” hattâ “Nass (kat‘î delil olmakta)”dır. “Zâhir”le “Mücmel”te‘âruz (çelişme arz)ettiğinde ise mücmel’in, zâhir’in anlaşıldığı mânâda anlaşılması gerekir. Bu husus, usûl ve dinde mukarrer bir kāidedir. Şu halde bu istisna âyetlerini, cehennem azâbının sonu olmadığını bildiren âyetlere göre anlamak gerekir.
Dördüncüsü;( إِلَّا مَا شَاءَ) âyetindeki istisnâ sâdece cehennem ehli hakkında değil, cennet ehli hakkında da nâzil olmuştur. Nitekim Allâh Te‘âla:
﴿ وَأَمَّا الَّذِينَ سُعِدُوا فَفِي الْجَنَّةِ خَالِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ السَّمَوَاتُ وَالْأَرْضُ إِلَّا مَا شَاءَ رَبُّكَ عَطَاءً غَيْرَ مَجْذُوذٍ﴾
“Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hâriç, gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî kalacaklardır. Bu (nîmetler) bitmez, tükenmez bir lütuftur.” (Hûd Sûresi:108) buyurmaktadır.
Hâlbuki cennetin ebedî olmadığını, Cehm b. Safvan’dan başka iddia eden olmamıştır ki, biz onun görüşünün bâtıl olduğunu anlatmıştık.
Beşincisi; “Onlar orada gökler ve yer durdukça sürekli kalacaklardır.”âyet-i celîlesindeki “Gökler ve yerden” âhiretin yer ve gökleri kastedilmiştir ki onların da ebedî olduğu sâbittir. Bu ifâdelerle dünyâdaki yer ve göklerin kastedildiğini iddia edenler, acabâ kıyâmetin ardından, yer ve göklerin yıkılmasından sonra diriltilen kâfirlerin hiç cehenneme uğramayacaklarına mı inanıyorlar!!
Altıncısı; İbnü’l-Kayyim’in delil zannettiği: “Hukublar (devirler) boyunca orada kalacaklardır.”(Nebe’ Sûresi:23) âyetine gelince:
Bâzı hadislerde “Hukub” lafzı ellibin sene ile tefsir edilmiştir. Şu halde İbnü’l-Kayyim’in hesâbı basit olarak, çoğul sîğasının en azı olan üç ile ellibini çarparak netice verir ki buna göre yüzellibin sene sonra kâfirlerin cehennemden çıkması söz konusu olur.
Fakat bu istidlâl, usûl ilminde “Fâsid istidlâller” diye bilinen mefhûm-u muhâlif’in kısımlarından biri olan mefhûm-u adet istidlâlidir. Yâni Allâh “Ahkab müddeti orada kalacaklar” buyurmuştur. Yoksa “Ahkab müddeti bitince çıkacaklar” buyurmamıştır. (Mustafa Sabri Efendi, Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi sh:108)
Kaldı ki mefhuma itibar etsek dahî cehennemin sonsuz olduğunu söyleyen âyetlerin mantûku ortadadır. Mantûkun mefhuma (nassın açıkça söylediği mânânın, ondan çıkarılabilen diğer mânâlara) tercih edildiğini tüm ulemâ kabul etmiştir. Bırakın ulemâyı, sapık görüş sâhiplerinden bile bunu inkâr eden yoktur.
Yedincisi; Hukub kelimesi, “Dehr (uzun zaman)” mânâsına geldiği gibi, lügât itibarıyla “Ebed (ardı arkası kesilmeyen)” mânâsına da gelmektedir.
Yâni bu kelimenin lügât mânâsı, ebediyete münâfî (sonsuzluk mefhûmuna tamamen zıt) olmadığından bu âyetle, cehennemin sonsuz olduğunu söyleyen âyetleri hem âyetler, hem hadisler, hem de icmâ‘ gereği nesh edemezsiniz. Aksine bunca delil sizi bu âyeti de öncekiler gibi anlamak zorunda bırakır.
Hulâsa; Allâh-u Te‘âlâ cehennemin ebedî olduğunu bildirmek için ne buyurmalıydı? “Huld” buyursa tevil ediyorsunuz, “Ebed” buyursa tevil ediyorsunuz. Ne buyursa tevil ediyorsunuz!
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sarih beyanlarına da itibar etmiyorsunuz.
Bu durumda biz de sizi ikna etmek mec- buriyetinde değiliz. Kendisine uyulması gere- ken şey ancak hak olandır, hak da ortadadır!
Sekizincisi; İbnü’l-Kayyim’in zikrettiği Sahâbe kavillerine gelince:[2]
Cehennemin müebbed olmadığına dâir Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edilen söz kasıtlı olarak yanlış yorumlanmıştır. Çünkü o söz:
“Şâyet cehennem ehli cehennemde Âlic denilen yerin kumları miktârı uzun zaman kalacak olsalar da, sonunda çıkacakları bir gün gelir” mânâsında değildir. Aksine:“Kumlar sayısınca cehennemde bekleyecek olsalardı bile, günün birinde çıkarlardı” şeklindedir ki bu: “Kum tanelerinin bir sonu vardır, ama onlar sonsuz bekleyecekleri için hiç çıkmayacaklar. Çünkü kum yığınları tükenir, ebedi olan cehennem müddeti tükenmez.” demektir.
Bu mânâ tıpkı Taberânî’nin, Abdullâh ibni Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)dan naklettiği:
عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «لَوْ قِيلَ لأَهْلِ النَّارِ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ فِي النَّارِ عَدَدَ كُلِّ حَصَاةٍ فِي الدُّنْيَا لَفَرِحُوا بِهَا، وَلَوْ قِيلَ لأَهْلِ الْجَنَّةِ: إِنَّكُمْ مَاكِثُونَ فِي الْجَنَّةِ عَدَدَ كُلِّ حَصَاةٍ فِي الدُّنْيَا لَحَزِنُوا، وَلٰكِنْ جُعِلَ لَهُمُ الأَبَدُ.»
“Cehennem ehline: ‘Bütün dünyâda bulunan çakıl taşlarının sayısı kadar uzun müddet orada kalacaksınız!’ denilse, kuşkusuz sevinirlerdi, cennet ehline de: ‘Bütün dünyâda bulunan çakıl taşlarının sayısı kadar uzun müddet kalacaksınız!’ denilse, kuşkusuz hüzünlenirlerdi. Fakat onlar için sonsuzluk takarrur etmiştir.”(Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Kebîr, no:10384, 10/179-180)hadîs-i şerîfine uygun düşmektedir.
Demek ki böyle bir şey onlara denilmeyeceği gibi, cehennem ehli kumlar miktârı kalıp çıkmayacaktır.
Ömer (Radıyallâhu Anh)a nispet edilen kavli ise Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh) Ömer (Radıyallâhu Anh)dan munkatı‘ olarak rivâyet etmiştir.
Hasen el-Basrî (Radıyallâhu Anh)ın “Mürsel”lerinin makbul olup olmadığı ihtilaflıyken, hattâ birçokları bu rivâyetleri kabul etmezken İbnü’l-Kayyim’in, îtikādi bir konuda onlarca âyet-i kerîmeyi ve sahih hadis-i şerifleri tevil ederek hak görüşün hilâfına, bâtıl görüşüne delil alması gerçekten üzücüdür.
Zâten Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözü, günahkâr Müslümanlar hakkındadır. Üstelik İbnü’l-Kayyim’in dâvâsı cehennemin yok olacağı hakkındadır, hâlbuki Ömer (Radıyallâhu Anh)ın “Günün birinde çıkarlardı” sözü, cehennemin son bulacağını aslâ bildirmemektedir.
Aksine cehennem devam ederken ehlinin oradan çıkacaklarını bildirmektedir. Bu ise İbnü’l-Kayyim’in iddiasına delil teşkil etmez.
Hulâsa; Ömer (Radıyallâhu Anh)ın bu sözünü İbnü’l-Kayyim’in mânâlandırdığı gibi anlayacak olsak bile yine bu: “Kalbinde zerre miktarı îman olanlar cehennemde Âlic denilen yerin kumları miktarı kalacak olsa bile, elbet çıkacakları bir gün gelecektir” demek olur.
İbnü’l-Kayyim’in; Ebû Hureyre, İbn-i Mes‘ûd ve Abdullah b. Amr b. el-Âs (Radıyallâhu Anhüm)ün: “Kuşkusuz cehennem üzerine öyle bir zaman gelecek ki içinde kimse kalmayacak”rivâyetini dâvâsına delil göstermesi yerinde değildir.
Zîra İbn-i Mes‘ûd (Radyallâhu Anh)a âit bu rivâyetin râvîsi olan Ubeydullah b. Mu‘âz:“Ulemâmız bu hadis hakkında: ‘Bununla günahkâr Müslümanlar kastediliyor’ demiştir” ki, Müslümanların sonunda cehennemden çıkacağı ittifak konusudur.
Yine İbn-i Mes‘ûd (Radıyallâhu Anh)a âit sahih rivâyetler, cehennemden çıkacak olanların günahkârlar olduğunu bildirir. Onun bu görüşünü nakleden sahih rivâyetleri büyük Muhaddis ve Fakîh İmam et-Tahâvî (Rahimehullâh)ın “Müşkilü’l-âsâr”(14/341) isimli eserinde ve “Musannef”lerde açık bir şekilde görüyoruz.
İmam Beğavî (Rahimehullâh) bu iki rivâyeti Hud Sûresi:107. âyet-i kerîmesinin tefsirinde zikretmiş ve sonrasında: “Ehl-i Sünnet katında bu rivâyeti sahih sayacak olsak, mânâsı: ‘Orada îman sâhibi kimse kalmayacaktır. Kâfirlerin yeri olan cehennem ise ebediyyen dolu kalacaktır.’ şeklinde olur.”demiştir ki, bu görüş bizzat rivâyeti yapan Beğavî (Rahimehullâh) tarafından bu rivâyetin mânâsının şerhidir.
Bu iki rivâyeti bir an için İbnü’l-Kayyim gibi yanlış anlayarak, cehennem ehlinin oradan çıkacağını hayal edecek olsak dahi yine de söz konusu rivâyetlerde cehennemin yok olacağına dâir hiçbir delil yoktur.
Cehennem yok olmadıkça, ehlinin orada devamlı kalacağını İbnü’l-Kayyim dâhil tüm Ehl-i Hakk’ın kabul ettiğini söylemiştik. Şu halde bunu kabul eden İbnü’l-Kayyim’e bu rivâyetler destek vermemektedir.
Zîrâ bu rivâyetler kabul olunacak olsa da, cehennemin son bulacağını değil, içindeki ehlinin çıkarılacağını anlatıyorlar. Netîce olarak gelinen noktada: “Birileri oradan çıkarılacak, cehennem ise devam edecek ve cehennem devam ettikçe müşrikler orada dâim kalacak” şeklinde kaçınılmaz üç kazıyye oluşmuştur.
Bu üç kazıyyeyi esas alınca, mânâ mecbûri olarak: “Kâfirler cehennemde ebedî kalırlarken günahkâr Müslümanlar orada ne kadar uzun zaman kalmış olsalar da elbet bir gün çıkacaklardır.” şeklinde olur ki, bu da Ehl-i Sünnet’in îtikādıdır.
C) İSLAMOĞLU’NUN GÖRÜŞÜNÜN TUTARSIZLIĞI
İslamoğlu’nun ‘Cehennemin son bulup-bulmayacağı’ hakkındaki görüşünü üç madde hâlinde ele alıp tutarsızlığını beyan edelim.
1) Meselede dayandığı kaynağı,
2) “Huld” ve “Ebed” kelimeleri,
3) “Cehennemin ebedîliği gaybî bir meseledir”, şeklindeki sözü.
Aslında yukarıdaki izahattan sonra konuşmanın gereği olmadığını, zâten hakkın anlaşıldığını, bu konuda konuşmanın baş ağrıtacağını söylemek mümkünse de, makālenin asıl yazılım amacı; Müslüman kardeşlerimizin bu çeşit tutarsızlığı savunan birisinin zehirli oklarına hedef olup, ileride doğacak daha büyük ihtilaf ve şiddetlerin içine çekilmesini önlemektir.
1) İslamoğlu’nun bu meselede dayandığı kaynağı: İslamoğlu’nun, kaynak gösterdiği İbnü’l-Kayyim’in görüşünü ve dayandığı sahâbe delillerinin onu desteklemediğini yukarıda anlatmıştık. Ebû Bekr (Radıyallâhu Anh)dan yaptığı rivâyet ise tamâmen asılsızdır.
Burada şunu söylemeliyiz: Bu hususta gelen rivâyetlerin cehennem ehlinin ebedî olarak orada kalmayacaklarını söylediklerini varsayacak olsak bile, bu rivâyetler “Merfû‘” hadis hükmünde olur. Böyle olunca da Kur’ân âyet- lerini bunların doğrultusunda tevil etmektense, bunları Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamak gerekir.
Ama bu rivâyetleri Kur’ân âyetlerine ve diğer birçok sahih hadise muvâfık anlamazsak yâni muhâlif bir mânâda anlayacak olursak, sâdece bu muhâlefet sebebiyle bile, bu rivâyetler şâz ve ma‘lûl sayılacaklardır. Kaldı ki bunların metin ve senetleri ızdırab (mu‘âraza -çelişki-) ve zayıflıktan kurtulmuş değillerdir.
Zayıf hadisle, fezâil-i a‘mâl bâbında amel edilmesi câizse de, böyle îtikādî bir konuda âyet-i kerîmelerin ve sahih hadislerin beyânına rağmen zayıf bir hadise tutunmak ilmî emânetle bağdaşır bir şey değildir.
Şu halde İslamoğlu’nun delil gösterdiği İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı belirmiştir. Fakat kendisi: “Ben İbnü’l-Kayyim’in görüşünü kabul etmedim.
Bilakis ‘Bu mesele ğaybî bir meseledir!’ dedim” diyebilir. Güyâ kendisi “Huld” ve “Ebed” kelimelerini araştırmış da bu kanaate varmış!
2) İslamoğlu: “Bir Kur’an talebesi olarak Kur’an’daki “huld” ve “ebed” kelimelerini tahlil ettim” diyor.
Bir bakalım öyle mi? Arap lügatlerinin en büyük ve en önemlisi olan “Lisanü’l-Arab” ve “es-Sıhah”ta “huld” maddesinde, bu kelime ile ilgili şöyle der: “el-huld”; bir yerden çıkmamak üzere orada devamlı kalmaktır. “Dârü’l-Huld” de âhiretin ismidir. Çünkü ehli orada ebedî kalacaktır.
“Huld” kelimesinin “Sonsuz” mânâsında olduğunun delillerinden biri de; bir yerde de- vamlı olmayıp uzun müddet kalacak olan hak- kında “hâlid” kelimesinin kullanımının mecâzî oluşudur.
Yaşlandığı halde saçlarına ak düşmeyen bir kişiye “muhalled” denilmesi, “Sanki hiç öl- meyecek” mânâsında mecazdır ki bu da söyle- diğimiz mânâyı teyit eder mâhiyettedir.
“Ebed” kelimesine gelince, acaba İslamoğlu hangi lügatte “ebed” veya “huld” kelimesini araştırmış da kendine tutanak bulmuş(!) bunu ibraz etse de bir görsek. Oysaki bütün lügatler aksini söyler.
“Lisânü’l-Arab”ta zikredildiğine göre; “ebed” kelimesi; dâim, te’bîd ve mekân lafızları ile birlikte kullanıldığında “hiçbir şekilde çıkmamak üzere sonsuz ikāmet” manasındadır.
Mısır halkının “te’bid” kelimesini sınırlı zaman hakkında kullanmaları ise onların örfü olup Kur’ân-ı Kerîm’in lügati değildir.
Allâh-u Te‘âlâ Rasûlüne hitap ederek:
﴿ وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍمِّن قَبْلِكَ الخُلْدَ أَفَإِنْ مِتَّ فَهُمُ الخَالِدُونَ كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ المَوْتِ ﴾
“(Ey Muhammed!) Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen öleceksen, onlar sonsuz mu kalacaklar?
Her canlı ölümü tadacaktır!” (Enbiyâ Sûre- si:34–35)buyurmuştur.
İyice bakılacak olsa görülecektir ki, Allah “huld” tâbirini ölüme mukābil getirmiştir. Yâni “Sen fâniysen, onlar bâkî mi kalır?” buyurarak “huld” ve “hâlidûn” kelimelerini “Ölümsüzlük” ve “Sonsuza dek yaşayacak olanlar” mânâsında zikretmiştir. Eğer uzun müddet mânâsında olsaydı, o zaman mânâ; “Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı uzun ömürlü kılmadık, sen öleceksin de onlar biraz daha mı yaşayacak?” şeklinde olurdu ki bunun yanlışlığı ortadadır.
Çünkü Nûh (Aleyhisselâm)ın 950 seneden fazla yaşadığı Kur’ân-ı Kerîm’in nassıyla sâbittir. İşte bütün bunlar şunu göstermektedir ki Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Huld” kelimesini “Sonsuz” mânâsında tefsîr etme, “Hakîkat”, diğer mânâlarda kullanmak ise “Mecaz”dır.
Burada şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kur’ân lügati konusunda mütehassıs olan Râğıb el-İsfahânî (Rahimehullâh) “el-Müfredât” isimli eserinde: “Ebed” kelimesi “Diğer zamanların bölündüğü gibi bölünemeyecek uzun zamandan ibârettir” demiştir.Bölünemeyecek zaman ise ancak sonsuz zamandır. (el-Müfredât, sh:12)
Benim anlamadığım husus; İslamoğlu’nun nereden nasıl araştırdığı ve işi nasıl karıştırdığıdır! Hem cumhûr ulemânın görüşüne karşı bir şey söylemek ona mı kalmış? Doğrusu anlaşılması zor ve güç bir şey! Demek insan bir şeye kafayı taktı mı, gün gibi ortada olan hakikatleri göremez oluyor. Rabbimiz bizi hidâyete eriştirdikten sonra kalplerimizi kaydırmasın! Âmîn!
3) İslamoğlu’nun: “Cennet ve cehennemin zamanı ğaybi bir konudur. Bu konuda konuşmak ğaybı taşlamaktır. Bunu Allah bilir. Bize düşen cehennemden sakınmak cenneti hak etmektir.” şeklindeki hezeyânının reddiyesine gelince:
Geride Ehl-i Sünnet’in ve İbnü’l-Kayyim’in görüşlerini zikrettik. İbnü’l-Kayyim’in görüşünün tutarsızlığı da anlaşılmış oldu.
Şimdi: “Acaba İslamoğlu, İbnü’l-Kayyim’in görüşünü neden söyledi ve sonra kendisi, İbnü’l-Kayyim’e de, Ehl-i Sünnet’e de uymayıp, bugüne kadar hiçbir kimse tarafından söylenmemiş bir görüşü kendi görüşü olarak ortaya attı.” konusu merak ediliyorsa, bunun cevâbı basittir.
İslamoğlu, ilk önce İbnü’l-Kayyim’in görüşünü ortaya atarak güyâ bu konuda ihtilaf olduğunu göstermeye çalışmış, sonra da: “Bu konu ihtilaflıdır”, “En iyisini Allâh bilir”, “Bu konuda bir karar vermek ğaybı taşlamaktır” diyerek kafaları karıştırmayı hedeflemiştir.
Böylece o, bunca âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflerin ve bütün Ehl-i Sünnet ulemâsının gaybı taşladığını söylemiş olmaktadır. Oysa ğaybı taşlamak, delilsiz ve mesnetsiz konuş- mak ve bilinmedik şey hakkında ahkâm kes- mektir. Ehl-i Sünnet âlimlerinin tümü gaybı taşlıyorsa, kendisi bu meselenin gaybı taşlamak olduğunu nereden bilmiş? Aslında bu sözüyle gaybı taşlayan ancak kendisidir.
Allah aşkına! Ben bu ümmetin böyle ucuz bir şekilde kandırılıp Ehl-i Sünnet çizgisinden uzaklaştırılmaması için yazacak, ilmi bir savunmayla hak görüşü müdafaa edip din kardeşlerime anlatma çabası güdeyim, o ise kalkıp “bana iftira atıyorlar, gıybet ediyorlar, kendi ayaklarına mermi sıkıyorlar”, gibi laflarla kendini mazlum ve mağdur konumuna koyup milletin merhametiyle ve hassasiyetiyle oynasın!
Bir taraftan, yeterince ilmi olmadan boyundan büyük işlere kalkışsın, yeri geldiğinde Ehl-i Sünnet’in imamlarını ğaybı taşlamakla itham etsin, öte yandan insanlara: “eleştiri yapmayalım” diyerek lafebeliği yapsın! Ey akılları taksim eden Allah’ım! Seni tenzih ederiz.
Bakın şu: “Mezheb kavgası yaparsak ittihadı sağlayamayız” diyene! Demezler mi adama: “Peki ya senin yaptığın ne?!”
Müslümanların ekserîsinin mezhebi olan, hele hele ülkemizde Ehl-i Sünnet’in tamamının görüşü olan ve hiç kimsenin aksine bir görüşü bulunmayan bir konuda Ehl-i Sünnet’e “Ğaybı taşlıyorlar” diye iftira atmakla mı ittihadı sağlayacaksınız?! Biz de inandık!
Artık bize düşen; İslamoğlu gibilerin bid‘at sayılacak sapık fikirlerinden uzak durup başkalarını da bu konuda uyararak ebedî cenneti kazanıp, sonsuz cehennemden kurtulmaya çalışmaktır. Zâten yakında âhirete gidildiğinde herşeyin hakîkati ortaya çıkacaktır.
Ve’s-selam!
——————————————————————————–
[1] www.mustafaislamoglu.com/sorular.php
[2] İbni Cerir (Rahimehullâh) bu kavilleri naklettikten sonra: “Hepsinde ‘kavil’ vardır!” Yâni senet bakımından kabul edilemeyecek durumlar, bu sözlerin her birisi için geçerlidir.








Yorum yapın